GenelKavram

İLHAD/Saptırmak

Kelime anlamı Sapmak, Saptırmak, Sığınmak, Nispet etmek ve sığınak olan ilhad, Kur’an’ı kerimde beş yerde geçmektedir. Kullanıldığı cümlede verilmek istenen esas mesaja göre anlam kazanan bu kelimeyi bizzat geçmiş olduğu yerlerde görelim:

Ayetlerimizi (esas mesajından) saptıranlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.(Fussılet 41/42)

“En güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’na bu güzel isimleri ile dua edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar, yaptıklarının cezalarını göreceklerdir.” (Araf 7/180),

“Şüphesiz biz onların: «Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’an) Arapçadır.” (Nahl /16/103)

“Muhakkak ki o küfredenlere, Allah’ın yolundan ve Mescid-i Haram’dan alıkoyanlara ve orada zulm ile saptırmaya yeltenenlere; elim bir azaptan tattırırız.” (Hac 22/25)

“De ki: Doğrusu kimse beni, Allah’a karşı savunamaz. Ve ben, Ondan başka bir sığınak da bulamam.” (Cin 72/22)

Bu yazımızda İLHAD kavramını konu edinmemizin sebebi; son yıllarda İslam düşmanları taktik değiştirerek farklı yollar kullanmaya başlamalarıdır. Daha önce inkâr yolunu seçenler, şimdi ise ilhad yolunu tercih ediyorlar. İnkâr çok net ve cepheden saldırmak olduğu için küfür sahiplerini toplumdan tecrit ediyordu. İlhad ise daha soft ve camianın içinden gözüken birileri tarafından yapıldığı için kabul görme şansı daha yüksektir. Bu nedenle görsel, sanal ve yazılı medyada İslam, ağızlarda sakız edilerek liyakattan, ilmilikten, ahlakilikten ve hakikatten uzak bir yöntemle ele alınarak ayetler esas amacından saptırılıyor. Özellikle İslam mahkûm, konuşanlar hâkim bir konumda; Senaryoyu kendileri yazıp kendileri oynuyorlar. Ölçü tanımaz insanlar, medyanın gücünü de arkalarına alarak oluşturdukları algı yönetimi ile yaptıklarını meşru göstermeye çalışıyorlar.

Yapılan yanlışın farkında olanlar, o anda orada olma avantajına sahip olmadıkları için; bu söylenenlerin gerçeği yansıtmadığını, yanlış anlayış ve anlatışlar olduğunu oradan topluma duyurma imkanları olmuyor. Bu nedenle yapılan ilhadlar /saptırmalar bunları dinleyenler nezdinde meşruiyet kazanıyor. Çoğunluğun en ciddi bilgi kaynağı görsel medya araçları olduğundan, yanlış da olsa insanlar o konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyor. Ama yanlış bir bilgi sahibi!

Kenan Evren 12 Eylül 1980 darbesinden sonra okullara mecburi din dersleri konulmasını istemişti. Birileri laik ve demokratik bir devlette din dersi nasıl mecburi olur diye konuşmaya başlayınca Evren şöyle demişti:

“Bunu biz öğretmez isek tabiat boşluğu affetmiyor. İnsanlar gidip birilerinden öğreniyor. Ya da birileri öğretiyor. Bunu da bizim istemediğimiz şekilde öğretiyorlar/ istemediğimiz şeyleri öğreniyor. Bu da bizim için bir tehlike oluşturuyor. Biz bir şeyler öğretirsek artık din konuda başkalarına ihtiyaçları olmayacak, bizim verdiğimizle yetineceklerdir. Biz bu derste onlara bizim öğrenmelerini istediğimiz şeyleri öğreteceğimiz için endişeye gerek yok. Bu dersin mecburi olmasını bunun için istiyoruz” demişti. Şimdide statükonun ekran cambazları aynı yöntemle insanları manipüle edip şapı şeker diye empoze ediyorlar. Ayrıca genç kuşakların üzerinde internet yoluyla kurdukları hegemonya başka bir yürek acımız. Bu sanal âlem, ulusal olmaktan da öte küresel emperyalizmin kontrolünde hiçbir ölçüsü, kuralı ahlaki kaygısı olmadan yedi yirmi dört aktif halde ve içinde her türlü melanet mevcut. Yediden yetmişe her ferdin elinde telefon bu bataklığın çamuruna batıyor. Sonuçlarını da toplum olarak hep birlikte yaşayıp görüyoruz…

Bu fitnenin karşısında dura bilmek için devlete, eğitim kurumlarına, aileye ve fertlere düşen görevler vardır. Resulün: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz görüp gözetmekle yükümlü olduğunuz kimselerden sorumlusunuz” buyruğu ile bu sorumluluğumuzu, herkese hatırlatmanın önemini daha iyi anlıyoruz. Görüldüğü gibi toplumda ne millilik ne ahlakilik ne de “dinilik” kaldı. Yetişecek olan insanımız da ilkesiz, gayesiz, geleceğe yönelik bir hedefi olmayan, keyfini tatminden başka kutsalı bulunmayan bir toplulukla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Bu olayları anlamak için biraz geriye dönüp bakalım:

Geriye dönüp yakın geçmişimize baktığımızda Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinde dile getirdiği önerileri gerçekleştirmek için küresel emperyalizm’in gönüllü şövalyeleri harekete geçmişti. Bu cümleden olarak FETO nun hamisi Graham E. Fuller Müslüman halk kitlelerini demokratik açıdan ehlileştirmek için şöyle diyordu: “Biz Kur’an’ı değiştirmeyeceğiz. Kur’an dan anlaşılanı değiştireceğiz.” Bu sözünü de Türkiye de Abant toplantıları ile gerçekleştirmek için bu toplumun yazan ve konuşan kadrolarını muhtelif tarihlerde bir araya getirerek, istedikleri forma sokuyorlardı. Ehlileşmenin boyutunu görmek için Mehmet Aydın’ın Abant toplantılarının ardından yayınladığı sonuç bildirgesinde şu cümlelere bakmamız yeterli olacaktır:

“Bundan sonra Müslümanlar iki kere demokrasi demeleri gerekir. Çünkü demokrasi eşittir İslam.” Bu öyle bir ilhaddı ki, İslamı toplumun zihninden söküp atıyor, yerine demokrasiyi koyuyordu. Bu gayretleri kısa zamanda etkisini göstermiş olacak ki; dün uğruna canlar verilen İslam’ın nice değerleri terk edilerek yokmuş gibi davranılmaya başlandı. Önce siyasilerin gündeminden İslam kelimesi çıkartıldı. Yerine “daha çok demokrasi” “daha çök özgürlük” söylemleri dillerde pelesenk edilmeye başlandı. Toplumların ikna edilmesi için her fırsatta İslam’ın devlet isteminin olmadığı, Kur’an’ın hiçbir devlet modeli önermediği ısrarla söylenerek, zihinlere yerleştirilmeye çalışıldı. Bu konuları topluma sunanlara, daha önce varlığını savundukları sözleri hatırlatılınca; aldatılmışız, yanılmışız” gibi beynamaz bahaneleri ile geçiştirme gayretine girdiler.

Akademik kariyer sahibi bir İlahiyatçı: “Kur’an’ın devlet önerisi yoktur” şeklinde bir cümle kurunca, yanında bulunan ve geçmişte sol ekol içinde ciddi bir kültür almış bir vatandaş; o ilahiyatçıya hitaben: “Siz nasıl ilahiyatçısınız? Kur’an’ı hiç okumadınız mı? Ben sizin kitabınızı baştan sona iki kere okudum. Onun her ayeti devlet öneriyor. Bunu görmüyor musunuz” sözleriyle sitem eder?” Bu ilahiyatçımız bu sözden sonra şöyle bir itirafta bulunuyor: “Bunun üzerine “düşündüm o solcunun doğru söylediğini gördüm. Artık ben de İslam’ın devlet önerisinin olduğuna inanıyorum.”

Düşünebilen her insan bilir ki, her fikir ister hak ister batıl olsun, İster insana ister ise Allah’a ait olsun fark etmez. Her fikir kendisine iktidar ister. Eskilerin tabiri ile “kuvveden” fiiliyata çıkarılmasını ister. Fikrin tabiatında bu özellik mevcuddur. Hal böyle olunca insan kendi düşüncesine iktidar ister de; Kendisinden başka ilah kabul etmeyen Allah, kullarına göndermiş olduğu dinine, dünya görüşüne ve hayat nizamına nasıl olurda iktidar istemez? İnsanlığın hayatını cehenneme çeviren Krallar, imparatorlar, firavunlar ve beraberlerindeki Meleler ve Mütrefler’in tasallutundan insanlığı kurtarmak için gönderilen elçiler, bunlara karşı koyacak imkanı nereden bulacaklardı? Tebliğ ettikleri düşünceyi hayata nasıl geçireceklerdi? Hiçbir düşünce kendisini kabul eden insanlar olmadan hayata tutunamadığı gibi; kabul edenler bir araya gelerek gücü elde etmeden, düşüncelerine göre bir hayatı yaşamayı nasıl sağlayacaklar? İnandıkları dine göre nasıl bir yaşama biçimi oluşturacaklardı? Çünkü her düşünce ve düşünce sahipleri gücü ellerinde bulundurduğu sürece hayatı kendileri kontrol etmek isteyeceklerdir. Uygulanan pratikler de hep böyle olmuyor mu? Şu günde dünyada demokrasi hakim İslam mahkum değil mi? İslam’ın hangi hükmüyle hükmediliyor? Hiçbir ilah başka bir ilahın kullarına hükmetmesine asla razı olmaz. Bu ilah olmanın değişmez kuralıdır. İster hak ister batıl her ilahın konumu budur. Bu konuda rabbimiz bize kendimizden bir örnek vererek gösteriyor:

“Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de sizinle eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur musunuz? ve birbirinizi saydığınız gibi bunları da sayar mısınız? (Burada söylenen şudur: siz işçilerinizin kölelerinizin mülkünüze ortak olmasını istemiyorsunuz da ben niye mülkümde ortak isteyeyim? Siler bana şirk koşarak bana mülkümde ortaklarım olduğunu nasıl söylüyorsunuz? Buyuruyor!!! )Düşünen millete ayetleri böylece uzun uzadıya açıklarız.” (Rum 30/28)

Ayrıca insanlık şu hakikati çok iyi bilir ki; İslam inancıyla, ibadetiyle, ahlak anlayışıyla, adalet anlayışıyla, hukuk ve siyasi yapılanması ile hiçbir beşeri sisteme benzemez. Her yönüyle kendine özgüdür ve Kur’anîdir ilahidir. Beşeri sistemlerin hiç biri ile kıyas kabul etmez. Bu gerçeği görmezlikten gelenler, yada böyle görmeyenlerin bunu anlama şansı yoktur.

Ayrıca İslama /kitaba Ağızlarını yaklaştırarak dillerini eğip büken akademisyenler, bu konudaki ilhadlarını şöyle dillendiriyorlar:

“Din ilahidir siyaset ise insanidir. İlahi olan din insani olan siyaseti elde etmek için kullanılamaz. Devlet dini hükümler ile değil (!) doğruluk, adalet, akıl, erdem, ehliyet ve istişare ile yönetilir.”

Şimdi söylediklerine bakalım: Din insanları doğruya hakka ulaştırmak ve işlerini Allah’ın razı olacağı biçimde düzenlemeleri için gönderilmiş ilahi kurallar değil mi? Sanki din insanlara yalanı, hileyi, başına buyrukluğu ve zulmetmeyi mi öneriyor? Bu sayılan erdemler İslam’ın şiar edinip insanlara emrettiği ilahi emirler değil midir? Kalkıp da bunları kendi malınızmış gibi tekelinize alıyorsunuz! Ve bunları insanların aklını çelmek için istismar ederek kullanıyorsunuz? Bunları bizzat müminlerden yapmasını isteyen Allah Teala’ dır:

“Allah size, mutlaka emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.”(Nisa 4/58)

“Onlar, Rabbinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah yolunda harcarlar.” (Şura 42/38)

“(Ey Muhammed!) Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve beraberindeki tevbe edenler /müminler de dosdoğru olsunlar. Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.” (Hud 11/112)

“Ey iman edenler; (hakkın ve batılın, doğrunun ve yanlışın, adalet ve zulmün) ölçüsünü ayakta tutun. Adaleti gözeten şahitler olun. Ve bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletle hükmedin. Bu, takvaya daha uygundur. Ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah; işlediklerinizden haberdardır.” (Maide 5/8)

“Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (Nisa /58)

Bu ayetlerin her biri siyaset yapacak olan müminlerin giymesi gereken fazilet elbisesidir. Bu anlayış ve inançla İnsanların işlerini düzenleyecek, aralarında adaletle hükmedecek, halkın işlerini yürütecek insanları işinin ehli olanlardan seçmeye çalışacaktır. Tüm hayatı yaşarken dosdoğru olmaya çalışacaktır. Aksi halde her şeyi gören ve bilen Allah’a hesap vereceğini aklından çıkarmayacaktır. Bir yönetici için bundan daha güzeli olabilir mi? Sanki Allah bunları müslümanlara öğütlemiyor muşta sekiler düşünceye sahip olanlar keşfetmiş; onlar dürüstmüş de müslümanlar adam kayıran, adil olmayan, bencil olan zalim insanlarmış gibi bir imaj verilmektedir. Bu faziletleri ve erdemleri İslama ve müslümanlara kondurmak istemiyorlar. İçinde bulundukları hayat anlayışının ikiyüzlü siyaseti ile insanları İslam’dan çaldıkları kavramlar ile aldatmaya çalışıyorlar.

Bir de şu konunun altını çizelim ki şapı şekere karıştırmayalım: Hak ve adalet konusu denildiği zaman; hakkın ve adaletin ne olduğunu belirleyen kimdir? Nasıl hükmedersek adalet olur? İşte bu konuda hakkı ve adaleti belirleyen Allah Teâlâ’dır. Adalet hakkı ait olduğu yere koymaktır. Eğer hak Allah tarafından belirlenen değilse sahibine vermekle adalet yapmış olmazsınız bunun adı zulüm olur. Örneğin miras konusunda payları Allah Teâlâ’nın belirlediği gibi vermemişseniz verdiğiniz insanlara haksızlık, Allah’a karşı da zulüm yapmış olursunuz. Çünkü hüküm koymak Allah’ ait bir haktır. Kullara düşen ise ona tabi olmaktır.

İslam da yönetime gelecek insanlara verilen öğütler bunlardır. Birde sizin insanları emanet edeceğiniz, Adalet beklediğiniz politikacıların yaptığı politikanın ne olduğuna EKŞİ sözlüğün tanımladığı noktadan bakalım:

1-“ politika: Karşı tarafı bin bir iftirayla bunaltarak yıpratma, bu arada parti teşkilatını sağlam tutarak ayakta kalma politikasıdır.”

2-“Politika: Yunancada, çok yüz anlamına gelir. Belirlenen bir hedefe giderken, izlenmesi gereken davranışları sistemli bir sıraya sokan ve gerektiğinde ileri veya geri adım atma sürecine verilen isimdir.” Yani işine geldiği gibi hareket etme anlayışıdır.

3-“Politika: Ne olduğu belirsiz bir şeyi kapsayan uygulamada çok kez başarısızlığı ispatlanmış, anlamsız, üzücü, hayatı güzelleştirmeden uzak kuramlar, teoriler ve uygulamalar bütünüdür.”

Şimdi düşünelim! Tanımlarda sayılan hasletlerle bu günkü politikacılarımız ne kadar özdeşleşmiş olduğunu görmemek için kör, duymamak için sağır olmak gerekir. Şimdi bunlara mı güven duyarsınız yoksa tüm erdemlerle donatılan yüreğinde gerçekten Allah korkusu ahiret inancı olan Müminlere mi? Karar sizin!!!

İlhadın/saptırmanın boyutları bunlarla da sınırlı değildir. Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğunu söyleyip geldiği tarihe mahkûm etmeye çalışanların yaptıklarını hatırlayalım: Aile hukuku ile ilgili olan ayetleri, ceza hukuku ile olan ayetleri, haram ve helal ile ilgili ayetleri, faizle ilgili ayetleri, miras hukuku ile ilgili ayetleri çok eşlilikle ilgili ayetleri, tesettür ile ilgili olan ayetleri, savaş ve cihad ile olan ayetleri tarihin sayfalarına gömerek, günün şartlarına göre işinize bakacaksınız demektedirler. Bunu şöyle de ifade ediyorlar: “Sabit din değişen şeriat.” Ancak Allah böyle demiyor. Sizi hesap günü bu kitaba gör hesaba çekeceğim buyuruyor. (Zuhruf 43/43-44)

Deistlerin iddia ettiği gibi Allah bizi yaratıp bizim sağduyumuzun önereceği “evrensel doğruların”(!) kucağına bırakmış, insanları uyarmak için kitap ve Elçi göndermemiş ise; bakın keyfinize sorun yoktur! Ya, “kazın ayağı öyle değilse” ki değildir. Hesap günü sonucu görünce pişman olmanın hiçbir anlamı olmayacağını bilelim! (Nebe 78 /40)

Sonuç olarak Allah’ın hükümlerini dillerine dolayarak modern yorumlara, evrensel doğrulara(!) tarihsel saçmalıklara yeltenenlerin yapmaya çalıştıkları şey asla masum değildir. Allah Teâlâ bizlere şu ayeti ile çağlar ötesine hitabeden genel geçer bir din, bir hukuk koymuş olduğunu ilan ediyor:

“Allah dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) Sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da senin için şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura 42/13)“dikkat edilirse, Allah Teala Nuh (as)’dan Muhammed (as.)kadar koymuş olduğu yasalar üzerinden kaç bin yıl geçmesine rağmen zaman aşımına uğraması söz konusu olmamış. Nuh’a tavsiye ettiğini Muhammed (as) için de şeriat yaptığını ifade etmiştir. Bu hükümler eşyanın tabiatı ve insanın fıtratı esas alınarak konulmuştur. İlk yaratılıştan son güne kadar bu ikisinde de bir değişiklik söz konusu olmamış ve de olmayacaktır. Bu nedenle Allahın koyduğu yasalarda da bir değişiklik olmayacak demektir. Ateş yakmaya, soğuk dondurmaya, su deniz seviyesinde yüz derecede kaynamaya, insan aynı özelliklerini taşımaya devam ediyor. Rabbine itaatin ve isyanın ne olduğu ve sonuçlarsının da ne olacağı hiç değişmeden devam ediyor. Şimdi dileyen kullar da ilk yaratılışta kendisine verilen özelliklerini kullanarak tarafını seçmekte özgürdür. Hesap sorucu olarak Allah yeter!..

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir