GenelYazarlardanYazılar

İnsanın Anlam Arayışı

Anlam, insanın yapıp-etmelerinde ortaya koyduğu ve kendisini ifade etmesine imkân veren değerler bütünüdür. İnsan bunlarla kendisiyle yüzleşir ve kendisini gerçekleştirir. İnsanın anlam arayışı iç dünyasında ve dış dünyada kendisini gerçekleştirmesiyle olur.
Biyolojik insanın kültürel insan olmaya doğru yol alan herkes, anlam arayışı içine girer. Hayatın, varlığın, kendi varlığının, var olmanın anlamını yakalamak ister. Konuşmaya başlayan çocuğun, çevresinde her olup biten hakkında sorular sorması, bu arayışın eseridir. O da çevresini tanımak, anlamak ve bu çerçevede kendini tanıyıp varlığını anlamlandırmak istiyor. Sorularına uygun ve doyurucu cevaplar buldukça, kendine bir anlam dünyası örüyor.
Anlam arayışı, insanın gelişmişlik düzeyine göre yoğunlaşır, derinlik kazanır. Varlığı ve hayatı doğru anlamlandırma, insana, kendini bulma, kendi hayatını inşa edip yönetme, denetleme imkanı sağlar. İnsanın hayatı doğru anlamlandırması, onun mutlu olma imkanını elde etmesine katkı sağlar. Mutsuz insanlar hayatı anlamlandıramayan insanlardır. Çünkü her insan, varlığı anlamlandırma düzeyine göre kendi dünya görüşünü oluşturur ve bu görüş, onun tutum ve davranışlarını yönlendirir. Bunun sonucunda ya mutlu ya mutsuz olur.
Varlığı, hayatı, olup bitenleri bireyin anlamlandırma çabasına vahiy/Kur’an/din çok önemli katkı sağlamaktadır. Çünkü anlam arayışındaki temel soruların; “Niçin varım? Yaşamanın anlamı nedir? Ölüm nedir? Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” vb. soruların cevaplarını sadece dinde/vahiyde bulabilir.
Anlam arayışı, hayatın bütün aşamalarında varlığını hissettiren anlamlı bir arayıştır. Bu arayışı, yoğun olarak bilim, felsefe ve din alanında kendisini hissettirir. İnsanın etrafında olup biteni anlama, açıklama ve kontrol edebilme arzusu yatar. İnsan, tutunabilmek için doğru, güvenilebilir ve savunulabilir bilgiye muhtaçtır. Bunun için bilimsel yöntemle, hareket ederek, alanı daraltarak bilimsel bilgi elde edilir. Felsefe, temelde mantıksal tutarlılığı esas alarak insanın daha çok akılla ürettiği bilgilerin kümelendiği bir alandır. Tabiri diğerle felsefe, insanoğlunun aklını kullanarak oluşturduğu düşünsel ürünlerin zirvesini temsil eder. Aslında felsefenin de temelinde insanın anlam arayışına cevap aramanın yattığını söyleyebiliriz. Din, anlam arayışının en yoğun yaşandığı alandır. Bilimden ve felsefeden farklı olarak, din alanında vahiy bilgisinin desteği söz konusudur. Esasen dinin en temel amacı insan hayatına anlam kazandırmaktır. İnsanın anlam arayışında istikametli bir yol bulabilmesi için, bilim, felsefe ve dinin birbiri ile işbirliği yaparak bunların kesiştiği noktalarda ortaya çıkan özgürleştirici, bütünleştirici, aydınlatıcı paradigmayı görmesi gerekmektedir.
Kur’an’ın insanı bütün olarak ele aldığını, müsbet ve menfi yönleri hakkında yetkin izahlarda bulunduğunu görüyoruz. Şems suresinin 7-10. ayetleri buna örnektir: ”Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona fucur ve takvasını (bozuluş ve oluş) ilham edene andolsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”
Bu ayetin beyan ettiği üzere insan; takva (oluş), fücur (bozuluş) şeklindeki zıtlıkları bünyesinde barındıran bir varlıktır. İnsanoğlu; ancak kuvvet ve zaaf noktalarını tanıyarak kendini tanımlayabilir. İşte insanı diğer canlılardan ayıran akıl, irade ve vicdanını işlevsel hale getirip kendini ve hemcinslerini anlama çağırmasıdır.
Kur’an’daki kıssalara baktığımızda insanlığın tarihçe-i hayatı bize şunu söylemektedir: İnsan, vahyin insan modeli ile buluşmayı tecrübe etmelidir! Çünkü ancak Kuran’ın çağırdığı tevhit temelinde yükselen değerler, hayatla bütünleşmekte ve hayatı anlamlı kılmakta bambaşka bir boyutu fark ettirebilir.
“Kur’an nedir?” sorusuna cevap, Kur’an’ın anlaşılır ve yaşanılır kılınması açısından verilmelidir. Kuran, insan hayatını anlamlandıran ve insanın hayatına anlam arayışına ilahi cevaptır. Bu sebepledir ki Kur’an kendini “hidayet rehberi (2/97; 17/94)” olarak tanımlar. İnsan modelinin nasıl olacağını göstermekte, insan-hayat-tabiat-evren bütünlüğünün gerçekleştirilmesi için kurallar koyar. Allah, yarattıklarını en iyi bilen olarak, insanın sorumluluk (emanet) ve hürriyet bilincini diri tutmak, anlam arayışında yaratılış dengesini korumak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler, vahy’in öngördüğü insan modelleridir.
Kur’an’ın en temel amacı, insanın kendi varlığının farkında olmasını sağlayarak, onun insanca yaşamasına, hayatın anlamını yakalamasına, kendini gerçekleştirmesine katkı sağlamaktır. Kur’an/din, insan için vardır. Kur’an’ın kurucu ilkelerden hareketle din anlayışını kuracak olan insandır. Kur’an’daki kök değerleri referans alarak, evrensel ölçekte değer üretecek olan insanın kendisidir. İnsan bir sınavla, denenmeyle, iyiyi, güzeli doğruyu gerçekleştirme sınavı ile karşı karşıyadır. Nitekim Kur’an’daki şu ayetler buna delildir:
“İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık.” (18.Kehf/7)
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (67.Mülk/2)
“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.” (11.Hud/7)
Bu sınavda öne çıkan en önemli kavram “Allah’a kulluk etmek/ubudiyettir”. Allah Kur’an’ı, insanların Allah’tan başkasına kulluk etmemesi için göndermiştir (Hud. 11/2). İnsanların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah’ın varlığını tanımaları (ma’rifet) ve bundan dolayı, kendi var oluşlarını bilinçli olarak O’nun iradesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır. İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme ki Kur’an’ın ‘kulluk’ olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir”. Allah’a kulluk, O’nun varlığının farkında olarak, insanın yaratıcı yeteneklerini Allah’ın yasaları ile uyum içinde etkin kılması anlamına gelmektedir. Bu insanın hayatın anlamını yakalayarak kendini inşa etmesi anlamına gelir.
Kur’an kıssaları insanın anlam arayışına cevap verecek mesajlarla doludur. Evrensel bir ilahî metinde, üzerinde fazlaca düşünmeye zaman ayırmadan bugüne ve kendi sorunlarına doğrudan mesajlar bulmak isteyen günümüz insanının binlerce yıl öncesinin olaylarını anlatan bir kitapla karşılaşması onu nasıl şaşırtıp ve sukut-u hayale uğratmamalıdır.
Günümüz insanının en önemli özelliği, düşünerek sonucu kendisinin çıkaracak kadar vaktinin olmamasıdır. O hep kendi ürettiği sorunlara sizin sunacağınız paket proğramlarla sonuçlarla çözüm bulmanızı ister. Bir sorun karşısında iki ya da daha fazla seçeneğin önüne konması bile onu zor durumda bırakır. Çünkü bu durum onun kararlarını kendisinin almasına ve bu kararın sorumluluğunu da bizzat kendisinin üstlenmesine neden olur. Özellikle dinî konularda danışan insanların onları bir kaç seçenek karşısında serbest bırakmanız durumunda ne kadar şaşırıp bocaladıklarını kendi tecrübelerimizle biliyoruz. İnsanlar ne kadar aksini iddia etseler de aslında hayatlarına dair kararlarını kendileri almaktan son derece ürkmekteler. Erich Fromm’un dediği gibi özgürlük sorumluluk demek olduğundan aslında çoğu insan özgürlükten kaçmakta ve bağımlılığın güvenli kucağına koşmaktadır.
İyi anlamlandırılmamış, empozeedilmiş, dayatılmış ezber dinî bilgiler sahibine yarardan çok zarar getirir. Çünkü böyle biri körü körüne bağlanmaya, içe kapanıp bağnazlaşmaya, tutuculuğa mahkum olur. Böyle biri en küçük bir itiraz karşısında rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulabilir. Çocukluğunda birtakım kalıp bilgileri ezberleyip anlamadan benimseyen/benimser görünenler, ergenlik dönemine doğru sorgulama imkânı bulunca, bunları savunma gücünü kendilerinde bulamazlarsa kabullenmekte zorluk çekmekte, kolaylıkla terk edebilmektedirler. Daha kötüsü, o bilgilere olduğu kadar, onları empoze edenlere karşı da güvenlerini kaybetmektedirler.
İnsanın varlık ve hayata ilişkin bilgileri ne kadar nitelikli ise, anlama ve kavrama düzeyi o kadar gelişmiş olacaktır. Onun idrak düzeyi ve bu bilgilerinin nicel ve nitel durumu, dini iyi anlama düzeyini, elde edeceği dinî bilgilerin yeterlik derecesini belirleyici rol oynamaktadır. Kur’an’ın bizi yeryüzünde dolaşmaya (16.Nahl/36; 29.Ankebut/20), kendi varlığımız ve evren hakkında düşünüp bilgilenmeye yönlendirmesinin (41.Fussilet/53; 27.Neml/93) altında yatan incelik bu olsa gerektir.
“Kur’ân neden kıssalar anlatır?” sorusu Kur’ân’ın yetiştirmek istediği insan tipiyle alakalıdır. Bu soruya doğru cevap verebilmek için önce “Kur’ân nasıl bir insan yetiştirmek istiyor?” sorusunu cevaplamamız gerekmektedir. Kur’an kıssalarıyla şahsiyet oluşturmak istemektedir. Kur’an yalnızca inancımız, ibadetlerimiz ve dindarlığımız açısından değil; aynı zamanda kişiliğimiz, karakterimiz, dünyaya bakışımız ve insanlığımız açısından bizi inşa etmek ister. İman, ibadet, samimi dindarlık hep bu karakterin üzerine bina edilecektir. “Kur’ân neden kıssalar anlatır?” sorusunun cevabı; “örnek sunmadır”. Kur’ân kıssaları insanın bu ihtiyacına cevap verir. Ama bunun da ötesinde Kur’ân, kıssalar anlatarak insanı inşa etmeyi hedefler. Bu aynı zamanda bir eğitim metodu olup bir model de sunmuş olur. Kur’ân kıssaları her zaman muhataplarının hayatlarının içinde olmaya devam edecek ve onlara, ötelerden, kişiye özel mesajlar taşımayı sürdürecektir.
Peygamber kıssalarında geleceği inşa eden model şahsiyetlerin portresi çizilmiştir:
Hz. Adem kıssası, insanın hatasız olamayacağını gösterip hatada ısrar etmemeyi öğretir.
Hz. Yusuf kıssası, iman, liyakat, ehliyet, gayret, hikmet ve hizmetle nasıl bir değişime önderlik edileceğini gösterir.
Hz. Musa’nın Yed-i Beyza mucizesi elinin temiz olup, hiçbir zulme, harama, şirke girmediğini gösterir. Bizlere siz de şirke, zulme, harama girmeyin der.
Hz. Davut ve Hz. Süleyman kıssaları güç ve servete eriştiğimizde güç zehirlenmesine değil güç ve servet ahlakına sahip olmamız gerektiğini gösterir.
Hz. İsa kıssası, hidayet için mucize yeterli olsaydı, İsa ve annesi yeterliydi der. Bütün bir varlığın mucize olduğu, inanmak ve hidayete ermek için bunları müşahede etmenin yeterli olduğuna vur yapar.
Kur’an varlığın boşuna yaratılmadığını söyleyerek anlamlı olduğuna dikkat çeker:
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (3.Al-i İmran/191)
Kur’an gökyüzü, güneş ve ay hakkında düşünüp varlığın sonluğundan Allah’ın sonsuzluğuna dikkat çekerek asıl bağlanılacak ve sığınılacak makamı gösterir hayatın ancak böyle anlam kazanacağına dikkat çeker:
“Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” (13.Ra’d/2)

“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay’ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu, Allah’tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O’nundur. Allah’ı bırakıp da kulluk ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.” (35.Fatır/13)
Kur’an’ı bulamayan, hayatının merkezine koymayan bir insan sürekli bir anlam ve değer arayışı içinde olacaktır. Vahiy bize, dengeli değer yargıları sunar. Sadece maddiyatı hayatımızın merkezine koyduğumuzda, elimizden çıkacak nesneler uğruna hayatımızı tüketmememizi insan ve toplum ilişkilerinde en ideal tutum ve davranışlarda bulunmamızı öğütler:
“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (57.Hadid/20)
“Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (6.En’am/32)
“İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Hâlbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.” (3.Ali İmran/14)
“Onlara dünya hayatının örneğini ver. Bu hayat gökten indirdiğimiz su gibidir. O su sebebiyle yerin bitkisi sarmaş dolaş olur, sonra kurur da rüzgâr onu kapıp götürür. Allah, her şeyi bir ölçüye göre yapar.” (18.Kehf/45)
“Mal ve evlat, dünya hayatının çekici nimetleridir. Kalıcı olan iyi işler ise Rabbin katında sevap olarak da umut olarak da daha hayırlıdır.” (18.Kehf/46)
Özetle: Anlamlılık ve gayelilik varlığa konulan ilk yasadır. İnsan diğer varlıklara üstünlüğü hayata konulan anlamı keşfetmesinden gelir. Varlık anlama ulaşmak için konulmuş anlam yüklü araçlardır. Araçları amaçlara dönüştürmek Allah’ın emeğine saygısızlıktır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir