GenelMektuplara Cevap

Hududullah’a Hudut Çizilmez!

Bir konuyu değerlendirirken o konuyla ilgili ayetleri konunun anlatım seyrine uygun olacak şekilde sıralayarak birlikte okumalıyız. Okuduğumuz ayetler bizim zihin dünyamızda nasıl bir anlayış meydana getirdiğini gördükten sonra, söylenenleri yeniden gözden geçirerek kararımızı vermeye çalışmalıyız.

Nuri Cemaloğlu/ Mersin

SORU 1:  Ebu Zeyd (Nasr Hamid) fıkhın miras konusundaki ayetleri de doğru anlamadığını düşünmektedir. Ona göre Nisa suresinin bu konudaki ayetleri çağdaş eşitlik kavramlarıyla yorumlanmalıdır. Ebu Zeyd’e göre, miras paylarını belirleyen     Nisa/11 ve 12. ayetlerinden sonraki 13. ayetinde geçen hudud kelimesi mirastaki alt sınırı belirtmektedir. Bu bakımdan kadına, erkeğe verilenin yarısının verilmesi alt sınırdır. Üst sınır ise kadının erkekle eşit pay almasıdır. Müctehidler, kadını eksik gören tasavvuru terk ederek bunu görmeli ve kadına mirastan bu üst sınıra kadar pay vermelidirler. Hatta bu       yaklaşım, fıkhın kadını eksik gördüğü her konuya teşmil edilmelidir/uygulanmalıdır.(M. Hayri Kırbaşoğlu || Ahir Zaman İlmihali)

Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Miras paylarını belirleyen Nisa/11 ve 12. ayetlerinden sonraki 13. ayetinde geçen hudut kelimesi gerçekten mirastaki alt sınırı mı belirtmektedir?

CEVAP: Bir konuyu değerlendirirken o konuyla ilgili ayetleri konunun anlatım seyrine uygun olacak şekilde sıralayarak birlikte okumalıyız. Okuduğumuz ayetler bizim zihin dünyamızda nasıl bir anlayış meydana getirdiğini gördükten sonra, söylenenleri yeniden gözden geçirerek kararımızı vermeye çalışmalıyız. Şimdi bahsedilen ayetleri birlikte okuyalım:

“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4/11) (Bu kadar teferruatlı açıklamaya rağmen anlaşılmayan bir yanı olabilir mi?)

“Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, ana babası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah’tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkiyle bilendir, halimdir.”(Nisa 4/12)

“Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.” (Nisa 4/13) Ayetin başındaki “bunlardan” kasıt, yukarıda her bir mirasçıya değişik durumlarda verilen paylar demektir.

Görüldüğü gibi ayetlerde bir tek kadın ve erkek çocukların paylarından bahsedilmiyor. Sadece çocukların paylarıyla başlıyor. Arkasından, erkeklerin, kadınların birbirlerine mirasçı olduklarında çocuğu varsa ayrı, yoksa ayrı hisselerden bahsedildiği gibi çocukların sayıları farklı ise yine payları farklı veriliyor. Baba ve annelerin çocuklarının mirasındaki paylarından bahsettiği gibi, kardeşlerin cinsiyetlerine göre farklı haklarından da bahsediyor. Yine anne baba ve çocukları olmayan Kelale’nin mirasının kimler arasında nasıl paylaşılacağından da bahsedildikten sonra; bunların tümü kastedilerek: “İşte bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.” (Nisa 4/13) buyuruyor.

“Had” kelimesinin çoğulu “hudut” dur. Had, herhangi bir konuda konulan ölçünün son sınırını gösterir. Türkçede bir aracın azami taşıyacağı yükü belirtmek için “istiap haddi” ifadesi kullanılmaktadır. İnsan için tanınan son sınır için de “haddini bil” yani sınırını sana insan olarak tanınan son çizgiyi/ ölçüyü bil denilmektedir. Ölçüsüz davrananlar için de “Haddini aşıyorsun” ifadelerini kullanırız. “Hududullah” denildiğinde de Allah Teâlâ’nın yaratılmışlar için her konuda koymuş olduğu yasaları ve değişmez ölçüleri anlamına gelmektedir. Bu manada Kur’an’da verilen cezalara da “had” tabiri kullanılmaktadır. Zina edene yüz, iftira edene seksen sopa vurmak, Allah’ın koymuş olduğu haddidir. Ne aşağı ne de yukarı çekmek kimsenin haddi değildir. Bunu insanlara uygulamaya da, “had” tatbik etmek/ cezayı infaz etmek denilmektedir. Bir ülkenin sahip olduğu toprakların en son çizgisine de “sınır” / sınır haddi- sınır çizgisi ifadesi kullanılır. Tüm bu ifadelerde görüldüğü gibi “had” kelimesi en alt çizgiyi değil en son çizgiyi göstermek için kullanılan bir kelimedir. Kuran’daki “Tilke Hududullah”  İşte bütün bu hükümler, “Allah’ın çizdiği sınırlar/ koymuş olduğu yasalar” anlamına gelmektedir. Ayetin devamına baktığımızda: “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.” Yani bu konulan yasaları uygulamak suretiyle Allah ve Resulüne itaat gerçekleşmiş olacaktır. Bu işin alt sınırıysa, üst sınırı nedir? Niçin eşitlik?  Sınırı belirtilmeyen bir konuda nasıl eşitlik dersiniz? İnsanoğlu bir kere sınırı geçti mi nerede duracağını kimse kestiremez. Haddi aşan ve “özgürlüğe” bulaşan kimselerin savrulduğu gibi savrulur ve insan kendini ilahlaştırır. Bunun en açık örneği, demokratik bir sistemi benimseyen kitlelerin, Allah’ı dünyada işlerine karıştırmayarak dünyada kendi ilahlıklarını ilan etmeleridir. Bunlar da hayatı düzenlemek için kendi hudutlarını/ yasalarını kendi hevalarına göre tespit ederek hayata geçirmeye çalışmaktadırlar.

Sözün özü bu ayette geçen “Hududullah” Allah’ın koymuş olduğu yasaları/ haklar konusunda “belirlediği sınırları” anlamına gelmektedir. Bu ifadeden “en alt sınırdır” diye bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Böyle bir yorumun tutarlı bir yanı yoktur. Bundan önce esas hudutların belirtildiği iki ayette aksine: “Bunlar Allah tarafından konulmuş farzlardır (paylardır).” Bunlar Allah’tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkiyle bilendir, halimdir” buyrulmaktadır. Guya Müslümanların halinin ilmi diye yazılan kitaplar yazanın keyfine göre şekil alan kitaplardır. Bunlardan din anlamaya çalışanların işleri oldukça zordur. Allah’ın kitabı bunlardan daha açık ve anlaşılır durumdadır. Ayrıca hüküm ayetleri muhkem ayetlerdir. Açık ve anlayacağımız şekliyle sunulmuştur. Aksi halde Allah kullarının anlayamayacağı ayetlerden sorumlu tutar mıydı? Öğüt olarak kolaylaştırıldığını, açık ve anlaşılır bir kitap olarak indirildiğine  kendisi şahitlik etmektedir. (Yusuf 12/2, Kamer 54/17,22, 32, 40) okuyup görelim ve kararı kendimiz verelim.

SORU 2:  İslam tek başına yaşanılabilir mi? Bir arada olmak bir araya gelmek zorunluluk mudur? Kur’an’ın bir arada olma, dava arkadaşlığını sürdürme birlikte yapılması farz olan şeyler gibi hükümleri var mıdır? Ya da bir kişinin evinde fazlada kimseler ile bir ilişki kurmadan İslam’ın kendisine yüklediği ferdi ibadetleri yaparak sorumluluktan kurtulması mümkün müdür? Bu tarz amelleri onun cennete girmesine yeterli olur mu?

CEVAP: Baştan şunu kabul edelim ki, insan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle ne insan tek başına yaşayabilir; ne de hayat tek kişiliktir. Bu nedenle İslam toplumsal hayatı düzenlemek için gönderilmiş bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimini hayata geçirmek için kendinden başlayan bir daveti toplumun en son ferdine varıncaya kadar götürmek İnanan her insanın görev ve sorumluluğudur. Bunu yaparken toplum karşısında ferdin uzun süre tutunup durması mümkün değildir. Bu nedenle her düşünce kendi topluluğunu / toplumunu oluşturması gerekmektedir. Aynı davaya gönül veren insanlar inançta bir oldukları gibi güçlerini birleştirerek ortak ideallerini hayata geçirmek için çalışmaları dini bir vecibedir. Bu yolun hiçbir yerinde keyfilik yoktur. Her konusu ilahi bir emirle kotlanmıştır. Ali İmran suresinde korkumuzdan idealimize ve eylemimize kadar şöyle açıklandığını görüyoruz:

“Ey iman edenler; Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Ve Müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” , “Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz. “İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte onlardır.” (Ali İmran 3/ 102-104) Böyle bir topluluğun bulunmasıyla da iş bitmiyor. Yeryüzünde fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.  Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah yaptıklarını görür” (Enfal 8/39) buyruluyor. Savaşmaktan bahsediliyor. Savaşmak için gerekenleri düşündüğümüz zaman bireysel bir gayretle yapılacak bir iş olmadığı anlaşılmaktadır. İslamın önerdiği münzevi bir hayat olmadığı gayet açıktır. İslam dünyaya yaratanın istediği gibi nizamaat vermek için gönderilmiş bir yaşam tarzıdır. Bunu gerçekleştirecek olanlar da bu dine iman eden kendilerini Müslim olarak tanımlayan insanlar yapacaktır. Bu nedenle, inanan insanın kendisinden başka milyarlarca insana ihtiyacı vardır. Bu yük, bir kişinin omuzlarında taşınamayacak kadar ağır bir yüktür. Bu nedenle buna omuz verecek çok insana ihtiyaç vardır. İnsanlara ulaşmaya, tanışmaya, konuşup anlaşmaya, onların kederlerine ve kıvançlarına ortak olmaya, dostluk bağlarımızı, kardeşlik duygularımızı sağlamlaştırmaya ihtiyacımız vardır.

Allah Teâlâ bizden beş şeyin korunmasını istiyor. Aklın, dinin, canın, malın ve neslin. Yalnız başına yaşayan insan bunlardan hangisini korumaya güç yetirebilecektir. Yapılması gerekenler konusundaki emirlerin hemen hepsi çoğul olarak kullanılmaktadır. Adaletle hükmedin, gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın, zâniye yüz değnek vurun, müfteriye seksen değnek vurun ve şahitliğini ebediyen kabul etmeyin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin… ila ahir bu minval üzere devam etmektedir.

Sözün özü İslam hayat dinidir. Dünyaya toplum hayatını düzenlemek için gönderilmiştir. Müslümanların eliyle diliyle ve gayretleriyle bu iş gerçekleşecek ve bu şeref onlara ait olsun için insana sorumluluk verilmiştir. “  Hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan Odur. O, üstündür, bağışlayandır.” (Mülk 67/2) Her Müslüman bunu başarmak için Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu istidadı dininin yücelmesi için kullanmıyorsa, bireysel anlamda münzevi bir yaşam ibadetle de geçirse kendisini kurtaramayacağına inanıyoruz. İslam da hayatta bir bütündür ve biz bu bütünden hesaba çekileceğiz.

Kadir Turan /BURSA -İNEGÖL
SORU 1: Kuran’daki “Takiyye” kavramı,  bir ülkeyi yönetim anlamında,  siyasi anlamda ele almak ve bunu gayri İslami bir metotla idare etmek durumunu da kapsar mı?

CEVAP: Öncelikle takiyye denilince ne anlamamız gerektiği konusu üzerinde duralım. Takiyye: “Bir Müslüman’ın ölüm ve işkenceden kurulmak için, olduğundan başka türlü görünmesi ve davranmasına takiyye denir.” Bunun ilk canlı örneğini İslam tarihinde Yasir ailesi vermiştir. Yasir ailesi bu olayla hem azimetin hem de ruhsatın en güzel örneğini bizzat yaşayarak tecessüm ettirmiştir. Bu konuda baba ve anne azimeti tercih etmiş bu yolda şehid olmuş. Oğul Ammar ise ruhsatı tercih ederek canını kurtarmıştır.

İslamın ilk şehitleri olma şerefine ulaşan Yasir ve eşi Sümeyye Hatun bütün işkence ve ısrarlarına rağmen asla onların isteklerine boyun eğmemiş ve şahadeti tercih etmişlerdir. Onlar arkalarında asla kaybolmayacak güzel bir iz bıraktılar. Bu izi, Habeşli bir köle olan Bilal, fakir bir demirci olan Habbab Bin Eretler takip ettiler. İslamın izzetini koruyarak kızgın kumlar üzerine yatırılıp saatlerce işkence edilmelerine rağmen, asla inandıkları yoldan geri dönmediler.  O dönemin örneklerinden biri de; Yalancı peygamber Müseylemetü’l-Kezzabın adamları tarafından organları birer birer kesilen Habib İbn Zeyd İbn Asım, son nefesini verinceye kadar onların isteklerini reddetmiş, Müseyleme’nin peygamber olmadığını haykırmıştı. Ta ki şahadeti tadıncaya kadar.  İşte bunlar: şu ayetin anlatmaya çalıştığı örnek şahsiyetlerdir:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar (hiçbir şekilde Allah’a vermiş oldukları sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 33/23) buyrulan sadıklardır. Ammar ile ilgili durum ise şöyle dile getiriliyor:

“Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah’tan bir gazab gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır.”  “Bu (azap) şundan dolayıdır ki, onlar, dünya hayatını sevmiş ve onu ahirete tercih etmişlerdir. Allah da kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Nahl 16/106-107) Burada Ammar’ın kalbi bir sıkıntısının olmaması ve İkrahla inkâra zorlanması sebebiyle yapmış olduğu takiyye kabul edilmiştir. Durumun vahameti açıktır. Genç bir insanın gözlerinin önünde anne ve babası işkenceyle şehit ediliyor ve sıranın kendisine geldiğini görüyor. Allah kuluna vermiş olduğu tahammül gücünü kendisinden daha iyi bilmektedir. Bu iş her yiğidin kaldırabileceği işlerden olmayıp er kişilerin göğüsleye bileceği cinsten olması nedeniyle böyle durumlarda Allah Teâlâ ruhsatı tercihe izin vermiştir. Yine zayıflık anıyla ilgili olarak:

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.”  (Ali İmran 3/28) Örneğin hicretten sonra Mekke’de Müslüman olan birçok insanın durumu böyleydi. O toplumun içinde bulundukları için durumlarını açıkladıkları zaman can güvenliği olmaması nedeniyle durumlarını fetih gününe kadar gizlemiş, onlarla birlikte görünmüşlerdi.  Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı günlerde durumun bu minval üzere olduğunu Rabbimizin şu ayetlerinden öğreniyoruz:

“Onlar inkâr eden ve sizin Mescid- i Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.” (Fetih 48/25)

Bu durum, hicretten sonra Mekke’de Müslüman olduğu halde durumlarını gizleyen bir takım Müslümanların varlığını göstermektedir. O günkü cahiliye Mekke sinde farklı bir inanca hayat hakkı tanınması mümkün değildi. Nitekim ilk savaş olan Bedir de en yakın akrabalar (baba oğul- amca yeğen) birbirlerine karşı savaşmışlar ve 70 ölü 70 de esir vererek geri dönmüşlerdi. Bundan sonra hicretin 6. Yılında Peygamberimizin Umre yapmak için Mekke’ye 1400 arkadaşı ile gittiğinde, umre yapmaları engellenmişti. Bu konuda aşağılayıcı bir eda ile Müslümanlara şartları ağır Hudeybiye antlaşmasını dayatmışlardı. İşte bu şartları kabul edip antlaşmayı onaylamaya sebep olarak Mekke de Müslümanların bilmediği, hatta müşriklerin de bilmediği birçok Müslüman’ı korumak için savaşı önlediğini vurguluyor Rabbimiz.

Bu gün durumları bu şablona uyan kimselerin; yani Mekke’nin müşrikleri içindeki Müslümanlar gibi bir vaziyette olan kimseler, Allah Teâlâ’nın vermiş olduğu bu ruhsatı kullanarak takiyye yapabilirler. Ancak gerçek manada canları tehdit altında ise, fakat bugün Müslüman olduğunu ifade eden bazı toplulukların veya fertlerin, birilerine karşı demokrat maskesini, birilerine karşı da Müslüman maskesini takarak insanları manipüle edenlerin takiyye anlayışının arkasına sığınmaları, asla meşru görülemez. Onları böyle bir işe kimse zorlamadığı halde kendi arzularıyla gayri İslami bir sistemi işletmeye talip olup, onun değerlerini yüceltenlerin yapmış olduklarını takiyye anlayışı ile bağdaştırmak mümkün değildir. Meşru olmayan bir sistemi işletmeye talip olmak Müslümanlar için meşru olsa idi,  Peygamberimiz Kureyş’in yapmış olduğu: “Reislimiz ol bizi sen yönet” tekliflerini geri çevirmezdi.  Meşru olmayan bir kulvara giren kimse meşruiyetini yitirir.

“Ey iman edenler, ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yapanları, ne de diğer kâfirleri (zararlarından kurtulmak için) dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlersiniz (onlardan değil) Allah’tan korkun” (el-Mâide, 5/57)

Müslüman mücadelesini doğru bir anlayışla daima meşru zeminlerde imanına şirk bulaştırmadan yapmak zorundadır. Bunun için kaynak Kur’an, örnek ise Peygamber (as) dır. “Demirden korkanların trene binmesi abes olmaz mı?..

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı