Genel

İdlib’i olumlu kullanacak akıl yok mu?

Musa Özuğurlu/Gazete Duvar

Sekiz yıldır yüz binlerin ölümüne, şehirlerin yerle bir olmasına yol açan savaşta onlarca stratejik yerde yaşanan onlarca stratejik gelişmeden sonra şimdi İdlib’e “savaşların anası, en büyük düğüm” önemi atfediliyor. Diplomasi, uluslararası ilişkiler bir yönüyle en çetrefil düğümleri halkların yararına olacak şekilde fırsata çevirmek demek değil mi?

İdlib üzerine dillendirilen senaryoların hemen hepsi “felaketin kapılarını açacağı” düşüncesi üzerine kurulu. Dikkat çeken, bu senaryoların tamamına yakınının “şartlı” olması. “Eğer Türkiye şunu yaparsa, ABD saldırırsa” gibi olasılıklar üzerine yazılan bu senaryoların çoğu doğacak olumsuz sonuçları anlatıyor.

Bir an – yine olasılıklardan yola çıkarak – tersini düşünelim ve bu kez “olumlu” bir senaryo çizelim.

Eğer;

– ABD İdlib’te bir kısmını resmen “terörist” olarak tanımladığı silahlı gruplara karşı operasyon düzenleyecek olan Suriye’ye karşı saldırı düzenlemezse,

– ABD Türkiye ve Kürtlerin hassasiyetleri arasında denge kurmaya çalışıp iki tarafı da rahatsız etmeyecek bir Şam – Kürt anlaşmasını kabul ederse,

– Türkiye Şam’ın Kürtler ile yapacağı anlaşmaya komşusundaki savaşı sona erdirecek ve böylece kendi sınırlarında yaşadığı rahatsızlığı ortadan kaldıracak bir anlaşma gözüyle bakarsa,

– Türkiye bunun devamında kendisi ile “barış ortamını tesis etmeye hazır” kendi Kürtlerine de samimi bir şekilde kapıları açarak, iddia ettiği “dış güçlerin” manipülasyonuna kapıyı kapatırsa,

– Suriye kendi Kürtlerinin temel hak kazanımlarını resmi olarak (anayasada) düzenleyerek kendi sınırlarını koruma yoluna giderse,

– Türkiye bir kısmını kendisinin de “terörist” olarak nitelendirdiği gruplara karşı Suriye ve Rusya ile iş birliğine giderse,

– Türkiye “terörist” olarak nitelendirmeyip yardım ettiği/iş birliği yaptığı örgütlerin Suriye tarafından “terörist” olarak görüldüğünü kabul eder ve buna anlayışla yaklaşarak bu örgütlerin devlet otoritesi altına girmelerini yardımları keserek ya da diğer yollarla teşvik ederse,

– Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile hakimiyet sağladığı toprakları Suriye otoritesine bırakmayı kabul ederse,

– Bu toprakların (Afrin’in) asıl sahibi olan Kürtler evlerine, yaşam alanlarına dönerse,

– İran baskılara rağmen kendisini terk etmeyen Suriye yönetimini rahatlatmak için adım atarsa,

– İsrail Suriye’ye yönelik saldırılarının gerekçesi ne olursa olsun sonucunun “cihatçı militanlara avantaj sağladığını” kabul eder ve egemen Suriye devletine saldırılarına son verirse,

– İsrail Lübnan’ın egemenliğini de kabul edip, Hizbullah’ın bu ülke otoriteleri tarafından kabul edilen bir “legal” örgüt olduğunu kabul ederse,

– Ürdün Suriye’deki militanların aslında kendisi için de bir tehdit olduğunu idrak edip bunların Suriye topraklarında elimine edilmesini sağlayacak adımlar atar ve Suriye’ye karşı faaliyetlerine son verirse,

– ABD, Fransa ve İngiltere Suriye halkının Beşşar Esad yönetimini istediğini ve bu yönetimin bu nedenle bugüne kadar dayanabildiğini, Suriye halkının geleceği için görece en uygun geleceğin mevcut yönetimle olabileceğini kabul ederse,

İdlib operasyonu kısa sürede sona erer ve oluşacak kayıplara rağmen İdlib başta olmak üzere yüzde yüz olmasa bile herkesin tatmin olacağı bir süreç başlamış olur.

Ama olmaz.

– İçerideki savaşın uzaktaki savaştan çok daha zor olduğunu bilen Trump, halkına “sizin güvenliğiniz için IŞİD ile savaşıyorum” yalanına son vermek ve Washington da kendisine yönelik saldırılarla mücadele etmek zorunda kalır.

– ABD tarihinde ilk kez ayak bastığı Suriye’deki “sıçrama tahtasını” kaybeder.

– Erdoğan “dış güçler, güvenlik, ekonomik saldırı” söylemlerinden vazgeçmek durumunda kalır, dolayısıyla konuşacak başlık bulmakta zorlanır.

– Erdoğan, yaklaşık sekiz yıldır sürdürdüğü “Esad’ı devirme politikasına resmen son vermek” ve elinde koz olarak bulundurduğu mülteciler ve Suriye içindeki militanlardan vazgeçmek zorunda kalır.

– Macron, May ve Merkel Ortadoğu’ya müdahale edecek ve Rusya’yı, İran’ı suçlayacak çok önemli bir kozu kaybederler.

– Suriye ve Filistin’e yönelik bir jest içeride başı belada olan Netanyahu’nun iktidarını “daha zor şartlarda” devam ettirmek zorunda bırakır.

– İran Suriye’deki sınırlı varlığına son vermekle ABD karşısında taviz vermiş olur ve bundan sonra daha konsantre şekilde kendisine yönelecek okların yanı sıra içeride artan yoğun eleştiri ve hareketlenmeler ile uğraşır.

– Kendi koltuğu için “bin başbakan feda eden” Kral Abdullah Filistin başta olmak üzere başını ağrıtacak birçok gelişme ile baş başa kalır.

– Rusya’nın ve ABD’nin yaşadığı küresel rekabette bir başlık daha ortadan kalkar ve ikili Suriye sayesinde uzak tutabildikleri diğer coğrafyalara ve olasılıklara yoğunlaşmak zorunda kalır. Aynı ikili Suriye gibi bir kozu da kaybeder.

En önemlisi küresel çapta kullanılan “Suriye perdelemesi” bitmek zorunda kalır ve sekiz yıldır sadece Suriye’yi, bugünlerde ise sadece İdlib’i konuşan bölge halkları yıllardır Suriye nedeniyle unuttukları “başka şeyleri de” konuşmaya başlar.

Şam’da, Ankara’da, Tahran’da, Moskova’da, Amman’da, Beyrut’ta, Tel Aviv’de daha çok demokrasi, insan hakları, ekonomik refah konuşulur mesela.

Sekiz yıldır yüz binlerin ölümüne, şehirlerin yerle bir olmasına yol açan savaşta onlarca stratejik yerde yaşanan onlarca stratejik gelişmeden sonra şimdi İdlib’e “savaşların anası, en büyük düğüm” önemi atfediliyor.

Diplomasi, uluslararası ilişkiler bir yönüyle en çetrefil düğümleri halkların yararına olacak şekilde fırsata çevirmek demek değil mi? O halde aynı düğüm yani İdlib, yukarıda sıraladığımız “inatçılar” tarafından kendi halklarının refahı için de ilk adım olarak kullanılacak bir fırsatı doğurabilir. Yaparlar mı?

Pek olası değil.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close