Ercümend ÖzkanGenelKavram

İnsana Nasıl Bakılır?

Bir insanın anlaşılması için insanlara açık olan yol iki kademeden oluşur. Birincisi o insanın söylediklerinin doğruluğu veya eğriliği, ikincisi ise söylediklerini işleyip işlemediğine bakılır ki söylediklerinin doğruluğuna inanıp inanmadığının diğer insanlar için ölçüsü (görünen ölçüsü) budur. 

Ercümend Özkan/ İnanmak ve Yaşamak s.409

İnsanlar arasındaki ilişkiler, insanların birbirlerine bakış tarzlarıyla yakından ilişkilidir. Zira bir insanın diğeri hakkındaki kanaatinin oluşmasında, onun hakkındaki düşüncesi bu düşüncesinin teşekkülünü sağlayan ilişkileri ve ilişkiler sırasındaki bakışı önemli rol oynamaktadır. Bir insan hakkında bir başka insanın veya diğer insanların değerlendirmeleri ister istemez o insan hakkında bir takım bilgileri gerektirir. Bu bilgileri edinmek kimi zaman çevreden edinilenler, daha az da kişi ile doğrudan ilişkinin sonucu teşekkül etmektedir. Bir insan hakkında başkalarının düşüncesi sağlıklı düşünce ortamlarında doğruya yakın teşekkül edebilirken, sağlıksız düşünce ortamlarında daha ziyade doğrunun dışında teşekkül eder.

İnsanların sade ve iddiasız bulunduğu zamanlarda çoğu zaman o insan hakkında iyi düşünülebilirken, aynı insan hakkında o insan bir iddianın sahibi bulunmaya başladığında ve yalnızca bu sebeble başka türlü, daha doğrusu tersine düşünülmesi hep görüle gelen şey olmuştur. İddiasızlık, genelde insanların gözünde çoğu zaman iyi olmanın bir gerekçesi olagelmiştir. İddia sahibi olmanın, bilhassa iddia sahibi olmasıyla tanınmaya başladığı zamanlarda ve giderek iddiasının gerçekleşme ihtimalinin artması zamanlarında ne denli yaman bir hasım olarak o insanın önüne dikildiğinin örnekleriyle dolu olan tarih bize ayrıca ve bilhassa peygamberler tarihine ayırdığı sayfalarında bir çok açık örnek vermektedir. Kur’anın da tarihî açıdan bize yaptığı şahitlik onu göstermektedir ki gerçekten iddia sahibi insanlar, iddialarına sahip çıktığı sürece toplum önünde düşmanlık celbeden, husumet hedefi olan kişiler olarak görünmektedir. Tâ ki iddialarının gerçekleştiği günler gelsin ve başarıları kimsenin inkâr edemiyeceği boyutlarda herkes tarafından görülsün. İşte o zaman ezici bir çoğunluğun artık iddia sahibinin karşısında değil, yanında bulunduğu, bunun da sanki birdenbire gerçekleştiği sanılabilir. Yalnızca pek az bir grup insan hasedlerinin esiri olarak başarılı olmuş iddia sahibine karşı olmayı sürdüreceklerdir. Bunları tanımak hiç de güç değildir. Bilinir bunlar, en azından başarıda payı bulunanlar tarafından bilinir yakından. Fakat büyük bir kitle yine bu hased sahiblerinin gerçek durumlarından hebersiz kalır.

Bir insanın anlaşılması için insanlara açık olan yol iki kademeden oluşur. Birincisi o insanın söylediklerinin doğruluğu veya eğriliği, ikincisi ise söylediklerini işleyip işlemediğine bakılır ki söylediklerinin doğruluğuna inanıp inanmadığının diğer insanlar için ölçüsü (görünen ölçüsü) budur.

İslâm açısından kişinin İslâmî yolda bulunup bulunmadığının ölçüsü birinci derecede söylediklerinin İslâma uyup uymadığının tesbitidir. Kişi söyledikleriyle İslâmdan söylüyorsa söylediklerinin İslâmdan olduğuna inanılır. Söyledikleri İslâmdan değil, İslâma ters ya da genelde İslâmdan bilinmekle birlikte İslâm gerçeğine ters düşen şeylerse bunlann islâmî olmadığına hükmedilir. Kişinin başka bir şeyine bakmaya gerek kalmaz. Ve söylediklerinin İslâmdan olmadığına hükmedilir. Bu durumda ya İslâmı bilmiyordur, ya yanlış biliyordur veya doğruyu bildiği halde yanlışı söylüyordur. Birinci ihtimal en kuvvetli olandır ve diğerleri onu takiben düşünülmelidir. Sonuncu ihtimal ise az vaki olan haldir.

İnsanlar için “Berâet-i Zimmet asıldır” kaidesi “Suçsuzluk asıldır” anlamınadır ve herkes için böyle düşünülür. Herhangi bir kimse için şöyle veya böyle diyebilmek ancak onun hakkında söylenebilecek şeye müteallik bir hüccete (delile) ihtiyaç gösterir. Bu demektir ki kişi suçsuzdur, temizdir, iyidir. İslâmın kabul ettiği prensip budur. İnsanlara bakış açısı olarak İslâm bunu kabul etmiştir. Bu ifade (esas) asıldır. Suçsuzluk asıl, suçluluk istisnadır diye deyimimizi tamamlayabiliriz. İstisnanın isbata ihtiyacı varken, asıl zaten sabittir.

Kişi hakkında kanaat sahibi bulunmanın gereği ya o kişiyi dinlemek, veya eserinden haberdar olmak ya da onunla ilgili sahih (sıhhatli) bir bilgi (rivayet)ye sahip olmaktır. İnsanlar hakkında şu veya bu konuda bir kanaat sahibi olmak için o insanın o konuda ne düşündüğünü, nasıl düşündüğünü bizzat dinlemek, sorular sormak, söylediklerinden anladığınızı kendisine arzederek böyle anladığınızı, doğru mu yoksa yanlış mı anlamış bulunduğunuzu sormak ve tekid veya tekzibini almak durumunda olmalısınız. Bu suretle onun fikrini anlamak durumunda bulunduğunuz konuda neyi nasıl düşündüğünü ilk planda anlamak imkan dahiline girer. Gerçekte bu konuyu bir defa veya iki defa konuşmakla dahi tamamlayabilmek ariz-amîk (enine-boyuna) üzerinde durabilmek de her zaman mümkün olmamaktadır. Bunun için de dinlediklerinizle hemen bir hükme varmamak ve fakat daha çok konuşmak, tartışmak, anlamaya çalışmak durumunda bulunmalısınız. Sonuç olarak en son dinlediklerinize göre filan insan şu konuda şöyle, şöyle dedi veya düşünüyor, diyebilirsiniz. Bu şekilde konuşmanız, hüküm sahibi olmanız da yine o insan için nihâî kanaat olmayacaktır. Zira sizinle görüştükten, size falan konudaki kanaatlarını anlattıktan sonra kendisine bir takım değişiklikler olabilir, bakış açısını değiştirebilir, kanaatlarını yenileyebilir. Bu bakımdan filan insan hakkında en son kanaatiniz o insanla yaptığınız en son görüşme (en taze görüşme) ile bağlı kalmalı, daha ilerisine gitmemelidir.

İnsanın İslâmî bakımdan söylediklerinin doğru veya eğriliği elbette önemlidir. Lakin öncelikle bunun sağlıklı bir biçimde tesbiti gereklidir. Bu tesbit ise anlamak istediğiniz kişi ile peşin bir kanaat sahibi olmadan ve onu aykırı düşünüyor ithamına maruz bırakmadan serbestçe yapılacak bir konuşma ile düşündüklerini ortaya koymaya çalışmakla gerçekleşir. Açık gelmeyen kısımları, açıklığa kavuşturucu sorularla tamamlamaya çalışmak ve enine-boyuna nasıl düşündüğünün ortaya çıkmasına yardımcı olmak da gerekir.

Kişi, eğer düşündükleri itibariyle İslâm üzerinde ise, yani söyledikleri Kur’an’a ve Resulullah’ın Kur’an’ı anlayışına uygun düşüyorsa bu takdirde onun davranışlarına bakmaya sıra gelecektir. Şayet davranışları da söylediği İslâmî doğrulara uygun şekilde ise artık ona güvenmemenin hiçbir sebebi kalmaz. Düşünce ve davranışların doğruluğu (İslâma uygunluğu)na hükmedilir. Onunla birlikte olabilmek artık mümkün hâle gelmiş demektir.

Kişinin söyledikleri (düşünceleri) İslâmî olduğu halde, davranışları düşüncelerinden farklı ise ister istemez bir güvensizlik zemini doğar. Bir tutarsızlık ortaya çıkmıştır ve bu tutarsızlık güven vermez insana. Bu takdirde kişinin söylediği, düşündüğü doğrulardan yararlanılır, fakat davranışlarına itibar olunmaz. Bu durumda kişi tümüyle reddediliyor değildir. Söylediklerine itibar olunan, işlediklerine itibar olunmayan bir konum çıkar ortaya. Umulur ki düşündüğü doğrular yönünde davranışlarını da ayarlasın ve yanlış olan davranışlarını düzeltsin. Bunun için de kendisiyle birbirini tutmayan düşünce ve davranışları üzerinde konuşulur. Davranışlarının da düşündüklerine uygun olmasının, düşündüklerinin müessiriyetini artırıcı olacağı kendisine anlatılır, hatırlatılır ve doğruya sevkedilmeye çalışılır. Eğer kendisini bu yönde değiştirmeye başlar ve yol almaya da devam ederse o kişinin salihleşmeye (doğrularla uygun düşmeye) başladığına hükmedilir. Ki ortaya çıkan bu durum elbette sevindiricidir.

Kişinin düşündükleri, söyledikleri İslâma uygun düşmüyorsa bu takdirde onun amellerine bakmanın gereği yoktur. Ona ancak doğru düşünce anlatılmaya, açıklanmaya ve ikna edilmeye çalışılır. İslâmi düşünceden uzak, habersiz olan birine davranışlarının neden İslâmî olmadığını söylemenin, sıra itibariyle hiçbir gereği yoktur. Zira İslâmı doğru bulmayanın, İslâmî davranışları doğru bulmasını beklemek tersinden beklentidir ve gerçekleşmez.

İçinde yaşadığımız toplumda insanlar bir uçtan bir uca neredeyse tümüyle Müslüman olduklarını söylemektedirler. Karşılaştığımız her kesimden insan, yaşantısı ile boyuna kadar fıskın, zulmün hatta zaman zaman bazıları için şahit olduğumuz kadarıyla küfrün içinde bulunmaktadırlar. Yaşantıları bir yana söyledikleriyle, düşündükleriyle bunu açıklayanları görmekte, dinlemekte, okumaktayız. Bu insanların bir kısmı toplumun geleneksel kültürüne göre İslâmî (!) bir görüntü içindedirler. Ki çoğunluğu bunlar teşkil etmektedir. Diğer bir kısmı konumları itibariyle İslâma karşı durumdadırlar. Her iki kesimin de Müslümanız demelerine rağmen söylediklerinin İslâmdan olmadığını görmekteyiz. Birinci kesim İslâmdan söylediğini, İslâma uygun düşündüğünü sandığı halde söyledikleri İslâmdan değilken, ikinci kesim biraz daha zorlayarak kendine göre bir İslâm ortaya çıkarmış fakat yine de düşündüklerine İslâm diyebilmektedir. Aslında iki kesimin de durumu birbirinden fazla farklı değildir. Zira birinci kesim -ki gelenekselliğin etkisi altındadır- kendilerinden öncekilerden duydukları, okudukları ve gördüklerini İslâm sanır ve savunurken, ikinci kesim de keza yine kendilerinin, kendilerinden önceki benzerlerinden görüp duyduklarını, okuduklarını tekrar etmekle birleşmektedirler. Belki birinci kesimin kendilerini taklid ettikleri arasında fark vardır, fakat taklidciliklerinden dolayı benzerlikleri vardır. Her iki kesim de kendi büyüklerini taklid etmektedirler.

Biz biliyoruz ki kim ne derse desin, dedikleri İslâma uygun düşmüyorsa İslâmdan değildir; İster sırtında cübbesi veya frakı, ister başında sarığı veya melon şapkası bulunsun. Zira insanın müslüman olup olmaması öncelikle düşündükleri ve inandıklarıyla bilinip, tanınır. Ameli ise bu birincilere bağlı olarak değerlendirilir. Bu ölçüler içinde değerlendirildiğinde makamı ne olursa olsun söylediklerinin İslâma uyup uymadığı, tabii İslâmın ne olduğunun gerçeğine uygun olarak bilinmesi ve ona kıyas edilmesiyle rahatlıkla anlaşılacaktır. Ve herkes İslâma nisbetle konumunu belirlemiş olacaktır.

Bizim asıl konumuz İslâm açısından insana nasıl bakılmalı, nasıl değerlendirilmeli olduğuna göre bilhassa Müslümanım diyenlerin ve gerçekten İslâm ne ise ona uymayı hayatının esası sayanların riayet etmeleri gereken esasları belirlemektir.

Gerek birbirimiz, gerekse başkaları hakkında bir kanaat sahibi olurken sorumluluktan kurtulmak, sorumluluğun gereklerine uymakla mümkündür. İslâm dairesi içinde bulunsun veya onun dışında bulunsun herkes hakkında kanaat sahibi olurken biz nasıl hareket etmeliyiz, nasıl düşünmeliyiz, nasıl karar vermeliyiz ki bu davranışımızdan dolayı Allah katında sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmiş olalım? İşte bizi ilgilendiren asıl konu budur.

Biz biliyor ve inanıyoruz ki bütün yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Elbette insanlar hakkında neler düşündüklerimizden de hesaba çekileceğiz. Bu sebeple insanlar hakkında şöyle veya böyledir derken, elimizde hüccetimiz bulunması elzemdir. Ki hüccet insanı zandan (özellikle suizandan) koruyan bir koruyucudur. Suizan (kötüzan) insanı sorumlu kılar ve korunulması gerekir. Bundan korunmanın yolu ise herhalde suizanna dayanak teşkil edecek hüccettir, delildir. Delilimiz bulunmasına rağmen, yargıladığımız kişinin lehine kullanmaya çalışmakla da yükümlüyüz o delili. Bütün zorlamalarımıza rağmen lehine değil, aleyhine hüccet oluyorsa ancak o insan hakkında hüccetin gerektirdiği hükmü verebiliriz. Bu tutum aynı zamanda İslâmî yargılama (Muhakeme) Usûlünün de vazgeçilmez prensiplerindendir. Resulullah (s.a.)’ın hayatında da bunu görüyoruz. Kendisine zina yaptığını itiraf etmek için yanına gelen kadının itiraflarını duymazlıktan gelmesi, kadının üç defa itirafta ve ikrarda bulunmasına rağmen dördüncüde kadına: “Kadın sen ne söylediğini biliyor musun?” diye onu ifadesi üzerinde tekrar düşünmeye sevkedici tavrı da bize göstermektedir ki insanların suçluluğunun peşinde değildir İslâm. Daha ağzından ilk sözü çıkar çıkmaz: “Vay demek zina yaptın ha!” denilmemiştir. Bu ifadeyi bilerek koyduk ki Resulullah (s.a.) ile bugünkü Müslümanların İslâmî anlayış ve yaşayışları arasındaki farkı gereğince belirtebilelim diye. Diğer taraftan Allah da Kitab’ında zannın çoğundan sakınmamızı bizlere sıkı sıkıya tenbih etmekte, hele kötü zandan mutlaka kaçınmamızı, her şeyimizle kesin delile dayanmamızı öğütlemektedir. Nitekim Resullullah da Allah’ın Kitab’ındaki mesajı gereğince algılamış ve davranış biçimi olarak hayatına uyarlamış ve sindirmiş içine, ki yukarıda anlatmaya çalıştığımız örnek bunu açık bir şekilde göstermektedir.

Müslüman olarak bizler karar vermekte aceleci olmamalıyız. Hele bu insanlar hakkında ise daha da müteyakkız olmalıyız. Elimizde hüccetimiz olmadan şöyle veya böyle düşünmemeliyiz. İşittiklerimizi kimden işitirsek işitelim araştırmalı, doğru mu eğri mi üzerinde durmalıyız. Hele insanlar hakkında bir kanaat sahibi olurken o insan hayatta ise bizzat kendisi ile görüşüp, akıllı bir şekilde işittiklerimizi tahkik etmeliyiz. Hayatta değilse bize intikal etmiş eserlerini incelemeli, o eserlerin kendisine ait olduğundan emin olarak bir kanaat sahibi bulunmalıyız. Başkalarının söyledikleriyle amel etmek, çoğu kez insanı sorumlu kılabilmektedir. Hele insanların hangi hususlarda nasıl hareket edeceğiyle ilgili ciddi bir yol üzerinde bulunmadığı, dağınıklığın, düşüncesizliğin, akledememenin hüküm sürdüğü ortamlarda buna daha da dikkatli olmak müslüman için olmazsa olmaz cinsinden bir vâcibtir. Kim aksine hareket ederse bilmelidir ki Allah katında sorumluluktan kurtulamaz, söyledikleri ve yaptıklarının hesabını veremez.

Günlük hayatımızda hemen hepimizin içinde yaşadığımız fakat basit görmemiz yüzünden kendimizi sıkıntıya düşürdüğümüz nice tavır bozukluklarına sebep olan yanlışlarımızdan başlıcası da bu üzerinde durmaya çalıştığımız husustaki bozuk anlayışımız ve davranışlarımızdır. Çoğumuz kendisini bu yüzden sıkıntıya sokmaktadır. Hem bu sıkıntının henüz bu dünyada olanları ile yüz yüze iken ne denli bir sıkıntı olduğunu açıkça görüyoruz. Elbette ahirette getireceği sıkıntılar tümden sıkıcıdır, hesabı zor verilicidir. Burada bu halimizi düzeltmekle rahat edeceğimiz gibi, (bu yüzden doğacak) ahiret rahatını da buradan sağlamış olacağız.

İslâm kehânete yer vermemiştir. İnsanlar hakkında birşeyler söylerken de kâhin gibi değil, âkil gibi davranmak zorundayız.

Ve herşeyden önce şunu bilmeliyiz ki, bildiğimiz doğruları insanlara iletmekle yükümlülüğümüz, onlarla amel etmekten sonra gelen ilk yükümlülüğümüzdür. İnsanlara doğru iletilmemişken, onları doğruları bilmemek ve doğru düşünmemekle suçlamaya (ki buna küfür deniyor) kimsenin hakkı yoktur. Zaten ilk insanın aynı zamanda peygamber (doğrular kendisine bildirilen kişi) olarak gönderilmesinin nedeni de bu olmalıdır. Zira insanların Rabbleri katında hesaba çekilirken: “Rabbimiz bunu bize bildirse idi, bizde bilir ve gereğini yerine getirirdik” demelerine Allah mahal bırakmamıştır. Bu yüzden de Kitab’ında, sorumlu tutacağını söylediği herşeyi açıklamıştır.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı