Genel

İdlib kapanı kimi kapacak?

Prof. Dr. Nurşin A. Güney - Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi İİSBF Dekanı/CEMES Başkanı

Astana treninin güzergahı ya da Suriye’de döşenen rayların saydamlığı konusunda sonuna kadar şüphe duymamız için sebepler var. Ancak unutulmamalı, uzun süredir Türkiye, Suriye’de real-politik bir gündemi takip ediyor. Ankara için mevcut koşullarda en önemli olan şey, sahada askeri-politik varlığını sürdürmektir.

Bir süredir ben dahil, eli kalem tutan, dili söz söyleyen herkes Suriye’de sona doğru yaklaştığımızı, İdlib’in bu sona doğru giderken bir ara son, bir yarı final falan olduğunu söylüyor. 8 yıllık Suriye savaşının ahlaki, siyasi, ekonomik yükünden sıkılmış uluslararası toplum, “ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir” ruh halinin verdiği tembel huzursuzlukla topu Astana üçlüsüne atmış görünüyor. Tüm zihinler, Tahran Zirvesi’nin sonucunda ne olduğunu, çıkan 12 maddelik Sonuç Bildirgesi’nin anlamı üzerinde düşünüyor. Ancak tüm bunlar olurken, bazı işaretler bize ne İdlib’de ne de Suriye’de sonun başlangıcına daha gelmediğimizi düşündürüyor. İlk işaret çok gizli, saklı da değildi itiraf etmek gerekirse. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi, yeni Suriye temsilcisi James Jeffrey, Suriye konusunda geçtiğimiz günlerde baklayı ağzından çıkardı ve Rejim’in, gelecek günlerde Suriye’de kimyasal silah kullanılacağına dair ciddi kanıtların ABD’nin elinde olduğunu söyledi. Ne büyük sürpriz; gerçi Jeffrey bu açıklamaları yaparken Rejim güçleri İdlib’de varil bombaları kullanıp, bugün bir okul, yarın bir hastane, öbür gün başka bir sivil hedef derken, ölüm saçmaya devam ediyorlardı. Adım adım, hem İdlib’de birleşme yolundaki muhalefetin, hem de Tahran’da İdlib’de sivillere olacakları önemsediğini resmi olarak açıklayan Türkiye’nin neye ne kadar müsaade edeceğini Rejim, Rusya ve Tahran deneye dursun; Jeffrey – özel temsilci olduğundan beri, Pentagon’un ağzı ile konuşmaya devam ediyor. Zaten, 17 Ağustos’ta düzenlediği ilk basın toplantısında da Jeffrey, İdlib konusunda uyarılarda bulunmuş, “İdlib hikayesinin son bölümü henüz yazılmadı” demişti. Trump ekibi, post-modern kamuoyunun kısa hafızasına güveniyor olmalılar. Trump, Suriye’den çekiliyoruz filan derken, ABD’nin, İdlib oyununun son bölümünü -bu karmaşada- Tomahawklar ve Amerikan üstleriyle yazsak ne güzel olur dediği ortaya çıkıyor. Baylar, bayanlar; ABD Suriye’den çekilmiyor, aksine Suriye’de Rusya’nın bir hata yapmasını dört gözle bekliyor. Beklerken de karşısındakilerin sinirini bozacak şekilde silahlarını Suriye’nin üzerinde sallıyor. Suriye’de bolluk konusunda ölümle rekabet edecek yegâne şey, bahane olabilir. DAEŞ bahanesi yetmezse kimyasal silah bahanesi, kimyasal silah bahanesi yetmezse “cihatçılar geliyor-gidiyor” bahanesi. Göreceğiz, Washington, önümüzdeki günlerde bu bahaneleri teker teker, hızla, tekrar sahaya sürecek.

TAHRAN ZİRVESİ BAŞARILI

ABD’leri Suriye kitabının İdlib bölümünü, üzerinden kan damlası eksik olmayan kendi kalemi ile yazmaya hazırlanırken, İdlib bizim bölümümüz, kimseye bırakmayız diyen diğer hevesliler; Rusya ve İran, Astana ortakları Türkiye’yi neye-nasıl ikna edebileceklerini görmek için Tahran Zirvesi’ni kullandılar. Doğal olarak uluslararası ilgi de taraflar arasında ikna sürecine odaklandı ve üç ülke liderinin Suriye’nin geleceğiyle ilgili sahip oldukları farklı hassasiyetlerin canlı televizyon yayınında kamuoyu ile paylaşılması bütün dikkatleri farklılıklar üzerine çekti. Oysa Tahran Bildirisi’nin, tüm farklılıklar, soğukluklar, gerginliklere rağmen Astana mutabakatını bir adım öteye götüren bir yönü var. Bilindiği üzere, Astana mutabakatı İran-Türkiye-Rusya üçlüsü arasında Suriye’nin bugünü ve geleceğiyle ilgili asgari müşterekler üzerine inşa edilmişti. Bugüne kadar en önemli asgari müşterek de, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasıydı. Tahran Zirvesi sonuç bildirgesinde de bu asgari müştereğin korunduğunu görüyoruz, kısaca Tahran Zirvesi, Astana ruhunu korumak konusunda başarılı oldu. Ancak, çok da dillendirilmeyen, başka bir başarısı var Tahran Zirvesi’nin. Tahran’da üç lider, ilk kez Suriye’nin geleceği söz konusu olduğunda, yeni bir azami müşterek bulduklarını dünya kamuoyu ile paylaştılar. Üç ülke, farklı gerekçelerle, ABD’nin Suriye’den artık çekilmesini istiyor. ABD’nin Tahran öncesi çabası (hem Astana üçlüsünü dağıtmak için Türkiye ve Rusya’ya ayrı ayrı, farklı aracılarla sunduğu havuç ve sopalar- İran’a sadece sopa var-; hem Rejim kimyasal silah kullanacak biz de vuracağız açıklamaları) ve Suriye’nin kuzeydoğusunu askeri ve idari olarak güçlendirmek için harcamak zorunda kaldığı milyonlarca dolar düşünüldüğünde, Tahran Zirvesi’nden çıkan bu ses Washington’un, Jeffrey’nin, Pentagon’un kesinlikle duymak istemediği bir ses.

Bugün, Suriye’de askeri olarak var olan üç ülke ABD, Suriye’den çekilmeli diyorsa; ABD ise çekilemiyorum çünkü DAEŞ var, kimyasal var, ekolojik-demokratik teröristlerimin yani PYD’nin korunması lazım filan diyorsa, geldiğimiz noktada ABD-Rusya jeopolitik, jeo-ekonomik mücadelesinin Suriye’de bitmediğini söyleyebiliriz. Bu mücadele, hala Suriye’de hesapları karıştıran, süreçleri zora sokan, pazarlık masalarını açıp kapayan temel etmen. Bu mücadele dolayısıyla da Astana sürecinin yolu taşlı, engebeli ama üç ülke için de hala ilerlenebilir.

ASTANA TRENİ TAHRAN’DAN KALKARKEN

Rusya, Tahran Zirvesi’ne İdlib saldırıları konusunda hemen hemen kararlı bir biçimde gitti. ABD, Suriye’de Rusya ile her şeyi paylaşmaya hazır olduğunu söylemediği müddetçe (- ki jeopolitik bakış açısına göre ABD için Suriye hem çok değersiz hem de Rusya’ya A2/AD üstünlüğü verilmeyecek kadar değerli-) Rusya Suriye’de tüm kazanımlarına rağmen diken üstünde. Tahran öncesi Rusya’yı belirli noktalara hava saldırısında bulunmaya teşvik eden faktör de buydu. Moskova, Cenevre’ye gitmeden önce sahada Rejim üzerinden Suriye’de elini kuvvetlendirmek, mümkünse Cenevre masasında pazarlığı bu kuvvetli noktadan başlatıp, Washington’dan taviz koparmaya çabalamanın iyi bir fikir olduğunu düşünüyordu. Rusya’nın pazarlık masası için güç gösterisini, Lazkiye için hayati önemde olan İdlib’de gerçekleştirme kararı, kazanır görünürken kaybeden Esad rejimi ve Trump’a rağmen ölmedik ayaktayız demek isteyen İran için bulunmaz bir fırsattı. Farklı stratejik sıkışmalar içerisindeki Rejim (ülkesi elden gitti), Tahran (İdlib’e bakarken Basra’yı kaybediyor) ve Moskova (hava kuvvetleri ve donanmasını yürütmek için her gün petrol fiyatlarını takip etmek zorunda) fırsatın cazibesine kapılmışken, onlara Astana üçlüsünden Türkiye’nin insani ve stratejik uyarılarını dinlemek de güç geliyor. Ankara’nın, bu noktada kendini hayale kaptırdığını söylememiz zor. Daha çok, Türkiye verdiği mesajlarla ve yaptığı uyarılarla hem dünya kamuoyuna karşı pozisyonunu iyice açık hale getirmek istediğini, hem de İdlib’de alacağı tedbirler için zaman kazanmak istediğini söyleyebiliriz. Sonuçta Astana treni Tahran durağında, sarsıla sarsıla ilerlemeden önce durdu ve Ankara kendisi için neyin önemli olduğunu tekrar duyurdu. Kamuoyundaki hava farklı olsa da, Türkiye’nin sesinin bu duraklama anında, ister istemez işitildiğini de söyleyebiliriz. Zirve Bildirisi’nde yer alan 2 madde Ankara açısından son derece önemliydi. Bu maddede, Astana Üçlüsü, ‘‘Suriye’ye komşu ülkelerin ulusal güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlığını ifade ettiler.’’ Kısaca, Astana treni, Tahran’da yakaladığı azami müştereği gerçekten azami hale getirerek, Fırat’ın doğusundaki ABD destekli terör kuşağını ve tabi ABD’yi hedef alıyor. Bu Türkiye için çok önemli bir ayrıntı; zira Tahran Bildirisi’nde İran ve Rusya, mücadele edilecek terörist grupların isimlerini sayarken sadece DAESH, Al-Nusra gibi örgütlerin isimlerini saymakla yetinmek, Kürt kartını açıkta bırakmak istiyorlardı. Sonucun Türkiye’nin yorumuna yeşil ışık yakacak şekilde çıkması hem Irak, hem de Suriye PKK’sı tarafından endişe ile izlenmiştir.

Astana treninin güzergahı ya da Suriye’de döşenen rayların saydamlığı konusunda sonuna kadar şüphe duymamız için sebepler var. Ancak unutulmamalı, uzun süredir Türkiye, Suriye’de real-politik bir gündemi takip ediyor. Ankara için mevcut koşullarda en önemli olan şey, sahada askeri-politik varlığını sürdürmektir. Yani, pazarlık masalarına oturduğunda (Astana, Cenevre, gelecekteki diğerleri) Türkiye elinde, mevcut kazanımlarını -Cerablus- Afrin- Cinderes hattı gibi- sağlam bir biçimde tutmak istiyor. Böylece, Türkiye hem güneyinde oluşturulmak istenen terör kuşağını bölmüş olacak, hem de Suriye’de bir siyasi yönetim kuruluncaya- ve bu yönetim ülkede güvenliği temin edinceye kadar- güneyinden kendisine yönelebilecek terör tehditlerini bertaraf etmiş olacak. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da Tahran Zirvesi’nde, Suriye’de Ankara’ya yönelik güvenlik tehditler sona ermeden Türkiye’nin Suriye’den çekilmeyeceğini kameralar önünde hiç çekinmeden ilan etti. İdlib’in bir oyun bitirmediğini gösteren ikinci işaret. Ama elbette İdlib, Rusya ve İran için olduğu kadar, Türkiye için de yeni stratejik adımlara (riskli ama önemli sınavlara) olanak sağlıyor. Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın da geçen günlerde bu konuya değindi. Kalın Daily Sabah gazetesinde kaleme aldığı yazısında, Türkiye’nin İdlib’deki 12 gözlem noktasının önemini tekrar hatırlatıyordu. Kalın, bu gözlem noktalarının İdlib’de o noktalara yapılacak saldırıları caydıracağını, yani Rusya ve İran’ın 12 gözlem noktasındaki sivil halka Rejim’in olası bir saldırı düzenlemesine onay vermeyi göze alamayacağını ima ediyordu. Çünkü Astana treninin taşlı, engebeli yollardan sarsıla sarsıla gitmesine herkes alışık ama trenin raydan çıkmasını hiç kimse başta da Rusya hiç istemez. Öyleyse İdlib’de 12 gözlem noktasına konuşlanmış Türk askerinin işlevi, caydırıcılık kapasitesi bakımından Soğuk Savaş’ta Batı Almanya’ya konuşlandırılan Amerikan askeri ile aynıdır. Bunun ne demek olduğunu, kimse bilmiyorsa, inanın Almanya’da bir avuç askeri aşamayan Ruslar çok iyi biliyordur.

ORTALIK TOZ, DUMAN VE BARUT KOKARKEN

Tabii İdlib ’deki Türk caydırıcılığın, bazı asimetrik tehditlerle, paramiliter, hibrit unsurların saldırıları ile sınanması, maalesef beklenilebilir. Bu nedenle, İdlib’de Türkiye’nin sahip olduğu 12 gözlem noktasına yönelik olası küçük çaplı provokatif askeri riskler şimdilik bertaraf edilmiş değil. Şu anki atmosferde bu tür riskler için uygun ortam yaratmış durumda çünkü İdlib’de saha da henüz asimetrik güçler silah bırakma kararı almadılar. Rejim olası bir kara saldırısına hazırlanırken, böyle bir kararı almaları da güç görünüyor. Nitekim, 9 Eylül günü muhalifler silahlarını bırakmayacaklarını ve Rejim saldırılarına direneceklerini ilan ettiler. Kısaca, herkes İdlib’de yakında kopacak fırtınaya hazırlanıyor. Türkiye’de bir yandan sınıra askeri takviye yapıyor, bir yandan da İdlib’de gerçekleşecek olası kara saldırısı sonucunda sınırlarına yönelik oluşacak göç dalgasını Afrin/Cinderes’te karşılamak için harekete geçiyor. Rejim saldırısının konvansiyonel düzeyden kimyasal silaha doğru tırmanması halinde, Ankara tedbir olarak 12 gözlem noktasında sağladığı caydırıcılık üzerinden, tampon bir alan yaratmak için bekliyor.

Tahran’daki gelişmeleri, kamuoyuna yansıtılanları ve çok dillendirilmeyenleri izleyen bir aktör daha var. ABD, İdlib’de Rusya’ya elindeki kozları oynama fırsatı vermeyebilir. Küçücük bir alanda Rusya ve ABD’nin kapışması İdlib’i yaşayanlar için cehenneme çevirebilir. Türkiye, konuyu uluslararası gündemde tutarken, olası göç dalgasını Afrin’de karşılamak ve kimyasal/konvansiyonel saldırılara karşı İdlib’de tampon bölge yaratmak için gerekli meşru gerekçeyi de ortaya alenen koymuş oluyor. Görünen o ki, şimdilik AB de, BM de, insani felaketi önleme topunu, Astana Üçlüsü’ne, üçlü içerisinde bu konuyla tek ilgilenen Türkiye’ye atmış durumdalar. Tabii ki, umudumuz, aklıselimin galip gelerek, Rusya, Rejim ve İran’ın kendi sıkışmışlıklarına daha uzun ama daha kansız bir yoldan çözüm bulmaya çalışmaları. Sonuçta, İdlib oyunu ABD’nin reaksiyonunu tetiklerse hem İran, hem de Rusya için bedeli ağır bir stratejik hata olabilir. Bir bakarsınız Moskova kazanıyorum derken kayıpla karşılaşır. Elbette, Türkiye Astana ortaklarının stratejik hata yapıp zorda kalmasını, İdlib kapanına kollarını, bacaklarını kaptırmalarını arzu etmez, fakat Suriye mücadelesi aktörleri kendi varoluşlarını öncelemeye de itiyor. İdlib kapanı kapanırken, toz, duman, kan, barut ortaya saçılacak, görüşü bulandıracak ama Türkiye elinde hangi alternatifleri tuttuğunu bugün o kadar iyi biliyor ki, İdlib’de gözün gözü görmediği günlere hazır.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir