Genel

İran Türkiye’yi merak ediyor

Zekeriya Kurşun/Yeni Şafak

İran Türkiye’yi merak ediyor

Zekeriya Kurşun
ZekeriyaKurşunGazete Yazarı
  • 3
  • 2

Yıllardır dünyanın gündemini meşgul eden İran’ı en çok tanıması gereken ülke Türkiye olmalıdır. Ancak gerçek bu değil. Türkiye’nin İran hakkındaki bilgileri ve hele Türk İran İlişkilerini şekillendirecek olan tahlilleri yok denecek kadar yetersizdir. Kısa bir süre önce ziyaret ettiğim İran’da Türkçe bilen bir akademisyen bu durumu şöyle izah etmişti: Türk televizyonlarında İran hakkında konuşanları dinlerken “acaba benim yaşadığım yerden başka bir İran mı var, diye düşünüyorum”. Aslında bu ironik anlatım hakikati yansıtıyor. Türkiye’de İran çalışmaları uzun zamandır yetersiz olan Farsça eğitimi ile sınırlı kalmış. Son zamanlarda Ankara’da kurulan İRAM dışında İran ile ilgili çalışmalar yapan genellikle İngilizce kaynaklar üzerinden tez yapan bazı sosyal bilimler bölümlerimiz mevcut. Peki, İran’da durum nedir?

İRAN’DA TÜRKİYE

İran bizim onları anlamak isteğimizden daha fazla bir istekle Türkiye’yi anlamak istiyor. Bunun hem kendileri için itiraf etmedikleri zorunlu bir yanı ve hem de reelpolitik gerekçeleri bulunuyor. Nüfus spekülasyonlarına girmeden İran’da önemli sayıdaki Türk varlığı onları buna mecbur ediyor. Son zamanlarda İran Türklerini inkâra kalkan bazı kesimler olsa da rencide etmemek için konuya dini lider bizzat sahip çıkarak Türklerin gönlünü aldı. Bir noktada bu mesele İran’ın yumuşak karnıdır. Diğer taraftan İran Türklerinin kendilerine uygulanan bazı kültürel politikalardan rahatsız olmalarına rağmen İran’a bağlılıklarında hiç kuşku yoktur ve ülkenin eşit ortaklarıdır. Ancak yönetimin İran topraklarının asırlarca Türk hanedanları tarafından yönetilmesi ve bıraktıkları mirasa karşı bir hassasiyet geliştirdiği ve kalan kültürel izlerden kurtulma arzusu duyduğu da bir gerçek. Bu yüzden 1979 devrimi dışarıya pazarlandığı gibi bir İslami devriminden ziyade bir Fars devrimidir. İmamiye Şiiliği ile iç içe geçmiş Fars milliyetçiliği, Pehlevi’nin ürettiği sahte milliyetçilik dahil, tarihin hiçbir devrinde bu kadar belirgin olmamıştır.

Tahran Üniversitesi’nin eski öğretim üyelerinden oldukça entelektüel bir araştırmacı ve aynı zamanda Kum mollalarından olan Resul Caferiyan (halen Tahran Üniversitesi Kütüphanesi Başkanı) yakınlarda çok ilginç bir kitap neşretti. İran’da Şiileşme Tarihi (Tarih-i Teşeyyu-i Der İran) adını taşıyan bu eser, Şiilik ile Farsiliğin ne kadar iç içe geçtiğinin bir ispat gayretidir. Zira eser, İranlıların Safevilerden sonra Şiileştikleri teorisini reddetmeyi amaçlamaktadır. Özellikle Araplar tarafından son zamanlarda kendilerine yöneltilen “Safevicilik” karşısında bir duruş sergilemektedir. Şiiliğin İslam’ın erken dönemlerinde Hz. Ali’nin yanında yer alan Huzaa kabilesinin Irak üzerinden Horasan’a ve aynı zamanda bir Fars diyarı olduğunu iddia ettiği Bahreyn’den Beni Kays kabilesi aracılığı ile İran’da yaygınlaştığını anlatan Caferiyan bir taraftan tarih yaparken, diğer taraftan da Fars milliyetçiliğine ciddi katkılar sunmaktadır. Aslında bu durum resmi söylemin hemen tamamına hâkimdir.

İRANLILAR NEYİ MERAK EDİYOR?

İran Dışişleri Bakanlığı’nı Türkiye konusunda bilgilendiren ve özellikle Astana sürecinde Türkiye’nin siyasetini analiz eden raporların hazırlandığı Ortadoğu ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde katıldığım panel büyük ilgi gördü. Paneli bizzat merkezin başkanı Esadullah et-Taharî yönetti. Diğer konuşmacı ise oturum başkanının kahraman diye nitelediği -muhtemelen Hizbullah’ın kuruluşunda aktif olmuş- eski bir diplomat ve Körfez uzmanı Rıza Mirabyan idi.

Esadullah et-Taharî gerek yaptığı yorumlar ve gerekse sorduğu sorular ile Türkiye’yi yakından takip ettiğini ortaya koydu. Türk-İran ilişkilerinin alışılmışın dışında bir seyir takip ettiği için sadece akademik sorular ile anlaşılamayacağını ileri sürerek, “Türkiye şu anda Afrin’de ne yapıyor?” sorusu ile gerçekte daha nereye kadar gidilebileceğini sorguladı. Bunda şaşılacak bir durum yoktu. Zira İran hem Fırat Kalkanı ve hem de Zeytin Dalı Harekâtı’na karşı idi. Ama asıl mesele İran’ın Türkiye’nin Arap coğrafyasında nüfuzunun artmasından ve özellikle ilişkilerin normalleşmesinden korktuğu anlaşılıyor. Daha büyük korkusu ise Irak’ta yaşanabilecek gelişmelerdir. Zira her iki durumda da kendi nüfuz sahasını kaybedeceğinden korkmaktadır. Zira İran’ın her iki bölgede aktör olarak görünmesi onu aynı zamanda uluslararası arenada da söz sahibi yapmaktadır. Bir kere daha düşündüm. 1979’dan beri dünyadan azledilmiş seksen milyonluk bir İran, Irak ve Suriye olmazsa ne kadar ciddiye alınacaktır?

KÖRFEZ, İRAN VE TÜRKİYE

Tabii bir de Körfez politikaları var. Rıza Mirabyan iyi bir Körfez uzmanı ve gelişmeleri yakından takip ediyor. Ama orada da bir Muhammed b. Selman takıntısı var. Ona göre İran esasında Körfez’de komşuluk siyaseti gütmek istiyor. Bunu da tolerans politikaları ile sürdürmek amacında. Hatta bu sayede Bahreyn’i Suudi işgalinden kurtardıklarına inanılıyor. Fakat Şii-Sünni çatışması başkalarının kullanımına (ABD’yi ve İsrail’i kastederek) açık hale geldiğinden normalleşmenin imkansızlığına değiniyor. MBS’nin 2030 projesini yerinde ve zekice bularak, bunun Suudi Arabistan’ı dağılmaktan kurtardığını söyleyen Mirabyan, ABD ile birlikte hareket etmesinin ise MBS’yi İsrail’in kucağına ittiğini belirtiyor.

Suudi-İsrail İlişkilerinin gelişmesini ciddi bir güvenlik tehdidi olarak gören İran, Katar’da aktif rol üstlenen Türkiye’nin bu konudaki düşüncelerini merak ediyor. Tabii ki bu merakın arkasında Türkiye-İsrail ve Türkiye ABD ilişkileri yatıyor. Zaten bunu da doğrudan söylüyor… Siz, ABD ile çatışırken müttefikliğinizi, ‘Filistin’in menfaatlerini savunurken İsrail ile ilişkinizi nasıl sürdürüyorsunuz?’ diye soruyor. Her ne kadar İran ve Rusya ile de benzeri şartlarda Türkiye’nin ilişkilerini sürdürebildiğini söylesek de yeterince ikna edici bulunmuyor. Zira İran’ın 1979’dan itibaren geliştirdiği “abartılı söylem” politikası ile işleri yürütürken, dış politikada “esneklik kavramını” da yitirdiği anlaşılıyor. Astana süreci ile bu kavrama dönmesine rağmen bir hayli zorlanıyor.

Aslında salondaki akademisyen, öğrenci ve medya mensubu kişilerin yorum ve soruları da en az Tahari ve Mirabyan’inki kadar önemli ve tartışmaya değer. Fakat bu yazının sınırlarını aşar. Ancak şunu söylemek mümkündür. İran reel-politik gerekçeler ile hareket ederek bir devlet politikası gütmeye çalıştığını iddia ediyor. Kısmen de doğrudur. Fakat konuşmalar sırasında edindiğim intibaya göre; bütün bunların -Evanjelistler gibi-, “Mehdi-i Muntazır” (Beklenen Mehdi) için yapıldığı iması şayet bir takiyye değilse, her şeyi altüst ediyor.

Peki, halk ne âlemde ne düşünüyor?

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close