GenelYazarlardanYazılar

İnfak

Kur’anî terminolojide infak kavramı

Toplumu bir bütün olarak kabul eden İslâm bu bütünlüğü sevgi, acıma, şefkat ve merhamet gibi insanî duygularla sağlamayı amaçlamış, bütünlüğün devamı için; paylaşma ve dayanışma gibi tedbirler alma yoluna gitmiştir. Müslümanlar yardımlaşmayı, dayanışmayı, infâkı hayatın merkezine almıştır. Bu bağlamda ‘Müslümanlığın yaşam tarzı esas itibariyle “paylaşım” üzerine bina edilmiştir dersek’ abartmış olmayız. Zira paylaşım, dayanışma, yardımlaşma ve birbirine destek olmanın tezahürüdür. İslam toplumunda bu tezahür, kendini daha çok “infâk” ile gösterir. İnfâk geniş kapsamlı bir kavram olup, zekât ve fıtır sadakası gibi mali ibadetlerin yanı sıra genel olarak gönüllü harcamaları da kapsar.

İnfak, özü itibariyle “harcamak ve sarfetmek”tir. Terim anlamı da, sözlük anlamını kapsayacak şekildedir: “Müslümanın Allah yolunda yine Allah rızasını kazanmak amacıyla muhtaç ve yoksul insanlara para veya maişet yardımı yapmak, onların geçimini sağlamak, hayır yolunda harcama yapmak” demektir. Buradan hareketle zaruri ihtiyaç ve geçim için sarf edilen para ve sair şeylere de “nafaka” denir. İnfak; zekât, sadaka, bağış, yardım ve vakfetme gibi fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine harcama ve yardım gibi mal ile yapılan tüm erdemli davranışları kapsar. Mal ile yapılan bu ibadet için -zekât hariç- belli bir gelir düzeyine erişmek veya bir miktar/oran söz konusu değildir. Azdan az, çoktan çok vermek gerekir.

Kur’ân’da önemine binaen iki yüzden fazla ayette zikredilen infak, malın ve canın Allah’a adanışıdır. Yani Rabbimizin bize lütfettiği nimetleri, yine O’nun uğrunda harcamaktır. Bu bağlamda Müslüman için, hem malını hem de canını rıza ve teslimiyetle Allah’a adayan insan tekidir dense yeridir.

Kur’an’ın ilk işlediği konulardan biri kazanç ve bunun adil bir şekilde paylaşımı olmuştur. Zira ilk inen surelerden biri olan Maun suresinde ve başka pek çok ayet de bu husus dile getirilir.  Malum olduğu üzere ve inancımıza göre; mal Allah’ındır. İnsan malın emanetçisidir.  Bu nedenle emanetçisi olduğu malı sahibi olan Rabbinin gösterdiği istikamette kullanması kulluğun bir gereğidir. Nitekim Kur’an’da infak etme emir ve tavsiye edilmiş, mallarını Allah yolunda harcayan müminler övülmüştür. (Bakara: 2/261). Övülmekle kalmayıp infak için; “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr infak edenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara ne korku vardır, ne de üzülürler.” (Bakara, 2/274) şeklinde teşvik edilmiştir.

Mü’min Karun gibi toplayıcı değil, Harun gibi dağıtıcı olmalıdır. Dağıtmak için kazanmalı, verdiğinde malının eksilmeyeceğini aksine bereketleneceğini ve istemeyerek de olsa karışan kirlerden arınıp temizleneceğini bilmelidir. Haddi zatında mü’min, infakın bir çeşidi olan zekâtı verirken servetinden fakirlerin hakkı olanı verdiğinin ayırdında olmalıdır. Bunun için oflayıp puflamamalı, yaptığı hayrı Ağrı Dağı’ndan kar bağışlıyormuş havasıyla insanların başına kakmamalıdır. İnfak edenin malı, imkânı, serveti azalmaz. Parmak hesabı yapanlar eldekinin verilince azaldığını zannederler. Hâlbuki Allah kendi rızası için malını harcayanların imkânlarını kat kat artırır. (Bakara 2/245). “Sarfettiğimiz her hangi bir şeyin yerine Allah daha iyisini koyar.” (Sebe’ 34/39). İnfak edilen mal yedi başakta yedi yüz dâne veren tohum gibidir. (Bakara 2/261).

Servetin/malın belli ellerde “güç” olmasının önünü almak için verilmesi gereken zekât başta olmak üzere diğer tasadduk şekillerinde zamanlama çok önemlidir; İnsanların darlık çektiği ve zor durumlarında yardım etmekle, nispeten daha rahat olduğu günlerinde yardım etmek bir değildir. Nitekim mülkün gerçek sahibi Rabbimiz Mekke’nin fethinden önce infak eden ve savaşanlarla, Mekke’nin fethinden sonra infak eden ve savaşanların birbirine denk olmadığını ve fetihten önce yapılanların derecesinin daha yüksek olduğunun altını çizer. (Hadid, 57/10).

İdris Şahin Hoca’nın ifadesi ile Allah;  Habil örneğinde olduğu gibi “özenilmiş davranışları” sever ve kabul eder. Bunun için Allah yolunda yapılan harcama, malın sevilen ve kaliteli olanından yapılmalıdır. Allah’ın rızası için en güzelini verirsek bizi “birr/iyilik” derecesine ulaştırır. Nitekim mal ve mülkün sahibi Allah şöyle buyuruyor: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça birre/iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız onu Allah bilir.” (Âl-i İmran, 3 /92).

Bu ayet indiği zaman, Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki çok kıymetli bahçesini infak eden Ebû Talha, Hayber’den hissesine düşen değerli ganimet toprağını vakfeden Hz. Ömer, Seyl adındaki ünlü atını tasadduk eden Zeyd b. Hârise gibi pek çok sahabi en değerli varlıklarını infak etmek için adeta yarışa girmişlerdir. Konunun önemine binaen Hasan-ı Basrî de şöyle der: “Bir kimse sevdiği bir tek hurmayı bile Allah rızası için sadaka olarak verirse bu ayetteki “birr”e mazhar olmuş olur.

Yardımlarımızı gösteriş gayesi ile insanlara duyurmaya kalkışmamalıyız. İnfak edeceğimiz şeyleri değersiz şeylerden seçmemeliyiz. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir. Müslüman, Habil gibi, infak ettiği şeylerin kaliteli, değerli ve gözünü kırpmadan kullanacağı veya yiyeceği şeyler olmasına özen göstermeli ama Kabil’in yaptığı gibi işe yaramayan çerik-çürük ve kendine layık görmediği eski püskü ve değersiz şeylerden seçmemelidir.

Allah’ın rızası gözetilerek yapılan harcamalar; mal, zaman, mesai, maddî ve manevî değeri olan her şeydir. Bu davranışların sıradan olmaktan çıkıp ibadete dönüşmesinin iki önemli şartı vardır:

1- Yapılan işlerde kesinkes Allah rızası gözetilmelidir. Gizli şirk olan riyadan/gösterişten kaçınılmalıdır. İnfakın samimiyet ve ihlâsla yerine getirilmesi gerekir. Allah rızası için olan infak, Müslüman’a kat kat sevap olarak dönecektir.

2- infak edilecek emtianın veya nakdin temiz ve helâlından kazanılmış olması gerekir.   Hırsızlık, haydutluk veya kumar gibi gayri meşru yollarla elde edilen mal ile hayır yapılmaz. Bu şekilde bir iş yapılsa bile yapana bir hayrı olmaz. Yeri gelmişken bir davranış bozukluğundan bahsetmeliyim. Abdestli kapitalist Hacı Emmi bankaya yatırdığı servetinin faizini yemeyi hatta ona dokunmayı kendine zül addettiği için, bu kirli kazancı fakire-fukaraya veriyor/vermek istiyor. Soru şu: Madem bu faiz senin tenezzül etmediğin kadar “pis” bir mal, kendine layık görmediğin şeyi fakiri aşağılamak veya pis olana layık biri olarak gördüğün için mi arta kalanı ona veriyorsun?

Allah rızası için yapılan infak iki türlüdür

1- Gönüllü İnfak: Müslüman’ın her hangi bir baskı ve ahlakî bir zorunluluk olmaksızın tamamen gönüllü ve samimi olarak yaptığı tüm hayır ve hasenattır. Bu tür iyiliklerde bir sınır yoktur. Gönülden ne kopmuşsa o kadarı verilir. Bu tür yardımlar vicdanın ve güzel ahlakın tezahürüdür. İnsanlara zarar vermesin diye yoldaki bir taşı kaldırmaktan yetimin başını okşamaya ve yoksulu doyurmaya kadar geniş bir davranış yelpazesini kapsar. Kişinin ya da toplumun ihtiyacını görüp o ihtiyacı gidermeye matuf her türlü erdemli davranış bu kapsamdadır.

2- Zorunlu İnfak: İslam’ın beş esasından biri olan zekâttır. Sarf edileceği alanlar Allah tarafından belirlenmiş bir farzdır. Dr. Ahmet Bayraktar’ın ifadesiyle; “Birikmiş ve bekleyen malın sahibini kirletmesine mani olmak için onu ihtiyaç sahiplerine vermektir.” Toplumsal düzenin sağlanması, fakirlerin ve diğer ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının bu yolla giderilmesi; servetin “iktidar/güç” vesilesi olmasının önüne geçmek ve toplumsal refahın tabana yayılmasını temin için zenginlerden alınması gereken bir tür vergidir. Vergi devlet eliyle toplandığı için bu gün itibariyle -laiklik ilkesiyle çeliştiği gerekçesiyle- devlet bu konuyu dert edinmiyor. Şu halde bu muazzam kaynak, sivil Müslümanların oluşturacağı vakıf veya zekât fonu marifetiyle, üretime dönüşecek karşılıksız mikro kredilere çevrilip insanların hayatını kökünden değiştirecek kurumsal bir yapıya dönüştürülebilir. Zekâtın toplumsal barışın sağlanmasının yanı sıra,  önemli bir faydası da malı “tabu” olmaktan çıkartan bir zihin/düşüncenin inşa edilmesine yardımcı olmasıdır.

İnfakta dikkat edilmesi gereken ilkeler

1- Sadakayı gizli vermek: Genel kabul olarak sadakaların gizli verilmesi teşvik edilmiş ve övülmüştür. Ancak ayette açıktan vermenin de sakıncası olmadığından bahsedilir. Gizli vermenin fakirin rencide edilmemesi, izzetinin korunması ve sadaka verenin kibrin kışkırtması ile riyaya kapılmaması gibi faydaları vardır. Nitekim bu husus Kur’an da şöyle ifade edilir: “Sadakalarınızı açıktan yapmanız güzeldir; ama fakire gizlice vermeniz sizin için daha hayırlı olur ve günahlarınızın bir kısmını örter. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.  (Bakara, 2/271). “Mü’minler kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak ederler.” (Ra’d, 13/22).

2- Yardımda diğer gamlılık: Zirve noktasını Ensar’ın davranışlarında gördüğümüz, kendi ihtiyacı olsa bile, zarar ve sıkıntılara katlanarak, başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacından önce düşünmektir. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile muhâcirleri kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin kıskançlığından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9).

3Geçim darlığında ve genişlikte infak: Müslüman her zaman yani bol kazanırken veya az kazandığında da infak etmelidir. İnfak için illaki zengin olmak gerekmez. Gücünün yettiği kadarından vermekten çekinmemelidir. “Muttakîler hem bolluk hem de darlık anlarında infak ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/134).

4- Kişi sevdiği şeylerden infak etmelidir: Makbul ve mebrur olan sadaka ve yaptığı hayırlar, kişinin sevdiği ve en güzel olan malından ve mülkünden verdikleridir: “Sevdiğiniz şeylerden başkaları için harcamadıkça iyiye ulaşamazsınız; her ne harcarsanız şüphesiz Allah ondan tamamıyla haberdardır.”  (Âl-i İmran, 3/92).

5- Yapılan yardım ve iyiliği başa kakmamak gerekir: Yapılan iyiliği başa kakmamak, övülen ve güzel bir ahlakî davranıştır. İyiliği başa kakmak, muhatabın onurunu zedeler, onu ezer. Yapılan iş iyilikken ziyade eziyete ve kötülüğe dönüşür. Riyaya/gösterişe dönüşür, karşılığı olacak sevapları yok eder. “Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Rabbleri katında has ödülleri vardır. Onlara hiç korku olmadığı gibi, onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara, 2/262). “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül incitmek suretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayınız. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.” (Bakara, 2/264).

 6- İnsan, ancak kendisi için infak eder: Yapılan hayır ve iyilikler insanın kendisi içindir. Ahirete beraberinde götüreceği erdemli davranışlarının karşılığıdır. Ahiret günü terazinin kefesine konacak ağırlıklardır. “Sadece Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla başkalarına her ne iyilik yaparsanız bu kendi yararınızadır. Çünkü yapacağınız her iyilik size, olduğu gibi geri dönecek ve size haksızlık yapılmayacaktır.” (Bakara, 2/272).

7- İyilik yapmak ve sadaka vermekte itidalli davranmak iktiza eder:  Mü’min her işinde olduğu gibi infak olayında da orta yolu bulmalıdır. Yaptığımız hayır ve hasenat olsa da aşırılığa gidilmemeli ve cimrilik de yapılmamalıdır. Kişi ne büsbütün servetinin tamamını veya önemli bir kısmını infak edip muhtaç duruma düşmeli ne de elini boynuna bağlayıp cimrilik etmelidir. Dinimiz cimri olmayı hoş görmediği gibi yardım sever kişinin malını saçıp savurmasını da uygun bulmamıştır.  “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma; sonra kınanır ve eli boş açıkta kalırsın” (İsrâ, 17/29). “Onlar mallarını harcadıklarında israfa gitmezler, cimrilik de yapmazlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 25/67).    

 8- Mü’minler sahip olduklarının en iyisinden en güzelinden infak etmeliler: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için rızık olarak yerden çıkarttıklarımızdan infak ediniz. Size verildiğinde, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayınız. Biliniz ki, Allah zengindir; övgüye lâyıktır.” (Bakara, 2/267).

9- Yardımlarımızı yakından uzağa doğru yapmalıyız: Dayanışma ve yardımlaşma meşru şeyler üzerinde olmalı ve öncelikle en yakın çevreden başlamalı ve tüm topluma doğru yayılmalıdır. Sadakalarımızı merkezden dışa doğru vermeliyiz. Akrabalık bağını dikkate almalıyız. Önceliği yakın komşumuza veya tanıdığımıza vermeliyiz. “Sana, kimlere infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İyilik umarak yapacağınız harcama, anne babanıza, yakın akrabanıza, yetime, muhtaca ve yolcuya/bitirilemeyen hayır işlerine aittir; her ne iyilik yaparsanız mutlaka Allah onu bilir.” (Bakara, 2/215).

10- İhtiyaçtan arta kalanı infak etme: Kendi ihtiyacımızdan arta kalanı ihtiyaç sahipleri ile paylaşmalıyız. Yaptığımız iyilik fakirin esaslı bir ihtiyacını gidermeli. Elimizi bol tutmalıyız. Bu iş öyle dilenciye verdiğimiz değersiz kuruşlar ile vicdan rahatlatmaya ve psikolojik tatmine benzemez. Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. “İhtiyaç fazlasını” de. Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.” (Bakara, 2/219).

 Ne cimriliği ne de israfı tasvip etmeyen ve her konuda orta yolu öneren İslâm dini, sosyal adalete, dayanışma ve yardımlaşmaya ve servetin güç olmaktan çıkartılıp tabana yayılmasına büyük önem vermekte ve bunun tedbirlerini geliştirmektedir. Bu tedbirlerin başında da “infâk” kavramıyla ifade ettiğimiz, Allah yolunda ve onun rızasına matuf harcamalar gelmektedir. Bu erdemli davranışlar dinimiz tarafından makbul ve en faziletli ibadet olarak kabul etmektedir. Bu tür davranışların ibadet olmasının yanında insanın gönlünü ferahlatan, huzur veren ve günahların affına sebep olacağı için günah psikolojisinden kurtarmak gibi güzellikleri de vardır.

Her işinde Allah’ın hoşnutluğunu esas alan Müslüman, resmi bir talimat ve yaptırım olup olmadığına bakmaksızın “gerçek iyiliğe” ulaşmanın gereği olarak sevdiği şeylerden infâk etmeyi (Al-i imrân, 3/92), isteyeni geri çevirmemeyi (Duhâ, 93/10), aç olan komşusunu doyurmayı (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/55) dinî, ahlâkî ve vicdânî bir görev kabul etmiştir. Onun için hali vakti yerinde olan Müslümanlar, Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerin bir şükrü olarak zekât ve sadakasını vermeye devam etmeli, yalnız ülkemizde değil, dünyanın her köşesindeki açlık çeken, zulme maruz kalan insanların acısını hafifletmek için elinden gelen gayreti göstermelidir.

İnfâk her ne kadar ferdi bir ibadet, kişisel bir sorumluluk olsa da, hedefi ve sonucu açısından ailevî ve sosyo-ekonomik bir yönü vardır. İslam dini “sosyal adalete” büyük önem veren ve toplumda, yardımlaşma ile sosyal dayanışmanın gerçekleştirilmesini emreden bir dindir. Bundan dolayıdır ki, infâk en az diğer ibadetler kadar belki de onlardan daha fazla makbul ve matlûb olan bir ibadettir. Özellikle günümüzde yardıma muhtaç olan insanlara infâkta bulunmak hem insanî hem de ilâhi bir görevimizdir. Bu görevi yerine getirirken Allah’ın rızasına ve Hz. Peygamber’in sünnetine uygun hareket etmek en doğru yoldur.

İnfak, insanın dünya malına karşı dengeli bir tavır almasını sağlar. Mal hırsıyla cimrilik etmeye de akılsızca saçıp savurmaya da engel olur. Kardeşlik ve paylaşma duygularını geliştirir. İhtiyaç sahiplerinin yaşadıkları sevinç ve memnuniyet, infak edenin gönlünde huzura ve genişliğe dönüşür. Böylelikle mümin gerçek anlamda iyiliğe ulaşmış olur.

“Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse, O da ona kat kat verir…” (Bakara, 2/245). 

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir