GenelYazarlardanYazılar

İnsan Hakları ve Din

Çoğu insanın hayata ve dünyaya bakışını değiştiren, geniş perspektif ve zenginlik katan bir zaman dilimidir Mekke’de hac mevsimi.

Siyahı beyazı, zencisi Arabı, Farisisi Hintlisi, Çinlisi Romeni ile milyonlarca insan bir renk cümbüşü içerisinde büyülü bir harmoni eşliğinde Allah’ın evi etrafında ahenkle dönerken; bu ambiyans müthiş hisler uyandırır çoğumuzda.

Özellikle de geçmişte farklı bir dinden olup İslam’a yeni girmiş olanlar bu atmosfer karşısında büyük bir şaşkınlıkla İslam’ın asırlar öncesinden verdiği eşitlik ve kardeşlik mesajını hissederek tevhid dinini idrak eder.

İşte “Malcolm X’ te de aynen böyle olmuştu. Yeni girdiği din ve yarım yamalak öğrendiği ilmihal bilgileri ile Mekke’ye hac yapmak için gelmiş; gördükleri karşısında afallayarak bir mektup göndermişti Amerika’daki yakınlarına.

Mektupta Amerika’daki ırkçılık probleminin çözümünün İslam’da olduğunu heyecanla anlatıyor; tüm dünya insanlarına İslam’ın eşitlikçi ve özgürlükçü ruhunu haykırıyordu.

İslam’ı ilk kabullendiği dönem sadece siyahların haklarını savunurken sonrasında özellikle hac tecrübesi ona evrensel insan hakları perspektifini kazandırmış;  Avrupa ve Amerika’da hâlâ ırkçılık problemi devam ediyorken dünyada ırkçılığın tek çözümünün İslam olduğunu görmüştü. Çünkü asırlar öncesinde İslam, statüsü, rengi, dili ne olursa olsun tüm insanların eşitliğini savunurken, Amerika’da hâlâ beyazların ve siyahların kiliseleri dahi ayrı idi.

***

Tüm tevhid dinleri özgürlük eksenlidir.

Ancak süreç içerisindeki yıpranmışlıklar onların insan hakları karnelerini belirler.

Kur’an, teorik ve pratik anlamda insan haklarını güvence altına alır. Çünkü o suni değil, doğal/gerçek/ samimi bir inanç özgürlüğüdür ve hedefi insanı özgür kılmaktır.

Çünkü Kuran insanlara inanmama özgürlüğü tanıdığı gibi ötekine saygıyı emreder.

***

İnsan hakları kavramı; bütün insanların, dil, din, ırk, cinsiyet, ekonomik ve sosyal hiçbir ayırım gözetilmeksin, yalnızca insan oluşlarından dolayı, sahip oldukları bütün haklardır.

İnsanın hayatını idame edebilmesi için elzem olan tüm gerekliliklerdir.

İnsan hakları bir insan olma hakkıdır ve bunu zedeleyen tüm olumsuzluklar insan hakları ihlalidir.

Buna rağmen nedense modern batıya göre insan hakları kavramı, sadece seküler/ din dışı bir alanı ifade eder.

Belki de bu çağrışımın kaynağı; batıda son birkaç yüzyıla kadar tüm inanç ve uygulamaların dini referans taşımaması ve insan hakları söyleminin başlangıçta kilise tahakkümüne karşı seküler bir söylem olarak ortaya çıkmış olmasıdır.

Batı’nın ortaya koyduğu beyannameler dinî referans taşımaz ve daima dinle bir tezatlık/karşıtlık oluşturur.

Ve günümüzdeki bu izlenim yani dinin insan haklarına karşı oluşu düşüncesi aslında batı menşeli bir pratiğin yansımasıdır.

***

İnsan hakları alanında modern dönemde üç beyannameden söz edilebilir. Bunlar: Fransız İnsan Hakları Beyannamesi (1789). Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950).

İnsan hakları kavramı XVI. Yüzyıldan itibaren batıda ortaya çıkan modern devlet yapısının ardından devlet otoritesine karşı bireyi koruma hedefiyle gündeme geldi. Oysa İslâm dünyası, insan haklarını sürekli din temelinde ele almıştır. Dahası, Müslümanların Batı’nın son birkaç yüzyılda beyannamelerle ortaya koyduğu prensipleri değerlendirirken olması gereken addetmesi; bunların zaten Allah’ın kitabında/ İslam’ın bünyesinde en baştan beri yer alıyor oluşundandır.  Henüz yaşadığımız günlerde dahi zenci beyaz ayrımcılığının, kadın erkek eşitsizliğinin tüm hızıyla yaşanır olduğu modern batı bugün dahi İslam’ın 1500 yıl önce deklare ettiği insan hakları kapsamının çok gerisinde bir görünüm arz etmekte.

***

İslam açısından hak; “korunması, gözetilmesi ya da sahibine verilmesi gerekli olan değer ve yararlar toplamı” anlamında kullanılır. Zenginin malında yoksulun hakkı bulunduğunu bildiren ayetlerle; akrabaya, yoksula, yolcuya, hakkını vermeyi emreden ayetlerin yanı sıra hadislerde de sıkça vurgulanan anne baba hakkı, kardeş hakkı, komşu hakkı eş hakkı gibi temel insan hakları, sadece bunlarla sınırlı kalmamış hayvan hakları dahi gözetilmiştir.

Nebi: ”Her hak sahibinin hakkını kendisine ver”(1) ifadesi ile hak kavramının dinin ayrılmaz temellerinden olduğunu anlatır.

Aslında dinin kul hakkı dediği şey insan hakları denilen şeydir.

Tüm insanlar özgür doğar. Tüm insanlar eşittir ve farklı topluluklara ayrılmalarının nedeni birbirleriyle tanışmaları ve ortak paylaşımda bulunmalarıdır.

İnsanların inançlarını ifade etme hakkı en önemli özgürlüklerdendir.

“De ki” hitabıyla inançların özgür bir şekilde ifade edilmesi teşvik edilir. “Sizin dininiz size benim dinim bana” ifadesiyle de bireylerin özgürlüklerine vurgu yapılır.

Her insan, bir başkasının hakkını ihlal etmediği müddetçe nasıl arzu ediyorsa öyle yaşama hakkına sahiptir.

İfade özgürlüğü, her insanın fikrini özgürce ifade edebilmesi anlamına gelir.

Kuran’da insanın yaşam/hayat hakkının nasıl olması gerektiğine bakacak olursak:

“Sakın haklı bir gerekçe olmaksızın Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın…” (İsra 33)

“ Kim bir cana veya toplum içinde bir bozgunculuğa karşılık olmaksızın bir başka cana kıyarsa bütün insanlığa kıymış gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur…” (Maide 32)

“İnananlardan iki grup birbiriyle çatışırsa onların arasını düzeltin. Eğer bir grup diğerine karşı haksızlık yaparsa haksızlık yapanlarla, onlar Allah’ın emrine dönünceye kadar çatışın. Eğer dönerlerse aralarını adaletle düzeltin ve hepsine hakkını verin. Allah hak gözetenleri sever.” (Hucurat 9)

“Yürüdüler ve bir genç çocuğa rastladılar. (Hızır) onu öldürdü. (Musa) dedi: Sen bir cana karşılık olmaksızın bir başka cana kıydın! Sen çok kötü bir şey yaptın!” (Kehf 74)

Buradan hareketle Kuran’ın, bir kişinin hayat hakkına ancak o kişinin bir cinayet olması durumunda müdahale edilmesine izin verdiği ve hayat hakkını, her insanın sahip olduğu bir temel hak olarak tanımış olduğu söylenebilir.

“Onları yola getirmek senin işin değildir. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir…” (Bakara 272)

“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen sadece bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin.” (Ğaşiye 21-22)

“Allah dileseydi yeryüzündeki herkes iman ederdi. Şimdi sen mi insanları mümin olsunlar diye zorlayacaksın? Hiçbir canlı Allah’ın onayı olmadan mümin olamaz. Allah böyle aklını kullanmayanları rezilliğe mahkum eder.” (Yunus 99-100)

Bu ayetler hiç kimsenin kendi rızasının aksine bir inanca veya eyleme zorlanamayacağını, zorlansa bile bunun bir anlamı olmayacağını ifade eder.

***

O halde dinin temel hedefi insanı özgür kılmaktır.

Peygamberler tarihi bir açıdan insan hakları mücadele tarihidir.

Kimse seçimi nedeniyle kınanamaz, suçlanamaz. Her inanç kutsaldır, saygı gösterilmelidir.  İnanç özgürlüğü bireyin, inanma ve inandıklarını uygulama özgürlüğüdür.

Peygamber, Hıristiyan ve Yahudilerin ibadet yerleri ile ibadet etme haklarını kendi güvencesi altına almıştı.  “Dinde zorlama yoktur…”(2) ayeti bu özgürlüğün bir anayasa maddesi olarak güvence altına alınmasının ifadesidir.

Kur’an: “Dileyen inansın dileyen inanmasın…”(3) diyerek insanlara inanmama özgürlüğü sağlar ve hiçbir inanca baskı yapılmasını doğru bulmaz.

“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki, insanların hepsi hakkı benimseyip iman ederdi. Yoksa sen inanmaları için insanlara zor mu kullanacaksın”(4)  buyurulması farklı inançlara sahip olunmasını doğal karşılamanın bir ifadesidir.

Hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm insanlar yeryüzünün onurlu birer efendisidir. Bireyin mutluluğu esastır ve tüm kamusal otoriteler insan mutluluğu için vardır.

Nebinin tesis ettiği eşitlik ve adalet temelli insan hakları anlayışını en net Veda Hutbesinde görmek mümkündür. Veda Hutbesi’nin mesajı şöyle özetlenebilir: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız… Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur…  Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir… Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin… Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır… Faizin her çeşidi kaldırılmıştır… Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız… Cahiliye devrinde güdülen kan davaları tamamen kaldırılmıştır… Diğer insanlara ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir…” Bu tembihleri içeren Veda hutbesi asırlar öncesinden zengin içerikli bir insan hakları manifestosudur.

İslam tarihinin insan haklarını önemseyen diğer içerik ve uygulamalarından biri de Medine Vesikasıdır. Elçi, Medine’de yaşayan Yahudilerle karşılıklı hakların gözetilmesi adına bir antlaşma yapmış ve bu antlaşma tarihe geçmiştir. Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur!…” (5) prensibince Yahudilere din hürriyeti tanınarak bir arada barış içerisinde yaşamanın detayları düzenlenmiştir. (6)

***

Devletin en önemli görevi, bireyin gücü elinde bulunduran otoriteye karşı korunmasıdır. İşte birçok İslâm toplumunda yaşanan en önemli sıkıntı bu noktada ortaya çıkmakta. Teoride İslam’ın insan hakları savunusu en üst düzeyde emredilmişken; pratikte insan hakları talepleri yönetimler tarafından rejim değişikliğine eşdeğer addedilerek susturulmuştur.

İslâm tarihi boyunca din, otoriteyi meşrulaştıran bir kaynak olarak kullanıldı ve bu durum İslâm toplumlarında yerini hala muhafaza etmekte.

Devleti yöneten yönetici/halifeler Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi kabul edildi ve kutsal bir kimlik verildi. Devlet ve din özdeş algılanır oldu. Devlete ya da yöneticiye yapılan eleştiriler dine yapılır addedildi. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin!” (7)  ve benzeri ayet ve hadisler halkın her hâl ve şartta yöneticilere itaatini sağlamak için kullanıldı.

Dolayısıyla, İslâm tarihi devlet yönetiminin kötüye kullanılması, zulüm ve işkence gibi hallere karşı çıkışların bile hep isyan olarak değerlendirildiği örneklerle doldu taştı. Bugün halkı Müslüman olan tüm yönetimler İslam’ın tevhid, adalet ve özgürlük temelli Kurani öğretisinden uzak sultanlar krallar ya da şeyhler tarafından gayrı İslami temellerle yönetilmekte. Ve istisnasız tüm yönetimler batılı sömürgeci emperyalist kolonyalistlere bağımlı yaşamakta. Tüm İslam dünyası insan haklarına saygısız, özgürlük ve adalete inanmayan, ülke topraklarını ve servetini sadece kendi ve ailesinin için yağmalayan bir avuç elit yöneticinin kıskacı altında zelil durumda.

Ve bu kaostan çıkış/kurtuluş umudu da taşımıyor; geleceğe ümitle bakamıyoruz maalesef. Etrafımız mezhebini din edinen, İslam topraklarını cehenneme çeviren megalomanyaklarla dolu.

Merhum Ali Şeriati der ki: “ Mevcut hali hazırdaki formel dinlerin en büyük zaafı; insanı, gerçek insan olmaktan çıkarmasıdır. Onu kendi gücünün dışında gaybi güçlere ve onların yeryüzündeki temsilcilerine yalvaran köle haline getirmesidir.
İlahî kaynaklı hakiki din, topluma kendine özgü bir kişilik kazandırır ve onu özgürleştirir. İnsanı her türlü putperestlikten ve kölelikten kurtaran ve özgürleştiren; adaleti ve eşitliği esas alan din, zaman içerisinde özgürlük ve eşitlik değerlerinin dinden soyutlanması neticesinde insanı köleleştiren bir duruma dönüşür.
İnsanı insana köle olmaktan kurtaracak eşitlik, insanı hayvanlıktan kurtaracak özgürlük ve insanı kendi özüne yabancılaşmaktan kurtaracak irfan ancak ve ancak İslamiyettedir.
O halde insanların bir birlerini ezmesinin ve sömürmesinin çaresi nedir?

İrfan, Eşitlik, Özgürlük…”(8)

Selam ve dua ile…


Notlar:

  1. Buhari, Savm,51-55
  2. Bakara 256
  3. Kehf,29
  4. Yunus 99
  5. Bakara, 256
  6. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
  7. Nisa 59
  8. ALİ ŞERİATİ, İrfan Eşitlik Özgürlük
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir