GenelYazarlardanYazılar

İdrakleri Kısırlaştırılan Müslümanlar

İdrak: Bir öznenin kendisi veya dış dünyayla ilgili durum ve gerçeklerin farkına vararak onların bilgisini elde etmesine imkân veren duyum ve algılama faaliyeti. İdrak farkına varma, tanıma, kavrama, bilme gibi zihnin çok çeşitli ve karmaşık faaliyetlerini ifade eden temel bir terimdir. Kelimenin Arapça kökü olan derk kavuşmak, yetişmek, olgunlaşmak, nihai sınıra ulaşmak: bir araya toplamak: Fark etmek, anlamak ve bilmek gibi manalar taşımaktadır. ( Lisanü’l Arap, drk mad)

Kuran’ı kerim de idrak fiil haliyle “ nihai aşamaya gelmek “ “ Derken biz İsrailoğulları’nı denizin öte yakasına geçirdik. Firavun ve askerleri de azgınca ve düşmanca bir tavırla onları takip ettiler. Nihayet Firavun boğulacağını anladığında şöyle yalvardı: “ Ben de İsrail oğullarının inandığından başka bir ilah olmadığına inandım. Artık ben Müslümanlardan oldum dedi” ( Yunus-90)  Ulaşmak yetişmek anlamın da: “Her nere de olursanız olun ölüm sizi yakalayacaktır, sapasağlam kalelerin burçlarında olsanız bile. İşleri iyi gittiğinde: “Bu, Allah’tandır.” Derler. Başlarına bir sıkıntı gelse, “ Bu, senin yüzünden” derler. De ki: “Başınıza gelen her şey değişmez yasalar gereği Allah’tandır. Şunlara ne oluyor ki neredeyse hiç söz anlamıyorlar.” ( Nisa -78)

İdrak kelimesi algılamak, görmek anlamın da ise: “Hiçbir idrak onu kavrayıp kuşatamaz fakat O, bütün idrakleri kavrar ve kuşatır. O, latif kavranamayan, sınırsız bilgisiyle her şeyi kuşatan ve her şeyden haberdar olandır.” ( Enam- 103) Terim olarak: “Bir nesneyi tam manasıyla ihata etmek, bir nesnenin suretinin akılda hâsıl olması gibi anlamlara gelmektedir. İdrak ile ilgili sözü fazla uzatmadan artık ne demek istediğimize geçebiliriz.

Günümüz Müslüman coğrafya halkı adeta akıl tutulması diğer bir ifadeyle idrak kısırlaşması problemi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu halk artık gündem oluşturamamakta tam aksine oluşturulmuş suni ve yapay gündemlerin peşinden gitmektedir. Onlar artık özne değil nesne konumuna düşmüşler veya düşürülmüşlerdir.

Kemiyetlerinden bahsedilir iken keyfiyetlerinin emaresi bile okunmamaktadır. Bu coğrafyalarda yüzde yirmilik hatta daha az bir topluluk geri kalan yüz de seksenlik bir topluluğa hükmedip hâkimiyetlerini sürdürmektedirler. Mesela Suriye’de veya diğer Arap ülkelerinde bu durumu görmek pek ala mümkündür. Aslında bu durumu bütün bir dünya içinde söylemiş olsak da konuyu fazla abartmış olmayız.

Sözüm ona demokrasi adı altında bu gün dünyada uygulanan sistemde rakamların üstünlüğünden başka bir şey değildir. Yani yüz de elli birin yüz de kırk dokuza hükmetmesidir. Bu sistemde dikkat eder iseniz milletvekilliği babadan oğula hatta torunlara kadar intikal etmektedir. Tarihte Müslümanların sistemli olarak ilk akıl tutulması veya idraklerinin kısırlaştırılmasının tarihi Kuran’dan öğrendiğimize göre Firavun dönemine kadar eskiye dayanmaktadır.

Peki,

Firavun ne yapıyordu? Buyurun bunu da Kuran’dan dinleyelim: “Gerçek şu ki; Firavun yeryüzün de ( Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını bir takım grup, hizip ve partilere ayırıp bölük börçük hale getirmişti. Onlardan bir bölümünü güçsüz düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını boğazlayıp, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.” (Kasas-4) .Firavun idraklerini kısırlaştırdığı bu insanlara rahatlıkla hükmedip zalim sultasını devam ettiriyordu. Çünkü kendilerini gerek bedenen, gerek ruhen gerekse toplumsal konum itibariyle güçsüz hisseden kişi ve kişiler zaaf sahibi olan kimselerdir. Bunlar müstekbirler tarafından hiç de zorlanmadan ezilirler, sömürülürler, horlanırlar. Firavun ’da tamda bunu yapıyordu.

Yukarıda mealini verdiğimiz ayet Firavunun idraklerini kısırlaştırıp hükmettiği zümreleri önce zayıflatıyor sonrada bölünüp parçaladığını ve aşağıladığını söylüyordu. Ayet burada zımnen bizlere Firavunlar ve Firavun benzeri düşüncelere karşı bölünüp parçalanmamızı da söylüyordu. Aksi halde bu işe yeltenenlerin bedenen, ruhen ve toplumsal konum itibariyle kendilerini güçlü hisseden toplulukları ezmek ve horlamak, küçük düşürüp zayıflatıp hükmetmelerinin imkânsızlığını ortaya koyuyordu.

Bölünüp parçalanıp aşağılanmaya razı olan veya köleleştirilen toplum fertleri kişilikleri yozlaşmış, kimlik ve kişiliklerini kaybetmiş, fıtraten bozulmuş kimselerdir. Kendilerine yönelik her türlü aşağılayıcı, saptırıcı, zorlayıcı, sömürücü, zulmedici tutum ve tavırları bir “kader” veya hayatın doğal gerekleri olarak kabul ederler. Boyunlarını eğip her türlü aşağılanmaya razı olurlar. Hatta hakareti de aşan adam yurduna koyulmayan “ bidon kafalılar, göbeğini kaşıyanlar, makarnacılar hatta dağdaki çobanın oyuyla benim oyum eşit midir” diyerek hakaret edenlere itibar edip aynı sistemin devamı için bir araya gelebiliyorlar.

Yine bu insanlar boyunlarını eğip her türlü aşağılanmaya razı olurlar. İçinde yaşadıkları olumsuz şartları değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmadıkları gibi, bu tür girişilmelerde bulunanlarında engellemeye çalışırlar. Zannederler ki, durumları değişir ise kendilerini kuşatan olumsuz şartlar daha da kötüleşecek. Bunlar istikrar ve beka sorunu gibi iki görünmez şeytan tarafından sürekli tehdit edilirler. Bu nedenle kendilerine kulluk ve kölelik yaptıkları müstekbirlerin emri doğrultusunda harekete geçer, statükoyu sorgulayan ve değiştirmeye çalışanların üzerlerine yürürler ve onları toplumda fitne çıkarmakla itham ederler.

İdrakleri devreye sokmaya çalışan, gerçekleri söylemeye çabalayan bütün girişimlere görmeyen gözleri, duymayan kulaklarıyla karşı koyup firavunların saltanatlarını kanları, canları, malları, mülkleri, evlatları, namusları pahasına korumanın çabasını yürütürler. Allah’ın ve inananların düşmanı olan sistem, yönetim biçimi ve ideolojiler uğruna canlarını verirler ve sonrada Allah’tan kendilerini cennetine koymasını arzu ederler.

Müslüman coğrafyanın her alanda yaşadığı akıl tutulması ve idrak kısırlığı ne yazık ki, onların siyasette, ekonomi de, ilimde ve bilimde Allah düşmanlarının çok çok gerisinde kalmalarına neden olmuştur. Müslümanlar hayatın dışına atılmışlar ve hem ekonomik hem de siyasi ayrıca da teknolojik alanda üstünlüğü onlara kaptırmışlardır. Peşinen yenilgiyi kabul etmişlerdir. Ne yazık ki, bu durumdan kurtulmak için Allah’ın kendileri için koymuş olduğu kurtuluş reçetelerini terk ederek çareyi batı ve batılın ortaya koyduğu çözüm yollarını tek çare olarak görmeye başlamış olmalarıdır.

Öyle ki, kendi bünyelerinde ilahi ve kutsal olanı bütün güçleriyle terk edip kıblelerini doğudan batıya çevirmişlerdir. Bunu yaparak ne kazandılar durum ortada. Bir paşa ile idare edilen Müslüman coğrafyada kendi çıkarlarına hizmet edecek yirmiye yakın krallıklar ve devletçikler! Kurdular. Bununla da bu coğrafyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürdüler ve halen de sömürmeye devam etmekteler. Bununla yetindiler mi? Hayır bunlar bu coğrafya insanının kimyasını, ahlakını, karakterini ve şahsiyetinde bozdular.

Bu bozulma en nihayetinde önce dillerini sonrada dinlerini değiştirme sürecini de beraberin de getirdi. Din ve dini olan her şey sembollere indirgendi. Allah var idi ancak bu tür toplumlar Allah yokmuş gibi yaşamlarını sürdürüyorlardı. Çok değil bir asır sonra gerçek İslam’dan ve gerçek Müslümanlardan neredeyse eser kalmadı. Acayip, ucube ve garip bir dini anlayış ve sözüm ona Müslüman tipi türeyi verdi.

Bu yeni anlayışın oluşumunda bireysel dindarlık! Ve Kuran ’sız Müslümanlık ön plana çıkarılmış, son elçi Hz. Muhammedin örnekliği sarık ve sakala indirgenmiş,  ibadetler belirli hareketlerin tekrarlandığı anlamsız ritüellere dönüştürülmüş yani din dua ve merasimlerden öte o da cenaze merasimlerinin dışın da bu toplumlar için bir anlam ifade etmiyordu. Hatta öyle ki Allah’a ve onun resulleri aracılığıyla gönderdiği vahiylere ve onu şeklen de olsa kabul edip savunan Müslümanlara gerek TV. Kanalların da  gerek ise köşe yazıların da kin kusup alay eden inkarı açıkça belli olan insanların! Cenaze namazlarını kılıp rahmet okuyacak kadar idrakleri kısırlaştırılmıştır.

Bu tür toplumlar Allah’ın kesin olarak emrettiği idraklerini ve akıllarını kullanmazlar. En büyük özellikleri daha önceki atalarından gördüklerini aynen kabul edip uygulamaktan öteye asla geçmez. Hatta şeytan atalarını alevli cehennem ateşine çağırmış olsa bile. Zira bunların hayatında düşünüp aklını kullanmaya ve idrak etmeye yer yoktu. Ancak Kuran ne diyordu?

O, kitap idrak etmeye; düşünüp gerçeği anlamaya,  akıl erdirme çabasına ayrıcalıklı bir önem veriyordu.  Yine o kitap: Akıl erdirilmesini ve idrak edilmesini kesinlikle inananlara farz kılıyordu. Çünkü daha bilinçli imana sahip olunmasını amaçlamaktadır. İnancın ve hayat tarzının müşriklerin, kâfirlerin, sekulerlerin ve insan aklının ürünü olan her türlü yönetim biçimi olan ideoloji sahiplerinin yaptıkları gibi zanlarla, sanmalarla değil, bilinçli bir bilgiye dayandırılarak gerçekleştirilmesini istemektedir.

Kuran her defasın da kendisi ile anladığı dilden irtibat kuranlara: “idrak edecek misiniz?” “idrak etmeyecek misiniz?” diye sormuştur. Ancak Kuran’ı günlük hayatlarından kovan ve anlamadan okuyanlar her defasında sorulan bu soruyu cevapsız bırakmışlardır. Okudukları halde idrak etmeden atalarından kendilerine miras kalan dinlerini yaşamaya devam etmektedirler.  Kuran idrak edecek misiniz? İdrak etmeyecek misiniz sorusunu iş olsun diye, amaçsız bir şekilde sormadığı için de, beşeri bilgi imkânlarıyla cevabı verilemeyecek bazı soruların cevabını bizzat kendisi vermiş ve idrakleri açıp, harekete geçirmenin çabasını gütmüştür.

Bu konuyla alakalı olarak: “Ceza gününün ne olduğunu idrak ediyor musun? Bir kez daha soruyorum: Hesap gününü idrak ediyor musun? O hiç kimsenin başka birisine zerre miktarı fayda sağlayamayacağı bir gündür. Çünkü o gün hâkimiyet sadece Allah’a aittir.”( İnfitar-17 ile 19. Ayetler.) Bu ve buna benzer soruların sorulduğu ayetlere sık sık rastlamak mümkündür. Zira bu kitap akıllıların kitabı akılcıların değil.  Kuran aklımıza talip aklını kullanmayanların ondan faydalanma imkânı neredeyse yok denecek kadar azdır. Bizleri de diğer canlılardan ayıran ve farklı kılan da aklımız değil midir? Müjdeler olsun aklını kullanıp Kuran’ın sorduğu sorulara doğru cevap verenlere. Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Not: Bu yazı tarafımdan yazılırken Celaleddin Vatandaş Hocanın Hz. Muhammedin( S:A:V) Hayatı ve İslam Daveti Mekke Dönemi isimli eserinden kısmen faydalanılmıştır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı