Genel

İslam/Ed-Din ile Sosyolojik Din Karşılaştırılması…

Abdulaziz Tantik

İslam’ın, ilahi bir din olarak varlığı ile sosyolojik bir olgu olarak varlığı arasında derin farklar vardır. Her iki din tanımının dayandığı kaynağın farklılığı açık iken din/sosyolojik bir olgu olarak ve ilahi din olan İslam’ın aynı düzlemde kabulüne yönelik yapılan yorumların doğru ve hakikat bağlamında bir karşılığı yoktur.

İslam, ilahi bir din olarak ilk peygamberden son peygambere kadar gönderilmiş ilahi rehberliğin açık teşekkülü ile tanımlanabilecek bir zemine sahiptir. Bu ilahi rehberlik hem vahiy/ilim ve hem de Elçi/örneklik üzerinden gerçekleşmiştir. Bu temel gerçeği dikkate almayan her yaklaşım İslam ile sahih ve sahici bir bağ kuramaz, sadece onu kendi tekeline alabilmenin bir imkânı olarak yorum gücüne dayanır. Bu da İslam tarafından zaten reddedilir. Yani kaynağı ilahi olanı beşeri akıl düzeyinde tanımlanabileceğini kabul etmek akla ziyandır. Çünkü o kendi tanımını kendisi getirmiştir. İslam, hem Allah katında kabul gören tek din ve hem de bizzat Allah tarafından gönderildiği açıkça beyan edilmiştir. Elçi ise bize İslam’ın uygulamada da temel kodlar bağlamında bir örnekliği zorunlu kıldığını göstermektedir. Yani biz yorum üzerinden İslam’ı tanımlama imkânına haiz değiliz. Böyle bir girişim yapıldığı zaman beşeri düzleme indirgenmiş bu din artık İslam olma hüviyetini kaybetmiş olur. Bu da kendi tarihi sürekliliği içinde her peygamber sonrası dinin belirli bir değişime uğraması, hakikatini örten gerçeklikler ortaya çıktığı zaman yeniden asli hüviyetine geri döndürülmesi için yeni bir peygamber gönderildiğini açıklar. Son vahiy/kitap ve son elçinin hayatı neredeyse ana hatları ile açık bir şekilde korunmaya alınmış, kitabın en küçük bir değişime dahi kapalı olduğu ve korunduğu yine kendi hitabı ile belirtilmiştir. Bu yüzden korunmuş bir İslam ve onun uygulamalı/sünneti açık bir şekilde bugüne kadar taşınmıştır. Elbette ki uygulamada farklılıklar söz konusu olabilir. Mezhepler ise bu yorumlamanın yöntemini işaret eder. Yani yöntemin ilahi boyutu ile beşeri boyutu birbirinden ayrılarak varlığını korumuştur. İlahi boyutu ortak idrake ve algıya konu edinilirken, beşeri boyutu ile farklılığı meşru kılarak günceli kuşatmasına zemin oluşturmuştur.

Din olgusuna felsefi bir akıl ile yönelmek ve onu akli bir zeminde tanımlama girişimleri tarih boyunca var olmuştur. Modern dönemde ise bu çok daha fazla yaygınlık ve meşruiyet kazanmıştır. Süreç içinde Müslümanların zihni karmaşası ile onlara da sirayet etmiştir. Din, felsefe ve bilim diyerek ayrımlara tabi kılmak, yaşamın farklı alanlarına yönelik farklı arayışları temellendirme açısından mümkün görünebilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey ise; din tabiatı gereği ilahi menşelidir, felsefe ve bilim ise beşeri bir tabiata sahiptir. Bu iki doğanın değerlendirilmesi aynı zeminde sağlanamaz, sağlandığı düşünülürse o zaman ilahi olanı beşeri olana indirgeme durumunu meşrulaştırılmış olur. Bu başlı başına bir sorun alanını işaret eder. Hâlbuki ‘felsefe nedir’ sorusuna bir düşünme tekniği cevabı verenler, bu cevabı unutarak onu her şeyi yorumlayacak bir olgu olarak düşünmeyi öncelemekten vazgeçemiyorlar. Hâlbuki felsefe ve bilim dahi öncüller üzerine işlevselleştirilebiliniyorsa bu öncülleri neye göre kodlanacağı çok önemli bir hal alıyor. Eğer felsefe ve bilim öncüllerini akli veya deneysel tecrübeye konu edinilerek veya apaçık apriori bilgiye dayandırılacaksa bu apaçıklığı sağlayan akli muhakemenin kendisinin apaçıklığını neye borçlu olacağız ki; her filozof kendi öncüllerini/apaçık bilgilerini öne çıkartarak farklı bir yorum yapabiliyor.

İslam açısından apaçık bilgi: gönderilmiş vahiy ve onun elçi öncülüğünde uygulamada kullanılan ilkeleri ve üzerine mutabakat sağlanmış halini içerir. Bu açıdan nesnel bir zemine sahip olduğu; yani ilahi bilginin herhangi bir şüpheye mahal kalmadan insanlara ulaştığını belirten bir yönteme haiz olduğunu işaret eder. Bu da bize bir değerlendirme yaparken bu ortak apaçık bilginin sağladığı ilkeleri dikkate almadan yorum yapmanın müslümanca bir karşılığının olmadığını gösterir.

Sorun nerede? Sorun; felsefi aklın öncülleri üzerinden din meselesini ele alırken sosyolojik verilere dayalı bir şekilde anlamaya çalışmak ve dini sosyolojik verilerle sınırlı bir zeminde tanımlayarak onun alanını daraltmaya çalışmaktır. Modernleşme süreci ise dini tamamen akli zemine, sosyolojik zemine taşıdı. Sosyal bilimler açısından bir olguya dönüştürdü… Müslüman zihin ise felsefi düşündüğünün farkında olmadan dinin alanını daraltmaya çalıştı. Elbette ki tarihte ve bugünde de dini alanı maksadının dışında aklı ve düşünceyi küçük düşürme anlamında kullanma girişimleri olmuştur, olmaya devam da edebilir. Bu durumu ve gerçekliği değiştirmez! İslam, sahih ve sahiciliğini hiçbir zeminde kaybetmeyecek bir özelliğe sahiptir. O kıyamete kadar kendi hakikatini taşımaya devam edecektir ki insanlar, biz hakikatin ne olduğunu bilmiyorduk deme imkânını elde edemesinler… Bu yüzden İslam, kendi müntesipleri bağlamında hakikat, kendi müntesipleri dışındakiler içinde bir hakikati temsil etmektedir. Bütün reddetmelerine rağmen bu gerçek değişmeyecektir.

İtirazın temel noktalarından biri; akıl olmadan dinin teklifinin mümkün olmayacağıdır. Elbette ki akıl teklife muhatap olandır. Ama burada akıl, modern akıl bağlamında tanımlanmış bir akıl değil, aşkınlığı içinde taşıyan ve düşünme mekaniğini temsil eden bir yeti olarak varlık kazanır. Hâlbuki modern akıl, tanımlanmış ve sınırları belirlenmiş bir olguya dönüştürülmüştür. Bu aklın ürettiği felsefi yaklaşım da bu çerçeve içinde sınırlı bir alanda kalmaya mahkûm görünmektedir.

Modern düşünce, aklı merkeze alarak insan ve insana dair her bakışı aklın alanı içinde yeniden düşünmeye ve tanımlamaya çalışmaktadır. Modernleşmenin düşünce dinamiğinde meydana gelen değişimin dinamiğini de dikkate alarak aklın hep merkezi konumunu ve sınırlı alanını muhafaza ettiğini gözlemleyebiliriz. Bu yüzden aklı kendi sınırları içinde ama kendisinin dışındaki her alanda söz sahibi kılmanın nasıl bir anlam ve yorum daraltmasına neden olduğunu bugün çok daha iyi anlayabiliriz. İslam ise aklı kendi sınırlılıklarını aşmasına imkân tanıyan apriori ilkeler belirleyerek onu aşkınlıkla buluşmaya yöneltir. Bu yüzden akıl ve felsefe derken bir şeyin farkında olmalıyız: modern düşüncenin bağlamını dikkate alarak kullanmalıyız. Elbette ki kendi olgusu içinde felsefe ve akıl, kendi dışındakileri anlamaya matuf bir özellik taşır ve insanı sürekli kendisini aşmaya yönelik olarak yönlendirir. Bu noktada aklı ve felsefeyi modern düşüncenin tasallutundan kurtarmayı öncelemeliyiz.

Müslüman zihin ise yanlış algılar ve yanlış uygulamalar yüzünden kendi hakikatlerinden koparak modernliğin tuzağına düşmektedir. Temel bir ilke var: kötü misal emsal olamaz! Kötü örnekler yüzünden mevcut hakikati daraltarak kendi gerçekliğimizi değişime uğratmaya çalışmanın nasıl bir kötülük olarak geri döneceğini düşünmeye yanaşmıyorlar. Müslüman olmak ise müslümanca düşünmeyi zorunlu kılar. Müslümanca düşünmeden müslüman olmak imkânsız gibidir. Akıl, felsefe ve bilgi ideoloji olmadan işlevsellik kazanamaz! Liberal bir mitoloji olarak kabul gören; ‘akıl, felsefe ve bilim yansız/nesnel bir zemindir’ algısına yenik düşmektedir. Bu ise modernleşmeyi masumlaştırmaktadır. İnsanlığın geldiği noktayı dikkate aldığımızda ise özgürlük, demokrasi, haklar vesaire artık bir mitolojik unsur olmaktan öteye geçememektedir.

Her düşüncenin elbette ki bir insan tanımı olmadan diğer kavramlara anlam yüklemesi mümkün görünmemektedir. İnsan tanımını neye göre yapacağız. Aklı modern bağlamı içinde sınırlandırarak kabul ettiğimizde insanı da sadece bir doğa ve olgu olarak kabul ederek tanımlamaya yönelecektir. Bu tanım ise insanı kendi sınırlılığı içinde herhangi bir şey gibi tanımlanabilecektir. Bu da insanı kendi asli hüviyeti dışında görmeyi makulleştirecektir. Yeni felsefi yönelim zaten bu yaklaşımı ‘bağlantısal bütünsellik’ bağlamı içinde yaşamı önceleyen ve insanı yaşamın bir formu olarak kabul gören bir bakışı öne çıkarmaktadır. Böylece hümanist dönem geride kaldı hükmü verilmektedir. Şu an yeni yaklaşım, kendi sosyal gerçekliğini de beraberinde inşa etmeye başlamıştır. Post hümanist çağ ve post truth çağ nitelemesi de insanın tahtından indirildiğinin ilanıdır.

Meselenin insan tanımı ve bu tanım üzerinden akıl, felsefe ve bilimi yeniden düşünürken dini Ed- Din olan İslam’ı da yeniden düşünmeye yönelmeliyiz. Bu yeniden düşünme, eskiyi geride bırakma değil, tarihsel sürekliliği içinde kendi yöntemini ve ilkelerini de dikkate alarak bu yeni durumu yeniden anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktır.

Bir özgüven sorunu çektiğimiz açıktır. En azından bir kısım müslüman aydın ve entelektüel açısından bu böyle! Bu özgüven eksiği düşüncede bir yanılsamayı da beraberinde taşıyor. Dini sosyolojik bir zemin olarak kabul ederek din üzerine düşünmek ve İslam’ı bu zemin üzerinden yeniden tanımlamak beraberinde ciddi sorunlar üretmektedir. Modernleşmenin bağlamına alınmış bir din ve İslam yorumu, beşeri sınırlar arasına çekilmesine imkân tanıdığı için İslam’ı beşeri sınırlara çekmeyi sağlıyor ve böylece İslam sıradanlaşarak kendi özünü/sahihliğini kaybetmekle yüz yüze kalıyor. Bu durumu kabul etmek müslüman olma vasfına aykırı olur.

Korkunun ecele faydası yoktur. Talut kıssasını yeniden ele almakta yarar var: bir azınlığın çok fazla güce sahip çok fazla kalabalıklara karşı zafer kazandığını hatırlamalıyız. Yani devasa bir teknolojik hamleyi de yenilgiye uğratabilecek bir imana sahip olmakla yükümlü modern müslüman… Bir tek kişi bile İslam söz konusu olduğu zaman hakikati tam olarak idrak ederek onu varlık sahasına çıkarırsa bütün sahtelikler yokluğa tevdi edilir…

İşte bu temel gerçekliği unutmadan yola revan olunmalıdır…

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı