Genel

İran Tahran Zirvesini Nasıl Görüyor?

Hamidreza Azizi/İRAM

İran’ın başkenti Tahran, 7 Eylül’de, “Astana Barış Süreci” çerçevesinde İran, Rusya ve Türkiye liderleri arasındaki gerçekleşen zirvelerin üçüncüsüne ev sahipliği yaptı. Daha önceki toplantılarında olduğu gibi Tahran’da da her üç devlet başkanı, Suriye’nin birliği ve bütünlüğünü korumanın ve terörist gruplara karşı mücadeleyi sürdürmenin gerekliliği gibi temel noktalara bağlılığını bir kez daha teyit etti.

Bununla birlikte geçen birkaç hafta boyunca, Suriye krizinin tarafları arasındaki tartışmaların en sıcak gündem maddesi hâline gelen ve Astana sürecinin üç ortağı arasında temel bir anlaşmazlık konusu olan İdlib meselesi, Tahran’daki toplantıyı da gölgeledi. Toplantı, üç liderin İdlib’e bir askerî operasyon düzenlenip düzenlenmeyeceği ve bütün tarafların siyasi ve güvenlik hassasiyetlerini dikkate alacak ne gibi adımlar atılacağı konularındaki görüş ayrılıkları çözülmeden son buldu.

Her şeye rağmen ne kadar şiddetli veya uzlaştırılamaz olursa olsun anlaşmazlıklar, her üç tarafın da nihai bildiriyi onaylamasına veya iş birliğini en üst düzeyde sürdürme konusunda hemfikir olmasına engel teşkil etmedi. Aslında zirvenin ve görüşmelerin içeriğine daha geniş bir açıdan bakıldığında hâlihazırda tarafların, anlaşmazlıkların üçlü formatın önüne geçmesine izin vermek yerine iş birliğine odaklanmayı öncelediğini söyleyebiliriz.

Ateşkes Neden Olmaz?

Tahran zirvesinin en tartışmalı bölümü, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ateşkes” ifadesini nihai bildiriye ekleme önerisinin hem İranlı hem de Rus mevkidaşı tarafından reddedilmesi oldu ve bu durum, bazı gözlemcilerin zirvenin ana hedefine ulaşmada başarısız kaldığı yönünde spekülasyon yapmasına sebebiyet verdi. Gündemde tarafların İdlib’de bir “ateşkes” üzerinde anlaşmaya varması yönünde bir beklentinin olmadığı gerçeği bir yana Cumhurbaşkanı Ruhani’nin önerdiği ve iki mevkidaşı tarafında da kabul edilen alternatif ifade, İran ve Rusya’nın, Türkiye’nin güvenlik kaygılarına dikkat ve saygı gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ruhani, bütün terörist gruplara silah bırakarak çatışmayı sonlandırma çağrısında bulunmayı önermiştir.

Bu önerinin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için Astana anlaşmalarının her üç tarafça da sürekli altı çizilen ana fikrine bakılmalıdır. Baştan beri Astana görüşmelerinde güdülen iki temel hedef şunlardı: Terörist olan ve olmayan unsurlar ayırt edilecek ve özellikle DAEŞ ve Nusra cephesi (şu anda Heyetü Tahriri’ş-Şam (HTŞ) terör koalisyonu) gibi terörist gruplarla mücadele sürdürülecekti. Bu bağlamda, Türkiye teröristlerle terörist olmayanlar arasındaki ayrım sürecini kolaylaştırmak için HTŞ’yi yakın zaman önce terörist grup olarak kabul etmiştir.

Aslında bu, Ankara’nın ilke olarak İdlib’de terörizmle mücadeleye karşı olmadığı anlamına gelmektedir. Ankara’nın endişesi, teröristler sivillerin arasında gizlenmeyi başardığından bölgede yürütülecek büyük bir askerî operasyonun, sadece bir insani felakete yol açmakla kalmayarak Türkiye için krize neden olacak yeni bir mülteci dalgasını da tetikleme riskidir.

Bu doğrultuda teröristlere yapılacak silah ve savaş bırakma çağrısı, teknik olarak diplomasiye bir şans verme ve politik sürece mümkün olduğunca çok militan unsuru eklemleyerek yaklaşan operasyonlardaki can kaybını en aza indirme gayretini yansıtmaktadır. İran Dışişleri Bakanı Başdanışmanı Hüseyin Caberi Ensari, kısa süre önce verdiği bir röportajda, silahlı grupların liderleriyle mensuplarının ayrı tutulması ve Suriye hükûmeti tarafından terörist faaliyetlerde bulunmayan kişiler hakkında bir genel af çıkarılması önerisinde bulunmuştur.

Görünen o ki daha önce Halep ve Doğu Guta’da yapılana benzer askerî bir operasyonun İdlib’de düzenlenmesi gündemde bulunmamaktadır. Bunun yerine Suriye ordusu ve müttefiklerinin askerî seçeneği tümüyle elden bırakmadan, terörist olarak kabul edilmek istemeyen militan gruplarla bir dizi uzlaşmaya varmaya çalışarak adım adım ilerlemesi beklenmektedir. Rusya, bu modeli daha önce Güney Suriye’de uyguladı ve aynı model, İdlib meselesine müdahil farklı Suriyeli gruplar üzerinde tesiri olan üç Astana süreci ortağının yakın iş birliğiyle İdlib’de de tekrarlanabilir.

Bu noktada hem İran hem de Rusya için İdlib’de askerî seçenekten vazgeçmek uygun bir opsiyon değildir ve bunun için geçerli nedenler vardır. Tahran ve Moskova, askerî operasyondan önce İdlib’deki terörist gruplara zaman tanımanın terörist gruplara pozisyonlarını tahkim etme ve kendileriyle aynı fikirde olmayan daha az radikal grupları kendi taraflarına çekme fırsatı vererek onları yenmeyi zorlaştıracağına inanmaktadır. Ayrıca hem İran hem de Rusya, bu süre zarfında ABD’nin bir şekilde Suriye’deki nüfuz alanını İdlib’e kadar genişletip operasyonu önleyici bir adım atabileceğinden de endişe duymaktadır. Son olarak İdlib’in, Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Rus stratejik mevzilerine yakınlığı nedeniyle Moskova, gelecekte terörist grupların hedefi olmaktan kaygı duymaktadır.

İdlib’den Sonra Sırada Ne Var?

Tahran’daki zirveye İdlib konusu damga vurmuş olsa da İran Cumhurbaşkanı, Fırat’ın doğusuna ilişkin beklenmedik bir çıkış yaparak Amerika’nın bu bölgeden çıkarılması gerektiğini söylemiştir. Esasen Ruhani’nin bu önerisi, ABD’nin Suriye’deki varlığını süresiz şekilde kalıcı hale getirme arzusuna işaret eden Fırat’ın doğusunda özellikle de Deyrizor’da artan faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Astana anlaşmalarını esas alırsak, ülkenin bir kısmı ABD işgali altındayken birleşik ve egemen bir Suriye fikrinden söz etmek mümkün değildir ve İran Cumhurbaşkanı bundan dolayı ABD’ye buradan çekilme çağrısı yapmıştır.

Gerçekten de Suriye meselesi derinlemesine incelendiğinde, ABD’nin Suriye’deki varlığının Astana’nın bütün ortakları için bir tehdit oluşturduğu ve tarafların gelecekteki iş birliklerini de etkileyebileceği görülmektedir. Fakat belki de Suriye’deki ABD varlığı İran açısından daha ciddi bir tehdittir zira Washington Suriye’deki ana hedefinin İran’ın Suriye’deki nüfuzunu kırmak olduğunu açıkça belirtmiştir. Rusya açısından ise ABD’nin Suriye’deki faaliyetleri, sadece Rus ve Amerikan güçlerinin bir noktada çatışma riskini artırmakla kalmamakta aynı zamanda Suriye’deki politik geçiş sürecinde Rusların son sözü söyleme hedefini doğrudan zora sokmaktadır. Türkiye tarafından bakıldığında ise tehdit Suriye’deki etkinliğini artırma iddiasındaki ABD’nin kendisine başlıca müttefik olarak Kürtleri seçmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da Suriye’de daha güçlü ve coğrafi açıdan daha büyük bir Kürt varlığının oluşması anlamına gelecektir ki Ankara buna baştan beri şiddetle karşı çıkmıştır.

Ez cümle, Fırat’ın doğusu meselesinin üç Astana ortağı arasındaki koordinasyonu artırması beklenmekteyse de bu büyüklükte bir sorunun çözümü kolay olmayacaktır. Bu bölgede atılacak bir adım doğrudan Kürtlerle sıcak temasa yol açacak ve Kürtler bölgeden çıkmak için baskı altına alınacaktır. Bu durumun ise krizi felaket düzeyine tırmandırma riski vardır.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close