GenelYazarlardanYazılar

Hz. Peygamber Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar (2)

Hz. Peygamber Kur’an’a Aykırı Davranır mı?

Hz. Muhammed’in sözleri yanlış olacak olsa Allah müdahale eder ve yanlış olduğunu ayetleriyle ortaya koyardı. Eğer Allah’a rağmen bu sözlerinde ısrar ederse peygamberlik görevi sona ererdi. Oysa peygamberler insanların erdemli, onurlu, ahlaklı yaşamaları için tarihin akışını değiştiren en büyük önderlerdir.

“Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.”  (69Hakka/44-45).

Kur’an’da Hz. Peygambere yönelik uyarılar vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

  1. Abdullah b. Ümmü Mektûm’la İlgili Tavrı: “Nereden bilirsin, belki de o arınıp temizlenecek. Belki de düşünüp taşınacak da öğüt kendisine yarayacak. O, kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince, ki sen ona yöneliyorsun; Sana ne onun arınmasından! O, koşarak sana gelen var ya; odur içine ürperti düşen. Sen ona aldırmazlık ediyorsun. Hayır, hiç de öyle değil! O, bir düşündürücüdür. Dileyen onu düşünüp öğüt alır.” (Abese 80/3-12).
  1. Fakir ve Zayıf Müslümanlarla İlgili Tutumu: “Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek, O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabın­dan da onlara bir sorumluk yok ki, onları kovup da zulmedenler­den olasın.” (En’am 6/52).
  1. Bedir Esirleri ile İlgili Uygulama:Yeryüzünde ağır basıncaya kadar hiçbir Peygamber’e esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz, Al­lah ise ahireti istiyor. Allah daima üstün, hüküm ve hikmet sahi­bidir. Eğer Allah’tan, bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Artık aldığınız ga­nimetten helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkun. Şüphe­siz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enfal 8/67).
  2. Tebük Seferinde Münafıklara İzin Vermesi:Allah seni affetsin; neden onlara izin verdin de beklemedin ki, doğru söyleyenler sana açık-seçik belli olsun da yalancıları bilesin. Allah’a ve âhiret gününe iman edenler; mallarıyla, canlarıyla cihat edecekleri için senden izin istemezler. Allah, takva sahiplerini iyice bilmektedir. Ancak Allah’a ve âhiret gününe inanmayanlar, kalpleri kuşkuyla karışmış olup da işkilleri içinde çalkanıp duranlar, sefere katılmak için senden izin isterler. Sefere çıkmak isteselerdi elbette ki, bir sefer hazırlığına girişirlerdi. Ama Allah, harekete geçmelerini istemedi de onları yerlerine çiviledi ve “oturun, oturanlarla beraber” denildi.” (Tevbe 9/43-46).
  3. Müslüman Olmayanlara Dua ve İstiğfar Etmesi: “Onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah’ı ve elçisini tanımadılar; Allah, yoldan çıkan kavmi yola iletmez.” (Tevbe 9/80). Ayrıca bakınız: Münafikun 63/6; Tevbe 9/84; Tevbe 9/113-114; Kasas 28/56; Ahzab 33/1-3; İsra 17/73-75.
  4. Zeynep b. Cahş ile Evlenmekte Tereddüt Göstermesi: “Hani sen Allah’ın nimetlendirdiği, senin de lütufta bulunduğun kişiye “Eşini yanında tut, Allah’tan kork!” diyordun ama, Allah’ın açıklayacağı birşeyi de içinde saklıyordun; insanlardan çekiniyordun. Oysaki kendisinden korkmana Allah daha layıktır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince onu sana nikâhladık ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede bir güçlük olmasın. Zaten Allah’ın emri yerine getirilmiştir. Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyde peygambere hiçbir vebal yoktur. Daha önce gelip geçmişlerde de Allah’ın yolu-yöntemi buydu. Allah’ın emri, belirlenmiş bir kaderdir/ölçüdür. Onlar ki, Allah’ın mesajlarını tebliğ edip O’ndan korkarlar, Allah’tan gayrı hiç kimseden korkmazlar. Hesap sorucu olarak Allah yeter.” (Ahzab 33/37-39).
  5. Helâl Olan Şeyi Kendisine Haram Kılması: Tahrim meselesinin nedenleri hakkında kaynaklarda farklı riva­yetler olmakla birlikte, daha çok bu konunun, Hz. Aişe’den rivayet edilen şu olayla ilgili olduğu kabul edilmektedir. Konuyla ilgili Peygam­ber hanımlarının farklı olarak anlatıldığı bu rivayet de Hz. Aişe şöyle diyor:

Resûlullah tatlıyı ve balı severdi. İkindi namazını kıldıktan son­ra hanımlarını dolaşır onlara yakınlık gösterirdi. Onlardan Zeyneb binti Cahş’ın yanında bir müddet kalır, bal şerbeti içerdi. Bunun üzerine ben ve Hafsa anlaştık. Peygamber hangimizin yanına girerse, ona:

“Sende meğafir” kokusu alıyorum. Meğafir mi yedin?” diyecekti. Anlaştığımız üzere kendisine bu soru sorulunca, [üstünün başının kö­tü kokmasından hoşlanmayan] Hz. Peygamber:

Hayır, meğafir yemedim, fakat Zeyneb’in yanında bal şerbeti içtim. Ama bir daha bunu içmemeye yemin ettim, sen bunu başkasına söyleme” de­di.[1] Bunun üzerine, “Ey peygamber niçin Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için haram kılıyorsun?”dan itibaren, “Eğer tevbe ederseniz…” ayeti dahil dört ayet (Tahrim 66/1-4) nazil oldu.

Bunlar Kur’an nazil olurken gerçekleşmiş hadiselerdir. Peki Hz. Peygamber vefat ettikten sonra ona söylettirilen uydurmalara karşı Müslümanların tavrı ne olmalıdır?

Bu tehlikeye karşı Müslümanların karşılaştıkları bir rivayete karşı kriterleri şunlar olmalıdır:

1- Kur’an’ın muhkematını iyi bilmeli ve hadisin sağlamasını Kur’an’la yapabilmeli. Yoksa farkında olmadan Rasulullah’ın hayatıyla o hayata mesnet olan ilahi mesajı çatıştırır. Bu ise hiç de arzulanan bir durum değildir.

2- Hadislerin durup dururken öylesine söylenmiş sözler olmadığını, onların da “5N1K” sının bulunduğu, yani bir yeri, zamanı, muhatabı, gerekçesi, ortamı, amacı özetle bağlamı bulunduğu unutulmamalı. Hadisin doğru anlaşılması ve yorumlanmasında bu bağlamın önemi sanıldığından büyüktür.

3- Hadislerin lafzen değil anlam olarak nakledildikleri akıldan çıkarılmamalıdır. Hz. Peygamber’in ağzından o lafızlarla çıkmamış olması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla hadisin teke tek lafızları üzerine yorum bina etmek, birçok mahsuru beraberinde getirebilir. Eğer yorum bina edilecekse,  o konuda Rasulullah’ın söyledikleri yanında yaptıklarının bütünü göz önüne alınarak yorum yapılmalıdır.

4- Yine bu meyanda, hadislerde geçen kimi kalıp ifadeler ve ıstılahlar vahyin inşa ettiği bir zihinle anlaşılmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, bir önceki yazımda “Bir yöneticinin hayra yönelişini destekleyen Allah…” diye çevirdiğim ibarenin lafzi karşılığı “Bir yöneticinin hayrını isteyen Allah…” şeklindedir. Fakat Allah’a izafe edilen her hayır ve hidayet şu ilke ışığında anlaşılmalıdır: “doğru yola yönelenin Allah bu konudaki yeteneğini artırır” (47:17). Tabiî ki “Allah’ın sapmasını dilediği” türünden her tür metin de yine “Allah yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz” (2:26). İlkesi ışığında anlaşılmak zorundadır. İşte bunun gibi.

5- Hadis kitaplarının, çok yüksek sayıdaki rivayet arasından müellifinin belirlediği kriterler doğrultusunda seçilmiş hadislerden oluşan bir “seçki” olduğu unutulmamalıdır. Bu seçimde Buhari ve Müslim en titiz davrananlar arasında yer alırlar. Fakat seçimde ne kadar titiz davranılsa davranılsın, insanlık hali, az da olsa gözden kaçan kimi rivayetlerin olabileceği hatırlanmalı. Buhari’nin Sahih’i tekrarlı 7397, tekrarsız 2602 hadis içerir. Buhari bu hadisleri 600.000 hadis arasından seçtiğini söyler (Siyeru A’lam, 11/187). Bu rakamlar, sanırım meramımı izaha kâfidir.

6- Bu tür hadis derlemelerinden azami istifade isteniyorsa, hadisi anlama hususunda yardımcı kaynaklarla birlikte okunmalıdır. Mesela bu konuda bendenizin Üç Muhammed ve Yahudileşme Temayülü, M. Esed’in İslam’ın İlk Yılları adlı Sahih’in dört kitabı içeren şerhi, Hayri Kırbaşoğlu’nun konuyla ilgili eserler, Mehmet Görmez’in Sünnet ve Hadis’in Anlaşılmasında Metodoloji Sorunu adlı eseri ilk anda akla gelenler.[2]

Hz. Peygamberin Kur’an’ın apaçık emri dururken Kur’an’a aykırı söz söylemesi Kur’an’ın haramını helal kılması mümkün değildir. Ancak uydurma hadislerde durum böyle değildir. Bunun örnekleri çoktur. Bunlardan birisi şöyledir:

Dinde kan içmek haramdır. Maide suresinin üçüncü ayetine bakılırsa bu durum iyice anlaşılır.

Cahiliye döneminde insanlar kestikleri hayvanların kanlarını kaplara alarak taze iken veya bekleterek içiyorlardı. Adı geçen ayetle kan içme yasaklandı.

Ashab-ı kiramdan Abdulah b. Zübeyir de çocuk yaşta iken Hz. Peygamber (s.a.v)’in hacamat kanını içmiştir. Olay şöyle gelişmiştir: Darekutni ve başka hadis kitaplarında nakledildiğine göre, Abdullah sekiz dokuz yaşlarındayken, Rasulullah (s.a.v) kendisine hacamat ettirdiği kanınını toprağa gömmesi için bir kap içinde vermiş, Abdullah ise oradan ayrıldıktan sonra tek başına kalınca, kanı gömeceği yerde içmiştir. Geri dönüp gelince Resulullah (s.a.v): “Ne yaptın?”diye sormuş, o da kinayeli konuşarak: “Onu ortadan kaldırdım.” demiştir. Hz. Peyggamber (s.a.v) durumdan şüphelenip: “Herhalde onu içtin?” deyince Abdullah: “Evet!..” demiştir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Kanı kanıma karışana ateş temas etmez.” buyurmuş ve şunları da sözlerine eklemiştir: ” Veylün leke mine’n nâs ve veylün li’n- nâsi minke = Yazık insanlardan sana olacaklara, yazık senden dolayı insanlara olacaklara.”[3]

Ümmü Eymen (R. anha) da Hz peygamberin idrarını içivermişti.

Hz Peygamber onların bu fiiline itiraz etmek bir yana bu sayede cehennemden kurtulduklarını müjdeledi.[4]

Hz. Peygamberin Helal ve Haramı Belirleme Yetkisi Var mı?

Gelenekçi İslam’ın savunduğu en önemli konulardan biri de, Hz. peygamberin kendi inisiyatifini kullanarak, günlük yaşamdan olsun ya da dini konularla ilgili olsun, çeşitli yasaklar koyma yetkisi olduğudur. Hz. Peygamberin Allah tarafından indirilen ayetler dışında, kendi başına da kararlar verip bunları haramlaştırabileceği hatta Allah adına insanlara yasak dahi koyabileceğini düşünürler. Hz. Peygamberin helal veya haram koyma yetkisi olduğunu zannederler.

Sanki Allah’ın (haşa) unuttuğu yerlerde ya da Allah’ın ilgilenmediği alanlarda peygamber olaya müdahale eder ve o konuyla ilgili helal-haram yasası çıkartır. Oysa Allah Kuran’da defalarca helal-haram koyma yetkisinin sadece kendisinde olduğunu, Kuran’ın tamamlandığını ve içinde her şeyin eksiksiz bir biçimde anlatıldığını söyler.

Allah Tahrim Suresi 1. Ayette “Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden haramlaştırıyorsun? Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” der. Peygamberimiz burada önce kendinin veya karısının istediği bir şeyi yasaklıyor ki, bunun üzerine böyle bir ayet geliyor. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi Hz. peygamberin canının istediği gibi, bir şeyi dinen haram kılması söz konusu olamaz.

Birçok ayette helal ve haram kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olup insanların böyle bir yetkilerinin olmadığı, özellikle vurgulanan hususların başında yer alır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“De ki: ‘Allah’ın size indirdiği her bir rızkı düşündünüz mü? Siz onu helal, haram diye sınıflandırıyorsunuz.’ De ki: Bu konuda Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Bir yalanı Allah’a mâl edenler kıyamet gününü ne sanıyorlar? Allah’ın insanlara cömertçe verdiği bir gerçektir. Ama onların çoğu şükretmezler.” (Yunus, 10/59-60)

“Allah’a mâl etmek için dillerinizin özenle bezediği yalanlar ile ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin. Allah’a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar. Bunlar biraz menfaatlenirler; ama onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (Nahl, 16/116-117)

“Müminler, Allah’ın size helal kıldığı şeylerden hoşunuza gidenleri kendinize haram kılmayın. Aşırı da gitmeyin; Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Mâide, 5/87)

“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü, temiz ve lezzetli rızıkları kim haram etti? De ki bunlar dünyada esasen müminler içindir; Kıyamet gününde ise sadece onlar için olacaktır.” Bilen bir toplum için ayetlerimizi böyle açıklarız.” (A’râf, 7/32)

Görüldüğü üzere ayetlerde insanların kendi başlarına helal veya haram belirlemeleri, Allah’a atılmış bir iftira olarak nitelendirilmiş ve cezasının can yakıcı bir azap olduğu bildirilmiştir.

Fakat bir ayette helal ve haram kılma fiili, Resûlullâh için de kullanılmıştır. İlgili ayet şöyledir:

“Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûl’e, o ümmî nebîye uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara tayyibâtı helal, habâisi haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır…” (A’râf, 7/157)

Bu ayette Resûlullâh’ın, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklaması, tayyibâtı (temiz şeyleri)helal habâisi (pis şeyleri)haram kılması, insanların üzerlerindeki ağır yükleri kaldırıp zincirleri kırması, esasında Kur’an’da var olanları bildirmesiyle gerçekleşmektedir. Bu fiillerin Resûlullâh’a izafe edilmesi, onun “resûl”yani “elçi”olması hasebiyledir. Allah’ın resûlü, Allah’ın kendisine bildirdiği emir ve yasakları herhangi bir ilave veya çıkarma yapmadan, olduğu gibi aktaran kişidir. Çünkü Allah Teâlâ ona kendisine indirdiği Kur’an ile hükmetmesini emir buyurmuştur. (Bkz: Mâide, 5/48, 49.)

Diğer Peygamberlerle Mukayese ve Onlardan Üstün Görme-Gösterme Düşüncesi

Hz. Peygamber, hakkında uydurulan bazı rivayetlerde Hz. Peygamber diğer peygamberlerle mukayese edilmiştir. Başta bazı mucizeler olmak üzere önceki peygamberlere verilmiş olan bazı özelliklerin benzerinin hatta daha da üstününün O’na da verildiği ispatlanmaya çalışılmıştır.[5] Bu mukayesede ele alınan konulara bakılırsa Hz. Peygamber, adeta önceki bazı peygamberlerle müsabakaya sokulmuş ve sonuç itibariyle onun her bir maddede diğerlerinden daha efdâl olduğu vurgulanmıştır. Kudsi hadis formundaki şu uydurma rivayetler bunun en güzel örneğini teşkil eder:

“Ben İbrahim’i dost edinmişsem daha önce seni sevgili edindim. Musa ile yerde konuşmuşsam seninle gökte benim yanımdayken konuştum ki sema yerden daha hayırlıdır. İsa’yı Ruhu’l-Kudüs’ten yaratmışsam senin ismini mahlûkatı yaratmazdan iki bin sene evvel yarattım… Peygamber olarak ilk önce Âdem’i seçmişsem seni de peygamberlerin sonuncusu yaptım. 124 bin peygamber yarattım, senden daha mükerrem kimseyi yaratmadım. Benim nezdimde senden daha üstün kim olacak?!…”

“Habibim, ben Yusuf’un güzelliğini Kürsü’nün nurundan giydirdim. Senin yüzünün güzelliğini ise Arş’ın nurundan giydirdim. Ey Muhammed! Senden daha güzel bir mahlûk görmedim.”[6]

“Benim Allah ile öyle bir zamanım vardır ki hiçbir mukarreb meleğe, gönderilmiş hiçbir peygambere izin verilmez.” [7]

Nur-i Muhammedî Fikri

Bu düşünce halk arasında özellikle tarikat ve tasavvuf çevrelerinde oldukça yaygın olan inançların başında gelmektedir. Temelde, Hz. Âdem’den de, her şeyden de önce peygamberimizin nurunun yaratıldığı tezine dayanmaktadır. Bu inanca göre ilk yaratılan şey peygamberimizin nurudur ve geri kalan her şey o nurdan yaratılmıştır. Bu inanç da tam anlamıyla Kur’an’a aykırı bir iddiadır. Her şeyin peygamberimizin nurundan ve peygamberimiz için yaratıldığını söylemek Allah’a iftira etmektir. Allah Kur’an’da peygamberimize şöyle söylemesini buyuruyor: “Ben peygamberlerin ilki değilim; kendime de size de ne yapılacağını asla bilmiyorum; ben sadece (vahyi) olduğu gibi beyan eden bir uyarıcıyım.” (Ahkaf Suresi 9). Peygamberimiz ilk peygamber olmadığı gibi ilk yaratılan da değildir. Kur’an bize göklerin ve yerin nurunun Allah olduğunu söylüyor: “Allah, göklerin ve yerin nurudur…” (Nur Suresi 35). İnsanlar Allah’ın ayetlerini hiçe sayarak her şeyin peygamberimizin nurundan yaratıldığını iddia etseler de Allah açık bir şekilde söylemektedir bize: “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına tanık kıldım; ne de kendilerinin yaratılışına; ayrıca, (insanları) yoldan çıkaran bu (varlıkları) kendime hiçbir şekilde yardımcı edinmiş de değilim.” (Kehf Suresi 51). Bu türden asılsız iddiaların Hıristiyanlıkta Hz. İsa’ya da isnat edildiği görülmektedir. Yuhanna İncili’nde şu ifade yer alır: “Ben dünyanın nuruyum” (Yuhanna 8/12).

Hz. Peygamber’in, Allah’ın nurundan yaratıldığı fikrini işleyen Nur-i Muhammedî veya Hakikat-i Muhammediyye nazariyesi ilk defa Sehl b. Abdillah et-Tusteri’ye (ö. 283) atfedilmiş, onun izinden gidenler tarafından da geliştirildiği belirtilmiştir.[8] Bu tasavvurun kaynağını ise çeşitli araştırmacılar, Hıristiyan ve Yahudi tesiri, Yunan Felsefesi, Yeni Eflatuncu, Gnostik-Maniheist fikirler vb. farklı yabancı kültürlerin etkisine bağlamaktadırlar. Ancak gelenekçiler bu anlayışın Hicrî 3. asırda ortaya çıktığı ve daha sonra özellikle mutasavvıflar arasında kabul gördüğü hususunda birleşmektedirler.[9]

Cabir b. Abdillah’dan gelen bir rivayete göre o, bir gün Hz. Peygamber’e, Allah’ın ilk önce yarattığı şeyin ne olduğunu sormuş, Rasûlullah (sav) da şu cevabı vermiştir: “Ey Cabir! Allah, her şeyden önce kendi nurundan senin peygamberinin nurunu yarattı. Sonra bu nuru, kudretiyle dilediği gibi devretti. O vakit henüz levh, kalem, cennet, cehennem, melek, sema, arz, güneş, ay, cin ve insan dahi yoktu…”[10]

“Allah beni nurundan yarattı, Ebu Bekr’i de benim nurumdan yarattı…”[11]

Şinasi Gündüz Nur-u Muhammedi anlayışının M.S. 2. Yüzyılda yaşamış gnostiklerden Basilidies’in Hz. İsa’nın Allah’tan sudur eden/çıkan ilk varlık (nous) olduğuna inandığını belirtir.[12]

Nur-u Muhammedi inancıyla Hz. Peygamberin insan varlığı buharlaşır onun yerini soyut bie kimlik alır. Böyle olunca da bir beşer olan Hz. Peygamber örnek alınamaz, insanı atıkları (kan, sidik, sümük) şifa sayılır. Teri, kakası kokmaz. Mucizeler gösterir, gelecekten haber verir. Mistik anlayışın çizdiği peygamber anlayışı Kuran’a tamamen terstir. Mistik anlayış Kuran’ın Allah’a verdiği sıfatları Hz. Peygambere verirler. Örneğin: Kuran’a göre; “Allah hükümranlık makamına kurulup varlığı yönetmektedir.” (Tevbe/3). Mistik anlayışa göre Hz. Peygamber bütün yaratılmışlara hükümrandır. (el-Cili, İnsan-ı Kamil, 2/45).

Peygamberimizin aşırı yüceltilmesi konusunda, İbn Teymiye’nin (1263-1328) eleştirileri gayet yerindedir: “Bazıları yerlerin, göklerin, ayın ve güneşin kısaca her şeyin Peygamberimiz için yaratıldığını iddia etmektedir. Hâlbuki böyle bir şey ne sahih ne de zayıf, hiçbir şekilde Hz. Peygamber’den rivayet edilmemiştir. Bütün ilim ehli bunu böyle kabul etmiştir. Sahabeden de böyle bir söz nakledilmemiştir.”[13] Aksine Allah, göklerde ve yerde olanları “insanlara hizmet etsin diye” yaratmıştır: “Allah’ın göklerde ve yerde olanları sizin hizmetinize verdiğini nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca verdiğini görmediniz mi?” (Lokman, 31/20)

Tarihi süreç içerisinde Ehl-i Hadis’in etkisinde oluşmuş olan Peygamber tasavvuru yerine Kur’an ve Sahih hadisler ışığında çağın ihtiyaçları çerçevesinde Kur’an merkezli Peygamber tasavvurunun oluşturulması elzemdir. Zira her alanda olduğu gibi Peygamber tasavvurumuzda da daha ilk asırlarda Kur’an’dan bir kopuş yaşanmıştır. Bu konuda Kur’an’a ve ona uygun Hz. Peygamber’in siretine dönüş kaçınılmazdır. Bu tasavvur bünyesinde üç önemli unsuru barındırmalıdır. Birincisi, bu tasavvurda Hz.Peygamber’in olağanüstü özelliği olarak vahiy alan bir elçi olması dışında[14]  mucizevî, efsanevî ve mitolojik niteliklerden arındırılmış olmasıdır. Çünkü bizzat Kur’an bir yandan Hz.Peygamber’in insan olduğunu vurgularken, diğer yandan müşriklerin ondan mucize taleplerini kesin bir dille reddetmektedir.[15] İkincicisi peygamber tasavvurumuzda diğer bütün varlıkların bağlı olduğu gibi Hz. Peygamber’in de tabiî ve sosyal yasalara (sünnetullah) bağlı olduğunun kabul edilmesidir. Üçüncü hadislerin bir kısmı vahiy temelli olma ihtimaliyle beraber tamamının vahiy kaynaklı olmadığı gerçeğinin göz önünde bulundurulmasıdır. Bu üç önemli nokta yeni oluşturacağımız Peygamber tasavvurunun temel nirengi noktalarını teşkil etmelidir. Önerilen Kur’an merkezli peygamber tasavvurunun daha da geliştirilerek sistemli hale getirilmesi ve bununla İslam dünyasında bir zihniyet ve dünya görüşünün oluşturulması son derece önemli bir husustur.


[1] Buhârî, Talâk, 8; Tefsir, Tahrîm 66/1; Müslim, Talâk, 20-21; Ebû Dâvûd, Eşribe, 11; Nesâî, Talâk, 17.

[2] Mustafa İSLAMOĞLU, Peygamber Yazıları, 79-81

[3] (el-Askalânî, el-Metâlibü’l-Âliye, 4:21; el-Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 2708; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:554.)

[4] (Hakim, el-Müstedrek, no: 6912, 4/70; Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, no:230, 25/89; Ebu Nu’aym, Hilyetu’l Evliya, 2/67; Ebu Nu’aym, Delailü’n-nübüvve, no: 365, 2/444)

[5] Bkz: Kadi Iyaz, Şifa, I. 523-533.

[6] Bkz: İbnu’l-Cevzi, Mevduat, I. 288-291. Medine’den kırk Yahudi, yüzüne karşı kötülemek ve tekzip etmek üzere Hz. Peygamber’e varırlar. Sırasıyla Hz. Âdem, Nuh, Musa, İsa, Süleyman peygamberlerin çeşitli özellikleriyle ondan daha hayırlı olduklarını söylerler. Hz. Peygamber: “Yalan söylüyorsunuz! Aksine ben onların hepsinden daha hayırlı ve daha efdalim” dedikten sonra bu peygamberlerle kendisini karşılaştırınca Yahudiler, bütün bunların Tevrat’ta yazılı ve daha üstün olduğunu söyleyerek onu tasdik ederler, ardından da kelime-i şehadet getirirler. Bkz: İbnu’l-Cevzi, age, I. 285-288. İbnu’l-Cevzi, “bu hadisin uydurma olduğunda şüphe etmeyiz” der.

[7] Aliyyu’l-Kari, age, s. 291-2, no: 392. Sufilerin sıkça kullandığı bir rivayettir. Geniş bilgi için bkz: Yıldırım Ahmet, age, s. 79-80.

[8] Geniş bilgi için: Yıldırım Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s. 114, Ankara-2000; Demirci Mehmet, “Hakikat-i Muhammediyye”, DİA, XV. 179-180.

[9] Yıldırım Ahmet, age. s. 114-121.

[10] Leknevi, el-Asaru’l-Merfua, s. 42-3, tah. M. Said b. Besyuni Zeğlul, Beyrut-1984

[11] İbn Arrak, age, I. 337. Onun naklettiği diğer bir rivayet ise şöyledir: “Hz. Peygamber’in omuzları arasında, üst satırda ‘La ilahe illallah’, alt satırda da ‘Muhammedun Rasûlullah’ şeklinde tıpkı ayın ondördü gecesinin aydınlığı gibi nurdan yazı yazılıydı.” Bkz: age, I. 336.

[12] Şinasi Gündüz, Pavlus: Hıritiyanlığın Mimarı, 166-167

[13] İbnu Teymiyye, Takıyuddin Ebu’l-Abbas (ö. h. 728), Mecmû’l-Fetâvâ, 35 c., Mecmau’l-Melik Fahd li Tabaâti’l-Mushafi’ş-Şerif, Medine, 1995, XI, 96.

[14]  2, el-Bakara, 159; 3, Ali İmran, 164; 16, Nahl, 43; 17, İsrâ, 93; 18, el-Kehf, 110; 21, el-Enbiyâ, 7, 107; 25, Furkan, 7; 33, Ahzab, 21, 40; 41, Fussilet, 6.

[15] 17, İsrâ, 59 ; En’am 7; 15, Hıcr 14, 15 ; 21, Enbiya, 5,6 ; 10, Yunus, 96, 97 ; 13, Ra’d, 31 ; 26, Şuara, 198, 199 ; 29, Ankebut, 50, 51.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı