GenelYazarlardanYazılar

İctihād

Unutulan/unutturulan bir farz olan içtihadın hakiki anlamında güç, takat ve çaba; bir şeyi elde etmek için olanca gücünü sarf etmek; mecazi anlamında kıyas ve benzer yollarla hüküm çıkarmak demektedir. (Zebîdi, Tâcu’l-Arûs, Mısır 1307, II, 329). İslâm hukuku ile ilgili olarak ictihad, bilinen tabiri ve tarifi ile şer’î naslardan şer’î hükümlerin çıkarılması faaliyetidir;  bir konuda nass yani Kitab veya sünnetten bir delil bulunmadığında, çeşitli hüküm çıkartma metotları kullanılarak şer‘î hüküm hakkında zannî bilgiye ulaşma çabasının genel adıdır.  İçtihad, en sade ve kısa olarak âyet ve hadislerden, bunların tealluk ettiği konularla ilgili en isabetli hükmü, sonucu çıkarmak için azamî gayret harcamak demektir.

Sözlükte, çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek” anlamındaki cehd kökünden türeyen ictihâd, bir konuda elden gelen çabayı sarf etmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak demektir. Aynı kökten türeyen cihâd ve mücâhede kelimeleri, mahiyetleri farklı da olsa “çaba sarf etmek” ortak anlamında ictihad kavramıyla örtüşür.

Kur’an’da “ictihad” kelimesi geçmez. Ancak, “O zaman iman edenler, “Bunlar mıdır sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler?” diyeceklerdir.”  (5/Mâide: 53) ve “Sadakalar hakkında gönülden davranan müminlere dil uzatanları ve ancak güçleri kadar bulup verenlerle alay eden kimseleri de, Allah maskaraya çevirecektir. Onlar için can yakıcı bir azap da vardır.” (9/Tevbe: 79) ayetlerinde olduğu gibi “cehd” ve “cühd” kavramları bazı ayetlerde“içtihad” anlamında kullanılmıştır.  Hadislerde de yukarıdaki anlamın yanında ictihad, “kadı ve yöneticinin doğru hükme ulaşmak için elinden gelen gayreti göstermesi” manasında kullanılmıştır. (Buhârî, “İ’tiśâm”, 13, 21; Müslim, “Aķżıye”, 15; Ebû Dâvûd, “Aķżıye”, 11; Tirmizî, “Aĥkâm”, 3)

İctihad terimi için, ekol ve fakihlerin farklı bakış açılarını yansıtacak şekilde birçok tanımdan hareketle;“fakihin herhangi bir şer‘î hüküm hakkında zannî bilgiye ulaşabilmek için bütün gücünü harcaması” şeklinde bir tarif çıkartmak mümkün olabilir.  Tanımdaki “şer‘î hüküm” ifadesi aklî, maddî ve örfî konularda yapılan akıl yürütmeleri, “zannî bilgi” ifadesi ise dinin kesin hükümlerini bilmeyi dışarıda tutmayı amaçlar.

“İslâm’da Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti, dinî hükümlerin aslî iki kaynağı ve belirleyicisi olmakla birlikte, bunların kabulü, anlaşılması ve yorumlanması akılla mümkündür. Bu sebeple nakil ve akıl birbirini dengeleyen bir işlev ve öneme sahip olmuştur. Bu bağlamda ictihad, nakil karşısında aklın bu işlevini temsil eden kavramlar arasında merkezî bir yer işgal eder ve ahkâmı ortaya çıkarmaya yönelik beşerî çabayı ifade eder. Bu çabayı gösteren kimseye müctehid, hakkında ictihad edilen konuya da müctehedün fîh denilir.” (TDV İslam Ansiklopedisi)

Fıkıh ve Usul kaynaklarına göre İslam devletinde başkanın, hâkim ve müftünün müctehid olması gerekir. Ancak İslam tarihi sürecinde çeşitli sebeplerle ictihad edecek çapta âlimler azalmış, bu kapasitede olan âlimler ise genelde mezheb taassubu yüzünden ictihad etmekten veya görüş açıklamaktan korkmuşlardır. İslam dünyasındaki ilmî durgunluğun önemli sebeplerinden birisi bu korkaklık/çekingenlik, diğeri ise ictihad kapısının kapatılmasıdır. Selefist anlayış, dünyanın sonuna kadar karşılaşılacak bütün problemleri çözecek sözlerin geçmişte yaşamış olan âlimler tarafından zaten söylemiş olduğunu ileri sürerek; ictihada gerek kalmadığı, karşılaşılan sıkıntıların bu âlimlerin içtihadları üzerinden çözüme kavuşturulması gerektiği dogmatikliği ile ilmi faaliyetleri dondurmuştur.

Ancak hayat statik olmadığı için akmaya devam ediyor. Müslümanlar da doğal olarak yeni meselelerle karşılaşılıyorlar. Kitaplardaki ictihad ve görüşler derdimize merhem olmuyor.  Bu zaruretten dolayı müctehid olmayan “âlimlerin” de fetva vermeleri,  caiz görülmüştür.

Gündelik hayatta yeni durumlar, meseleler, sorunlar ortaya çıktıkça ahlakî ve İslam’a uygun bir hayat yaşayabilmek için insanların çevrelerindeki âlimlere danışması kaçınılmaz olmaktadır. Bu âlimler şayet müçtehitseler Kur’an’a ve Sünnete başvurarak ve usulüne uygun bir cevaba ulaşır ve bunu açıklarlar. Şayet müctehid değilseler yine usulüne uygun bir fetva ile meselenin çözümüne katkıda bulunurlar. Bu usul genellikle fetva isteyen kişinin mezhebine uygun yazılmış eski fetva kitaplarından durumuna uygun bir fetvanın müftü tarafından kişiye ifade edilmesi şeklinde gerçekleşir.  Şayet bu eski kitaplarda konuya dair açık ve net bir cevap yoksa müftü benzer ve yakın çözümlerden hareket ederek cevabı bulur ve muhatabına anlatır.

İctihad kapısının kapatılması zulmü yetmezmiş gibi fetva olayında da zamanla müthiş bir mezhep taassubu gelişmiştir. Kimi zaman “kişinin mensubu olduğu mezhep kitaplarında şayet aradığı fetva yoksa bu yükümlü başka bir mezhebe göre fetva alamaz” denilmiş olup,  çözüm için mezhep değiştirmesi gerektiği gibi bir tutuculuk söz konusu olmuştur.

Makul olan görüş ise şöyledir: “Bir Müslüman dilerse bir tek mezhebin fetvaları ve açıklamaları ile amel eder, kulluğunu bu bilgi birikimine göre gerçekleştirir. Dilerse ve ihtiyaç duyarsa başka mezheblerin ve müctehidlerin fetvaları ile de amel edebilir.”

Mukallit bir Müslüman’ın bir mezhebe bağlanması caiz olmakla beraber bunun ilmen ve dinen bağlayıcılığı yoktur. Meselesini bir âlime sorar, âlim, varsa bu konudaki farklı ictihad ve çözümleri açıklar, söz konusu kişi de durumuna ve ihtiyacına göre bunlardan biri ile amel eder; onun yükümlülüğü bundan ibarettir. İslam dininde zorluk yoktur, tıkanıklığa da cevaz yoktur. Peygamberimiz de lüzumu halinde ümmeti için kolay olanı tercih etmiştir.

Kur’an ve sünnette açık hüküm bulunmayan meselelerde içtihad ederek hüküm çıkarmak sevgili Peygamberimizin en çok hazzettiği işlerdendir. Nitekim 18 yaşındaki Muaz b. Cebel’i Yemene vali ve kâdı olarak gönderdiğinde bunu müşahede ediyoruz.

Rivayete göre; Muaz b. Cebel’i (öl. 18/629) Yemen’e vali olarak atadığında, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu:

– Ey Muaz! Ne ile hüküm vereceksin?

– Allah Teâlâ’nın kitabında olanla hüküm vereceğim.

– Eğer onu Allah Teâlâ’nın kitabında bulamazsan?

– Resulüllah’ın hükmettiğiyle hük­mederim.

– Onu Resulüllah’ın hükmettiğinde de bulamazsan?

– Re’yimle ictihad ederim.

Bu diyalog üzerine Resulüllah: “Resulünün memurunu başarılı kılan Allah’a hamdolsun”demiştir. (Ebu Davud, K. Akdeye Bab 11; Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsut, C. XVI, s.76)

Hz Peygamber Muaz’a, orada karşılaşacağı sorunları nasıl çözeceği noktasında yönelttiği sorulara verdiği cevaplar karşısında “Elçisinin elçisini muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.” buyurarak memnuniyetini ifade etmiştir. Bu olay bize gösteriyor ki içtihad kapısını bizzat Hz. Peygamber açmıştır, bu kapıyı kimsenin kapatmaya yahut kapalı olduğunu iddia etmeye hakkı yoktur. Bu yetki Kıyamete kadar devam edecektir. Dolayısıyla içtihada karşı çıkmak, Hz. Peygamber’e karşı çıkmak olur.

Kâdı ve Vali tayin ederken Hz. Peygamber’in içtihat yetkisi vermesi, içtihadın resmi bir yanının da olduğunu ve sürekliliği de ifade eder. Hâkimler, valiler ve yetkili âlimler içtihad ederek İslamî hükümleri kıyamete kadar yaşatmakla sorumludurlar. İslamî bir hayat sürmek farz olduğu gibi, onun yaşamasını ve devamını sağlayacak olan unsurları yaşatmak da farzdır. İçtihad ise bunların başında gelir.

Muaz örneğinden hareketle anlaşılır ki, Hz. Peygamer’in hayatta olmasına ve kendisine sorma imkânı da bulunmasına rağmen, bir kâdı ve valisine ictihad yetkisini vermesi çok manidardır. Bu bize Müslümanların sorunlarını, akılları ve içtihatları ile çözebilmelerinin ve bir sıkıntı ile karşılaştıkları zaman bu yola başvurabileceklerinin imkânını verir.

“Ayet ve hadislerden amelî/pratik hükümler çıkarma gücüne sahip olan fâkih’e “müctehid” denir. ictihad ya şer’i delillerden hüküm çıkarma tarzında olur ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili olur. Birinci kısma giren ictihad şer’î kaynaklardan hüküm çıkaran müctehidlere mahsustur. Sahâbe, Tâbiûn, Tebe-i tabiîn ve mezhep imamları devrinde bu çeşit ictihadlarla İslâm hukuku sistemleştirilmiştir. Ancak üçüncü hicrî yüzyıldan sonra giderek ictihad yapanlar azalmış ve şartlarının ağırlığı sebebiyle bu kapının kapandığı kanaati hâsıl olmuştur

İkinci kısma giren ictihada gelince: Hükümlerin toplum hayatına uygulanması bu tür ictihad da sürekliliği gerekli kılmıştır. İslâm hukukunun yürüyen ve yaşayan hayata intibakını sağlamak, gelişen toplum hayatının yeni problemlerini çözmek için her devirde bu yola başvurulmuştur. Bunu yapanlara “tahrîc âlimleri” denilir. Bunlar, çıkarılmış hükümlerin illetlerini belirleyip yeni, benzer cüz’î meselelere uygularlar. Bu, hükümleri uygulama çalışması olup, böylece ilk müctehidlerin, üzerinde görüş beyan etmedikleri bir kısım meselelerin hükümleri de anlaşılmış olur.” (Muhammed Ebû Zehra, Usulü’l-Fıkh, Kahire, s. 379).

İslâm hukukunda, Mecelle’nin 14. maddesinde ifade edildiği gibi şer’î hükümler kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa ictihada yer verilmez.  “Mevrid-i nass’da ictihada mesağ yoktur, yani ayet-hadis olan yerde ictihad yoluna gitmek caiz değildir” denilmiştir. İctihad, en çok hakkında nass bulunmayan olayların hükümlerini belirlemek için yapılır. (Abdülvahhâb Hallâf, Masâdiru’t-Teşriî’l-İslâmî, s.10).

Devamlı farklılaşan toplum hayatında yeni meselelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dolayısıyla çözüm bekleyen problemleri dikkate almak gerekir. Ayrıca bir takım amelî hükümlerin örf-âdet, maslahat gibi tali derecedeki delillere dayandığı düşünülürse problemin önemi daha iyi anlaşılır. Zira zamana bağlı olarak örf ve adetlerin değişmesiyle ameli hükümlerin de değişmesi kaçınılmaz olacaktır.

İlk üç asırdaki -mezheplerin ilk teşekkül zamanıdır- Müslümanlar, içtihad sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmişler ve yaşadıkları toplumlarda İslam’ı daima diri tutmuşlardır. İslam dünyasındaki fikri hareketliliğin yaşandığı bu dönemden sonra,  siyasi, sosyal ve baskı gibi çeşitli sebeplerden dolayı düşünce ve ilim hayatı duraklama devrine girmiştir.  Bundan dolayı da Müslümanlar on bir asırdır karşılaştıkları sorunları çözemediklerinden durdukları yerde debelenirler.

 

Bu uzun dönemden bu yana yeni toplumların Müslüman olmalarına ve olmaya da devam etmelerine rağmen, eski içtihatlarla yetinme yolu benimsenmiş olduğu için, İslam dünyasında bir tür ilmi fukaralık yaşanmaktadır. Bu ilmi fukaralığın önde gelen sebebi, Yunus Vehbi Yavuz Hoca’ya göre; “zihin ve beyin tembelliği”dir ve bu bir tür hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi için gerekli çabayı göstermeyen Müslüman âlimler, asırlarca, evvelkilerin ürettiklerini tüketmekle meşgul olmuşlar ve kolay olanı tercih etmişlerdir. Bu atalet kaçınılmaz olarak içtihadın rafa kaldırılmasını beraberinde getirmiştir.

Bir makine yahut sanayi ürünü icat etmek çok zor ve zahmetli bir iştir. Fakat başkalarının ömrünü tüketerek icat ettiği bir ürünü taklit ederek para kazanmak çok kolay bir yoldur. İçtihad konusunda da benzer bir yol izlenmiş, âlimler kendilerini zorlamamış, külfet ve sorumluluk altına girmekten kaçınmışlardır.

Bu olay şuna benzer: Bir beldede henüz teşhis konulmamış bir hastalık var, hastalar vardır, doktorlar hastalığa çare bulmak için çaba harcama yerine, yeni olan bu hastalığı eski ve beklide ilgisiz ilaçlarla tedavi etme yolunu seçerler. Operasyon gereken hastalar için yeni tekniklerini öğrenmek istemezler. Yanlış ameliyat yapma kaygısı ile sorumluluktan kaçarlar. Böyle hekimlerin olduğu bir toplumda tıbbın gelişmesi nasıl mümkün değilse, toplumun ilerleyen sorunlarını çözmeye yanaşmayan ilim ehlinin bulunduğu bir toplumda da dini sorunların çözülmesi düşünülemez. Günümüzde ortaya çıkan ve fıkıh kitaplarında çözümü bulunmayan ve günümüz sosyolojisine uygun düşmeyen meselelere çözüm getirmekten uzak durmak, bunların halli için çaba harcamamak bir farzı yerine getirmemektir, büyük vebaldir.

İctihad yapmayı farz olarak tesmiye eden Yunus Vehbi Yavuz Hocaya göre “bugün yaşayan ilim ve kudret sahibi herkes sorumluluk altındadır.” Bu nedenle ya içtihad etmeyi kendisi öğrenecek yahut bu yolda gayret gösterenlere destek vererek sorumluluktan kurtulacaktır. İçtihada karşı çıkmak, sorumlu olduğu bir görevi ifadan kaçmaktır. Bu durum hastayı gören doktorun ameliyattan kaçması gibi bir şeydir.  İçtihada karşı çıkmaktan dolayı gerileyen İslam düşüncesinden dolayı bu hocalar Allah katında mes’uldür. Kıyamette Allah’ın huzuruna varınca verecekleri bir cevap yoktur.

İçtihat yolu Hz. Peygamber’in yoludur, sahabenin ileri gelenlerinin yoludur, müçtehit imamların yoludur. Bunların hiçbiri içtihad etmeyin dememişlerdir, aksine içtihadı desteklemişler, teşvik etmişlerdir. İslam düşüncesi böyle gelişti, karşı çıkan tutum sahipleri sayesinde ise geriledi.

Ülkemizde ve İslam coğrafyasında din temalı sürdürülen tartışmaların bir türlü sonu gelmemektedir. Bu bizim en eski ve köklü tartışma konumuzdur. Ancak Din hakkında konuşmak ve tartışmak, anormal ve rahatsız edici bir durum değildir. Anormal ve verimsiz olan şey, bu tür tartışmaların ve konuşmaların “pire derisinden seccade yapılsa üzerinde namaz kılınır mı kılınmaz mı?” kabilinden anlamsız, verimsiz, yıkıcı ve çoğu zaman komik tartışmaların yapılmasıdır.

İman,  ibadet ve ahlakı hukukla bütünleştirmek, uyumlu hale getirmek yerine kadın, cinsellik ve şiddet konularında ipe sapa gelmez, yüzeysel ve sığ konuşmalarla/tartışmalarla İslam’ın içinin boşalmasına hizmet eden cehalet provokatörleri, insanımızın İslam’dan, maneviyattan, haktan, hukuktan ve ahlaktan soğumasına, uzaklaşmasına ve yabancılaşmasına neden olmaktadırlar.

Sosyal medyada ilginç bir paylaşıma denk geldim. Bu tür konuların sürekli gündem olmasından dolayı insanımızın yaşadığı fecaate örnek olması açısından dikkate alınması gereken bir olaydır. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu “15 Temmuz’dan bu yana odama 17 “başörtülü” -deist bile değil- “tanrı tanımaz” öğrenci gelip, benimle bu konuları konuştular. Bu kızlar öyle geleneksel başörtülü de değil, bildiğimiz başörtülü, üstelik aileleri de örtülü. Bu öğrencilerin ortak sorunu, kamuoyunda dini temsil ettiğini söyleyen insanların eylemleri. Mesele bu kadar ciddidir. Bu sonuçlarla yüzleşmezsek otuz yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor oluruz.” diye feryat ediyor. Bu sese kulak vermek lazım.

Türkiye’de ateizm ve deizmin yükselişini küresel rüzgârdan bağımsız düşünmek doğru olmaz. Ancak malum çevrelerin din dilinin ciddi orandaki payını da görmezden gelmek mümkün değil. Ülkede ayrıştırıcı, irrite edici bu din dilinin ateist/deist propagandaya bilerek ya da bilmeden hizmet ettiği yadsınamaz.

Evrensel bir din olan İslam’ın akide/inanç,  ibadet ve ahlak öğretileri alanında hiçbir değişiklik, müdahale, güncelleme veya reform yapılamaz. Ancak bütün çağlara ve insanlığa hitap etme iddiasındaki İslam’ın yaşaması ve inananlarını mutlu etmesi, muamelat ve hukuk alanında içtihadın varlığına ve devamına bağlıdır.

Toplumsal ve bireysel bilincin gelişmesine paralel olarak yasama ve hukuk da doğal olarak gelişecektir. Bu gerçeğe rağmen Şafiilik ve Hanbelilik gibi ekoller, dinî muktesebatı kıyamete kadar bütün zamanlar ve toplumlara şamil olacak şekilde dondurdu. İmam Şafii şöyle demişti: “Hakikat, Allah’ın ve Resulünün söylediğidir; geriye kalanlar, Şeytanın vesvesesidir.” Bu dogmatik tutumu benimsemeyen Hz. Ömer, Ata bin Ebi Rebah, Ebu Hanife, İmam Malik, Ebu Yusuf, gibilerin tutumları etkili olamadı.

Din adına konuşarak söylediklerini tartışılmaz kılmak isteyen, kendilerinde ilahi ve manevi otorite gücü vehmeden kişiler ve kurumlar, İslam coğrafyasının her tarafında bulunmaktadır. Hiçbir insani kurum veya söylem kutsal değildir. Allah, kendisi adına insanların hayatını kontrol etmek için hiçbir kişiye, kuruma veya yapıya ilahi bir görev vermemiştir. Bazı kişiler, sınıflar, kurumlar ve yapılar, Allah adına konuştuklarını iddia etmekte, heva ve heveslerini kutsallaştırmaktadırlar. Kur’an dışında dini alanda söylenilen ve yapılan her şey, insanlar tarafından söylenmiş ve yapılmıştır. İnsani olana hiçbir şekilde dinî otorite pozisyonu verilmemesi, hiçbir insanî söz ve düşünceye kutsal muamelesi yapılmaması gereğinin iyicene anlaşılması lazımdır. Her türlü insanî söz, düşünce ve davranışı akıl ve vahyin süzgecinden geçirmemiz, sağlamasını yapmamız, eleştirmemiz ve değerlendirmemiz gerekir ki cahil cühelanın provokesine gelmeyelim.

İctihad için çaba göstermek dinî bir gayret olarak görülmeli ve bu gayretin sonucunda ulaşılan sonuç kesin ve kati bir “doğma” gibi takdim edilmemelidir. Eleştiriye, kabul veya redde açık olmalıdır. Fakih kendi görüşünü “Allah’ın hükmü budur” diye sunmamalı. Bu benim çabamla elde ettiğim, ulaştığım görüşümdür demelidir.

Bir konuya ictihad yolu ile çözüm getirebilmek için öncelikle konu ile ilgili ayetlerin hepsini bir arada değerlendirmek gerekir. Yani işe önce Kur’an ayetlerinden başlamak gerekir. Sonra Kur’an mantalitesi ile çelişmeyen ve sahih olduğundan emin olunan rivayetler mütalaa edilmelidir. Bunların yanı sıra, konu ile ilgili tarih, coğrafya, ekonomi, sosyoloji, insanın fıtratı, eşyanın tabiatı ve siyaset gibi konularda bilgi sahibi olunmalıdır. İşin bir olmazsa olmazı da içtihad edecek dili iyi derece de bilmektir. Bu ve diğer bazı özelliklere sahip olmanın yanı sıra bu envanteri gereği gibi değerlendirecek kişinin sağlıklı bir akıl, dengeli bir kişilik, güçlü bir mukayese ve doğru sonuçlar çıkarabilecek bir muhakeme gücüne de sahip olması gerekmektedir.

Bütün bunları yaparken de halis niyetli olmak, yalnızca Allah razını gözetmek gerekir. Buna rağmen insan yanılmaz olmadığından varacağı sonuca, çıkaracağı hükme mutlak doğru gözü ile bakamaz, başkaları da olaya bu gözle bakmamalıdır. İnsanlar yanılabilir, ictihadların da isabet edemeyebilir. Bu nedenle ictihad faaliyetinin tümüyle terk edilmesi gerekmez. Üstelik Hz Peygamber tarafından, müctehidin yanılması bile değerli ve sevap getiren bir uğraş olarak tesmiye edilmiştir. Yeterli donanıma sahip ve kendinde bu cesareti gören bilginler bu faaliyeti yapmalıdırlar. Zira hayatın yaşanabilir olması için başka çare bulunmamaktadır.

“İslamı içine sindirmiş, Kur’ân esprisini kavramış, sürekli onunla hemhâl olmuş bir insan olarak ictihad eden kişi ve onun içtihadı ile karşı karşıya kalanlar için yapılacak en iyi iş, vâsıl oldukları hüküm ile amel etmek, fakat sürekli olarak kendi vâsıl olduğundan daha yüksek düzeyde bir görüş, ictihad ile karşılaştığında ise kendine ait olanı terk edip, daha makulünü kabul edip onunla amel etmektir. Böylece hem kişi hem de toplum olarak sürekli bir fikrî yükseliş süreci yaşanıyor olacak, toplum sürekli olarak yükselip yücelecektir.  İnsanın ve toplumun kendini yenilemesi, yeni ve taze tutmasının, eskimemesinin, örümceklenmemesinin başka da bir yolu yoktur. Katılaşıp kalan kişi ve toplumlar hayatın dışına itildiği gibi, onların şahıslarında ideolojileri (dinleri) de hayatın dışına itilir ve yaşanamaz, yaşanmaz olur.” (Ercüment Özkan, İktibas Dergisi)

Eski dünyanın durağan hayatı ve ihtiyaçları için yeterli olan kuralların, bugünün sürekli değişen ve artan ihtiyaçlarını karşılayamaz olması son derece normaldir. Eskiler, kendi dönemlerinin sorunlarını, yaşadıkları dönemin olgularını ve sosyolojisini gözeterek çözmeye çalıştılar. Şimdinin olgularını ve sosyolojisini bilmeyen ve bundan haberdar olmayan eskilerden bizim yeni sorunlarımızı da çözmesini beklemek, onlara haksızlık olacağına göre artık bu iş de bize düşüyor. İslam dünyası, özellikle de din ve eğitim kurumları bu değişimi zamanında fark edemedi. Durumun vahameti anlaşılınca da alışılmış hayat ile değişen hayat arasındaki makasın çok açıldığını gördü. Buna rağmen bir yerden başlamak gerek. “Çünkü geleneksel dinî yorumların ürettiği ağır sorunlarla karşı karşıyayız. Bunun nedeni de söz konusu yorumların değişim ve dönüşüme, yani güncellenmeye kapalı olmalarıdır. Bu sürece direnen her anlayış gibi geleneksel din yorumları da –sünnetullah’ın gereği olarak- kendini tüketecektir, tüketmiştir.” İslam dünyasında yüz elli yıldır bu gerçeği görenler ve anlatmaya çalışanlar olmuşsa da bu zevat statükocular ve onların kışkırttığı çevrelerin baskısıyla susturulmuşlardır.

Şüphesiz en doğruyu Allah bilir.

Selam ile.

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bu yazıda 3 yorum bulunmaktadır

  1. Rasulullah döneminde sağlıklı çalışan öncü bir nesil vardı.Kur’anı belirleyici kılan ,akide merkezli ,dini Allah’a has kılarak düşünce dünyasını oluşturmuştu. Hatta öyle kendinden emin bir duruşu vardıki ;” Ey Allah’ın Rasulü ,bu sendenmi ? Allah’tan mı ?” diyecek kadar vahyi ön plana alan,bu konuda Rasulullahı bile sorgulayan bir algı. Yani peygamber dahi içtihad ederken Kur’anı referans almak zorunda o bile görüşlerini mutlak doğru olarak insanlara sunamaz.
    Mekkede akide merkezli bir mücadele verilerek ,tağutu rededip bir olan Allah’a kulluğa çağrılan toplum ,ancak nefislerinde olanı Kur ‘an’ dakilerle değiştirerek islam toplumu oluşturmaya hak kazanmış idiler.Bu dönemin şartları pek içtihat yapmaya müsait değilldi Tabiri caizse ,canlarını dişlerine takmış ,bir ölüm kalım mücadelesi veriyorlardı. La ilahe illallah tek hayat düsturları olmuştu.Toplumun islamlaşması ,Allah’ın dininin hakim kılınması için herşeylerini feda etmişlerdi.
    İşte ancak böyle bir mücadele Allah tarafından karşılık bulur.Toplum tarafından desteklenir.zaten sünnetullahta böyle çalışmıyormu? Rabbimizin buyurduğu gibi;” Bir toplum kendi nefsindekileri değiştirmeden ,biz o toplumun durumunu değiştirmeyiz.”
    Kısaca özetlediğim böyle bir mücadelenin neticesinde ,yüce Allah islamın devletini bize nasip etmiş ve Allah’ın hükümleri ile hükmedilmeye başlanmış. içtihadi hükümler bu zamanda gündemleşmiş.İslamın hakim olmadığı yerde neyi içtihad edeceksiniz.Birkaç fıkhi meselenin dişında.Bu içtihadlarda ayrıntının,fürüatın ve masa başı fıkhının ürünü.Genelliklede Samiri kılıklı Belam tiğniyetinde sistemden beslenen ilahiyatçı kökenli Saray ulemaları ! tarafından gerçekleştirilmektedir.

  2. İslam alemi tam bir cahiliye sürecini yaşıyor,hatta bu cahiliye süreci Mekke ortamından bile vahim.Ümmet gerek geleneksel gerekse modern cahiliye tarafından oluşmuş otoriteler tarafından idare edilerek kıskaca alınmış durumda. Atalar dini haline getirilen,Kur’anın dışında oluşturulan dini islam diye kabullenmiş ve onu yaşayan bir halde.Ümmete öncülük etmesi gereken alimler yok alim diye ilim sahibi müçtehid diye ortalıkta dolaşanlar şarlatanlıktan başka bir şey yapmıyorlar. Dinlerini azbir pahaya satmışlar.Misal İslam alimler birliği diye biryapı var,bunların amacı ve yaptıklarına bakınca,bunlara zalimler demekten başka birşey elden gelmiyor.çünkü yaptıkları içtahadlarla güncellemelerle demokrasi ile islamı aynileştirerek statükoya hizmet ederek tağutun askerliğini yapıyorlar. İçeriden örnekler vereyim; Hayrettin karaman bu şahıs müçtehid diye bilinir. Bu şahıs abant konsillerinin bir numaralı üyesi değilmiydi? O konsillerde Allah’ın dini olan İslamın içi dışına çıkarılarak islama ve müslümanlara tuzaklar kurulmadımı?aynı (Z)alimler birliği gibi.Diyanet niye kuruldu yaptıkları içtihadlarla hangi dine hizmet ediyorlar.?!İlahiyatlar yaptıkları güncellemelerle kime hizmet ederler?!

    Hadi biraz daha içerilerden örnekler vereyim. Hakikat arayışındaki mücadelelerde daha önce olumlu şahidlikte bulunupta daha sonra yaptıkları içtihadlarla sistem içine savrulan , Mustafa İslamoğlu,Hamza Türkmen,Rıdvan Kaya,Ahmet Ağır Akça,Gannuşi……..vb islami şahıslar ve onların cemeatleri hangi saiklerle içtihadler yaptılar ve sistemiçi mücadele diye islamdışı bir algıyı inşaa ettiler.

    İbadet aşkı ile oy verin ,umreye gideceğinize oy vermeye gidin,Kabe ile Anıt kabiri bir tutarak ,peygamber ile tağutun yaptığını aynileştirerek siz gönül kabenize bakın nedemek?!bir bütünü elde edemiyorsanız parçası ile idare edin,kötünün iyisi yani ehveni şeri meşru görmek nedemek?!Yusuf as gibi hepsi birer tevhid numunesi olan peygamberlere iftira atmak,onları tağutların hizmetkarı yapmak nedemek?! Tağuti rejimi işletenlere destek vermek, destek verenleri onlar bizim iyi niyetli kardeşlerimiz deyip sahiplenmek nedemek? ………..vd.

    Bu yapılanları bu şahıslara sorsanız biz bunları bizi Allah’a daha çok yaklaştırsın diye yapıyoruz ve biz içtihad ediyoruz , hatada yapabiliriz isabette edebiliriz bunların her ikiside meşrudur derler.!
    Halbuki içtihad ettikleri alan akide ile illgili alandır.Bu alanda rasullere dahi izin yoktur. Bu sebeple sahabi Rasule bu sendenmi diye soruyordu.
    Malesef ümmete güya ümmete öncülük,önderlik !eden bu gibi şahsdüşünüyorumamın ve müminlerin önünde bir engel olarak durmakta.Nefislerini ilahlaştırarak yaptıkları içtihadler! ile müslümanların savrulmasına sebep olmaktalar.
    Bizim öncelikli yapmamız gereken akide ,kur’an merkezli din algısını yaygınlaştırarak,islamı bu güya dostlarından ,islamdışı algılardan kurtarmaktır diye düşünüyorum.

  3. ictihada gerek kalmadığı, karşılaşılan sıkıntıların bu âlimlerin içtihadları üzerinden çözüme kavuşturulması gerektiği dogmatikliği ile ilmi faaliyetleri dondurmuştur.
    İctihad kapısının kapatılması zulmü yetmezmiş gibi fetva olayında da zamanla müthiş bir mezhep taassubu gelişmiştir.
    ***
    Hâkimler, valiler ve yetkili âlimler içtihad ederek İslamî hükümleri kıyamete kadar yaşatmakla sorumludurlar.
    Bu gün 2017 bilim ve teknolojinin açığa vurduğu şeyleri 1400 sene evvel Muhammed sas vahiy alarak bir çok şeyi ayet olarak açıklamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close