Genel

İslam dünyasında Yahudilik çalışmalarının tarihi seyri

Doç.Dr. Eldar Hasanoğlu - İzmir Katip Çelebi Üniversitesi /Açık Görüş

İslamiyet Yahudiliği vahiy kaynaklı bir din kabul etmiş ve Hz. Musa’ya (a.s.) verilen Tevrat’ın ilahi aslını onaylamıştır.

Hz. Muhammed Peygamber’in (s.a.v) vahiy almasından önce de Arap toplumunda Yahudiler, kendilerine kitap verilmiş bir kavim olarak bilinmekteydi; bu yüzden Kurân-i Kerim’de Ehl-i Kitap/Kitap ehli olarak nitelendirilmişlerdir. Hicretten önce kıblenin Kudüs olması, Mekke’de Yahudilerin bulunmaması, Müslümanlarla Yahudiler arasında bir gerginlik yaşanmamasının nedenleri olarak görülebilir. Fakat Medine döneminde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Yahudilere de İslam’ı tebliğ etmesi ve onlardan bazılarının İslam’a girmesi, şehirde Yahudilerin öncülük ettiği ekonomik ve sosyal alanlarda Müslümanların söz sahibi olmaya başlaması, toplumsal barış ortamını tesis etmek için imzalanmış olan Medine Vesikasına rağmen Yahudilerin Müslüman topluma yönelik tutum ve davranışlarına karşı alınan tedbirler, Medine’deki Yahudi kabilelerin oluşturdukları düzenini bozmuş ve bütün bu gelişmeler onların İslam’a ve Müslümanlara yönelik daha sert ve hasmane tavırlar sergilemeleri ile sonuçlanmıştır. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.v.) devlet reisi sıfatıyla gerekli tedbirleri almış ve toplumsal barışı tehdit etmeleri sebebiyle Medine şehrindeki Yahudi varlığı hicretin ilk beş yılında aşamalı olarak ortadan kalkmıştır.

Birlikte yaşam imkanı hep vardı 

İslam dünyasındaki Yahudiler zimmi statüsünde yaşamışlardır. Bu statünün kökeni olan “zimmet” sözcüğü Kuran’da ve hadislerde antlaşma anlamında geçmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında tesis edilen zimmi statüsü, belli bir miktar para/cizye ödeme karşılığında Daru’l-İslam’da yaşayan ve canı, namusu, malı ve inancı devlet güvencesinde olan gayr-ı Müslim tebaayı ifade eder. Yahudiler İslam dünyasında çeşitli hanedanlar döneminde iç işlerinde özerk bir yapıda, kendi aralarından seçilen bir cemaat reisi (roş galut, nagid) tarafından yönetilmişlerdir. İhtiyaç duyulduğunda Yahudilerin uzmanı olduğu kuyumculuk, tababet, tekstil gibi çeşitli meslek dallarında görüşlerine başvurulmuş, hatta onlar devlet idaresinde yüksek makamlara da getirilmişlerdir. Tarihte bazı çatışmaların varlığı inkâr edilmese de İslam dünyasında Yahudiler, Hıristiyanlar arasında maruz kaldıkları gibi antisemitizm örneklerini hiç yaşamamışlardır. Şeriatleri arasındaki benzerlikleri nedeniyle Müslümanlarla Yahudiler arasında birlikte yaşam imkânı her zaman oluşmuştur.

Kuran-i Kerîm’in Yahudilerle ilgili söylemleri salt dışlayıcı olmayıp hakkı beyan etme bağlamındadır. Kurân, Yahudilerin dini ve dünyevi işlerde hem geçmişte hem o günkü ortamda türettikleri fesatları dile getirirken olumlu yönlerini söylemeyi de ihmal etmez. Ne var ki Yahudiliğin dini/şer’î ömrünün sona erdiği beyanı karşısında onlar Kurân vahyini inkâr yolunu seçmişlerdir. Günlük gelişmeler karşısında nebevi tavrı aksettiren hadisler de Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Yahudilere yönelik tutumunun düşmanlık ve kindarlık olmadığını, bilakis kırıcı üsluptan kaçındığını ve kişisel ilişkiler kurabildiğini, fakat sebep oldukları teolojik ve sosyal fesadı önlemek amacıyla tedbir aldığını ortaya koymaktadır. Özetle, Kurân’da ve hadislerde Yahudilere yönelik yaklaşım ön yargılara ve peşinen redde dayanmamış; Yahudiler yaptıkları fesatlar ve şer amellerden uzak durmaları için uyarılmış ve Müslümanlardan da onların fesat ve şerir işlerine karşı teyakkuzda olmaları istenmiştir.

İslam vahyini muhafaza 

Müslüman ulemanın Yahudilik üzerine çalışmaları bu tarihsel bilinçle şekillenmiştir. Onlar çalışmalarında Yahudilikteki tutarsızlıkları belirtmiş, hakka muhalif tutumlarını eleştirmiş, İslam’a yönelik iddialarını çürütmüşlerdir. İslam öncesi dönemden tevarüs eden Ehl-i Kitap kavramı, yani Yahudilerin ilahi kitaplara sahip olma ayrıcalığı, kendi metinlerinde nübüvvetin işaretlerini görüp İslam’ı kolaylıkla kabul edebilecekleri beklentisi onları Müslümanların gözünde daha özel bir konuma yerleştirmiştir.

Fakat bunun yanı sıra, farkında olarak veya olmayarak mühtedilerin eski bilgi ve kültürlerini İslam kisvesi altında sunup bu bilgileri İslam’a sokmamaları için Müslüman ulema teyakkuzda olmuştur. Özellikle tarih ve tefsir kaynaklarında görülen bu türden bilgileri İsrailiyat olarak niteleyen ulema, pratikte başarı oranı tartışılsa da bu türe karşı farkındalık oluşturmayı ve İslam vahyini aslına uygun şekilde muhafaza etmeyi hedeflemiştir.

İslam’ın erken dönemlerinde ilim dünyasında Yahudilikle ilgili söylemler Tefsir kaynaklarında zikredilmiştir. Kuran’daki ilgili ayetleri şerh ederken müfessirler İsrailoğulları’nın tarihi, akideleri, dünya görüşleri ve sergiledikleri davranışlar üzerinde durmuşlardır. Ortaya çıkan çeşitli fikrî akımlar içerisinden hangisinin hak olduğunun tespitiyle uğraşan kelam kaynakları da Yahudilik ve İsrailoğulları hakkında zengin bilgiler verirler. Bu kaynaklarda İsrailoğulları’nın kutsal kitaplarını tahrifine örnekler verilerek akidelerindeki sapkın inanışlar, müşterek konularda İslam’dan farklı söylemlerinin çürütülmesi vs. gibi temalar detaylıca ele alınıp Yahudiliğin batıl akide olduğu ispatlanmaya çalışılmıştır. Tüm bu iddiaların ötesinde, Kuran’ın vahyedilmesiyle artık önceki şeriatlerin hükümsüz kaldığı anlamında Nesih iddiasına dayanan Müslüman ulema, İslam’ın zuhuruyla Yahudiliğin döneminin kapandığını ve Yahudilerin de İslam’a girmesi gerektiğini vurgulamışlardır.

Müslüman ulemanın Yahudiliğe yazdığı reddiyelerin sayısının, Hıristiyanlığa kıyasla daha az olduğu ifade edilir. Bunun sebebi, Hıristiyanların bir devlet himayesi altında olması sebebiyle İslam’a dil uzatmaları için daha serbest bir ortam ve imkân bulmalarıdır. Yahudiler ise İsrail devletinin kuruluşuna kadar Hıristiyan veya Müslüman toplumlarda her zaman azınlık olarak yaşamışlardır. Fakat bu betimleme Yahudilerin İslam’a hiç dil uzatmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Bizzat İslam topraklarında yaşayan ve hatta Müslüman hükümdarların saraylarında kendilerine vazife verilen bazı Yahudi bilginlerin İslam’a, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ve Kuran’a yönelik karalayıcı ve küçük düşürücü iddialarda bulundukları bilinmektedir. İslam’ın erken dönemlerinde özellikle Mutezile akımı onlara mukabelede bulunmuş, Yahudilikle ilgili çeşitli iddialar sergilemişlerdir. Yahudilere yönelik bu iddialar çoğunlukla akide/Kelam kitaplarının içerisinde serpiştirilmişse de bunları toplayan müstakil eserler de mevcut olmuştur. Makalat/Makaleler, el-Firak/Fırkalar, er-Red/Reddiye, ed-Diyânât/İnançlar, el-Milel ve’n-Nihal/Hak ve batıl inançlar türünde çalışmalarda Yahudiliğe de yer verilmiştir. Ayrıca, özel olarak Yahudiliği konu edinen çalışmalar da yapılmıştır. “er-Red ale’l-Yahud/Yahudilere Reddiye” türünde eserler İslam’ı karalamaya çalışan Yahudilerin görüşlerini çürütmeyi, Yahudilikteki noksanları dile getirip bu inancı eleştirmeyi hedeflemiştir. Basra Mutezile ulemasından Ebû Bekr Abdurrahmân b. Keysân el-Esamm (vef. 200/816) tarafından kaleme alınan er-Red ale’l-Yahud risalesi, özel olarak Yahudiliğe karşı yazılmış olan ilk reddiyelerden kabul edilir. Bu tür çalışmalar yapan ulemaya örnek olarak Bişr b. Mu’temir (vef. 210/825), Ebu’l-Huzeyl el-Allaf (vef. 226/840), Ebu İsa el-Verrak (vef. 247/861), el-Cahız (vef. 255/869), İbn Kusin (vef. 360/970) ve diğerleri gösterilebilir. İbn Nedim, meşhur Fihrist’inde bu eserlerin isimlerini belirtir. Müteakip dönemlerde de Müslüman ulema Yahudiliğe karşı reddiyeler yazmışlardır. Ne var ki bu çalışmalardan pek çoğu günümüze ulaşmamıştır. Bu ulemadan bazıları Müslüman kökenli olup bazıları da sonradan İslam’la şereflenmişlerdir. Onların kaleme aldıkları çalışmalar hem Müslümanlara hem de gayrimüslimlere hitap etmiştir. Bu ulema arasında en bilinenlerine örnek olarak Ali b. Rabben et-Taberi, İbn Kuteybe, İbn Cerir et-Taberi, el-Gazali, Endülüs’lü İbn Hazm, Ebu Nasr el-Makdisi, İbnü’l-Kayyim el-Cevzi, İbn Haldun, Katip Çelebi, Taşköprülüzade sayılabilir.

Mühtedi ulema 

Müslüman ulemanın Yahudilik hakkındaki çalışmaları günümüz ihtisaslaşma şartlarının gerektirdiği müstakil ve kendi başına bir Yahudilik araştırması yapmayı amaçlamaktan ziyade genellikle bu dine inananlara tebliğde bulunma ve İslam’ın üstünlüğünü ortaya koyma gibi dini gayeleri hedeflemiştir. Bunun yanı sıra mühtedi ulema tarafından kendi inancını bırakıp İslam’ı seçmesinin sebeplerini anlatan çalışmalar da yapılmıştır. Yahudi bir alim iken İslam’a girmiş meşhur sahabi Abdullah b. Selam’a nispet edilen Risâletu’l-Hâdiye isimli risale, Samuel el-Mağribi’nin (ö. 570/1174) Bezlü’l-mechûd fî ifhâmi’l-Yehûd gibi eserler buna örnek gösterilebilir. Dolayısıyla bu çalışmalarda benzer temalar ve iddiaların tekrarlanması normal karşılanmalıdır. Yahudilerin itikatlarındaki bozukluklar anlatılırken İslami bakış açısıyla konuyu ele alıp eleştiren Müslüman ulema, örneğin Hz. Lut, Hz. Davut ve Hz. Süleyman gibi İslam’ın peygamber kabul ettiği ama Yahudiliğin peygamber görmediği zatlar hakkında Yahudi kutsal metinlerinde geçen bilgileri iftira olarak nitelemiş, onlara atfedilen fiillerin bir peygamber tarafından sergilenemeyeceğini vurgulamışlardır. Yahudilikle ilgili çalışmalarında Müslüman ulemanın vazgeçilmez konusu, bu dinin kutsal metinlerinin sonradan değiştirilmesi ve tahrif edilmesi konusu olmuştur. Burada hem Yahudilerin ilahi kelamı koruyamamaları gibi kasıtsız hem de Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkındaki müjdeleyici ve bilgilendirici cümlelerin ortadan kaldırılması gibi kasıtlı tahrif söz konusu olmuştur. Genel olarak değerlendirilince Müslüman ulemanın tahrif konusuna bakışı üç grupta toparlanabilir. İbn Hazm, Karafi vs. gibi Tevrat metninin pek çok kısmının tahrif edildiğini savunanların yanında, İbn Teymiyye ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi metinde kısmi tahrifin bulunduğunu ama asıl değişikliğin metnin yorumunda veya tercümesinde meydana geldiğini düşünenler de olmuştur. İbn Haldun, Makrizi, Şah Veliyullah Dihlevi gibi ulema ise tahrifin metinde olmadığını, tercümelerde ve yorumda olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Siyasal mülahazalar 

İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte XX. yüzyılın ortalarında İslam dünyasında Yahudilik çalışmaları yeni bir ivme ve form kazanmıştır. Eskiden konu sadece dini özellikte iken artık ona paralel olarak siyasal mülahazalar da yer almış, bu zemin genişlemesi Kurân’daki bazı ayetlerin tefsirinde vücut bulmuştur. Bazı müfessirler yeni kurulan İsrail devletinin, azgınlık gösteren Yahudilerin topyekûn cezalandırılması için ilahi planın gereği olduğunu belirtmişlerdir. Bunun yanı sıra, çeşitli İslam ülkelerinde İsrail devleti farklı yönleriyle ele alınıp incelenmiştir ve incelenmektedir.

Türkiye’de Yahudilik üzerine çalışmalarda, Sabetaycılık konusu gibi yerel özelliklerle birlikte, benzer yaklaşım hâkim olmuştur. İsrail devletini ilk tanıyan devletlerden olan Türkiye’de Yahudilik üzerine çalışmalar hem dini hem siyasi araştırmalar konusunda sürdürülmüştür. Siyaset bilimi araştırmacıları İsrail üzerine çalışmalarıyla konuya katkıda bulunmuşlardır. Yahudilik ve Yahudilerin itikadî, tarihî, antropolojik, etnografik, coğrafi ve siyasi vs. açılardan incelenmesi İlahiyat (ve yeni kurulan İslami İlimler Fakültelerinde) dinler tarihi branşının müfredatında yer almış, temelde dinler tarihi uzmanları bu alanlarda değerli çalışmalar ortaya koymuşlardır. Türkiye’de dinler tarihi alanının kurucusu sayılan Hikmet Tanyu’nun 2 ciltlik hacimli Yahudiler ve Türkler çalışması, konu üzerine yapılmış en temel çalışmadır. Bunun dışında dinler tarihi uzmanları Yahudiliğin çeşitli doktrinleri, mezhepleri, tarihi, şeriatı ve itikadi esasları, farklı ülkelerde yaşayan Yahudi topluluklar ve benzeri pek çok konuda ilmi çalışmalar yapmışlardır. Yahudi mezhepleri, Siyonizm konularında çalışan Yaşar Kutluay, İbranice orijinal kaynakları inceleyerek eserler kaleme almıştır. Yine, Türk Yahudiler sayılan Karaylar üzerine çalışan Şaban Kuzgun da çalışmalarında İbranice dilini kullanan uzmanlardan olmuştur. Fakat hem Kutluay’ın hem Kuzgun’un normal görülmeyen vefatlarının ardından Türkiye’de İbranice kaynaklara inerek çalışanların sayısı azalmıştır. Bu olaylar sebebiyle endişelerin doğurduğu travmanın atlatılmasının ardından araştırmacılar yeniden İbranice kaynakları kullanmaya yönelmişlerdir.

Türkiye’de konu üzerine yapılan çalışmalar sadece dinler tarihçileri tarafından yapılmamış, İlahiyat ilimlerinin çeşitli alanlarında çalışmalar yapan araştırmacıların da değerli katkıları olmuştur. Örneğin Endülüs Yahudilerini Türk okurlara tanıtanlar arasında İslam tarihi araştırmacıları yer almıştır. Bu bağlamda, İslam dünyasında özellikle Ortadoğu ülkelerindeki Yahudiler üzerine çalışmaları ile öne çıkan isim olarak Nuh Arslantaş zikredilmelidir. Araştırmalarında Arapça, İngilizce gibi alan dillerinin yanı sıra kaynak dilinde İbranice orijinalleri yoğun bir şekilde inceleyen Arslantaş, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) çağdaşı Yahudilerden başlayarak dönemsel bir taksim ile Emeviler, Abbasiler, Fatımiler yönetimindeki Yahudileri incelemiştir. Bağdat ve Kahire kültür merkezi havzasına mensup Yahudiler arasındaki mezhep farklılıklarını da gözeterek incelemiş ve İslam dünyasındaki Yahudilerin durumunu en ince detaylarına kadar hacimli çalışmalarında ortaya koymuştur. İbrani kronikleri ve seyyahların eserlerindeki Osmanlı ve Türk algısını ortaya koyan Arslantaş, Saadiya Gaon’un Arapça Tevrat tercüme ve tefsirini Türkçeye kazandırmıştır. Yakın zamanda yayımlanmış hacimli 2 ciltlik çalışma olan bu eser, yazarının Ortaçağ’da ilk Yahudi filozof ve en önemli Kelamcılardan olması hasebiyle dönemin Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki entelektüel atmosferini yansıtması bağlamında oldukça ehemmiyeti haizdir. Bu eser üzerinden okumalar yaparak o dönemde Yahudi teolojisinin durumu öğrenilebilir ve İslam’dan ne kadar etkilendiği takip edilebilir.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı