Ercümend ÖzkanESERLERİGenelSöyleşiler ve Seçme Yazılar

İslam Nedir? Nasıl Müslüman Olunur?

Ercüment ÖZKAN yazılar sayfa 531

İslam, gerçekten ilk insandan itibaren Allah tarafından, yarattığı insanlar için, onların fıtratına uygun, eşyanın da tabiatına uygun ola­rak gönderilen kaideler bütünüdür ki “fıtri bir dindir” denilmesinin sebebi de insan fıtratında bulunan “dindarlık içgüdüsü” nü, insan fıt­ratının tabiatına en uygun şekilde cevaplayan din olmasından almak­tadır. 

 

TRT-5 (TRT-İnt)’dekİ konuşması

İslam denildiğinde kaynağı, mahiyeti, içeriği neyi anlatmak­tadır ve nasıl müslüman olunur, Müslüman olan nasıl Müslüman kalır? 

İslam, hepimizin bildiği gibi arapça kökenli bir kelime olup, lügat anlamı teslim olmak, kendi dışında herhangi bir şeye teslim olmak anlamına gelmektedir. Istılahta ise bütün dünyada “İslâm, Allah’tan gelen Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği vahye teslim olan” anlamını içermektedir ve ilk müslümanlar da, bu kav­ram anlamına uyumlu olarak Allah’ın elçileri olmuşlardır. Nitekim O’ndan gelen vahiylerin oluşturduğu Kur’an-ı Kerim’de açıkça Allah Peygamberlerine “De ki: Ben ilk Müslümanım” ifadesini kendi ağ­zından fakat elçilerinin dilinden söyletmektedir. Buradan da rahatlık­la anlıyoruz ki, gerçekten Allah’ın kendilerine elçi olarak seçip gön­derdiği kişilere gönderdiği vahye ilk teslim olan kişiler Allah’ın elçileri olmuşlardır. Elbetteki ilk teslim olan, teslim olduğu şeyden razı ve memnun olan kimsedir. Onun doğruluğuna, onun kendi fıtra­tına ve eşyanın tabiatına uygunluğuna kani olan, bu konuda şüphesi kalmayan, endişesi bulunmayan, arapça deyimiyle “iman eden kimse” olduğu için de bu emin olduğu şeyden diğer insanları haber­dar etme göreviyle gönderilen kimselerdir aynı zamanda peygamber­ler.

İslam, gerçekten ilk insandan itibaren Allah tarafından, yarattığı insanlar için, onların fıtratına uygun, eşyanın da tabiatına uygun ola­rak gönderilen kaideler bütünüdür ki “fıtri bir dindir” denilmesinin sebebi de insan fıtratında bulunan “dindarlık içgüdüsü” nü, insan fıt­ratının tabiatına en uygun şekilde cevaplayan din olmasından almak­tadır.

Dinler bozuk veya düzgün, doğru veya eğri, hep birbirinden farklı da olsa iki ana katagoride incelenmiş ve incelenmektedir:

1-Vahy kökenli, yani Allah’ın gönderdiği vahye dayalı dinler,

2-Vahy kökenli olmayan dinler.

Malumunuz armut örneğin sulusu, kurtlusu, çürüğü için de armut vasfını yitirmez, lakin hangi fıtratı kazanmış ise ham veya kurtlu gibi; hepsi din olarak anılmasına rağmen “Hak din veya batıl din” diye anılırlar. Bu ifadeyi Allah’u Teala kitabında belirtmektedir. Nitekim Kureyş toplumu ve o dönemin arap kabileleri de Allah’a inanmaktadırlar. Kur’an’ın şehadetiyle bunu biliyoruz: “Desen ki yağmuru kim yadırıyor? Derler ki Allah.” ifadesi açıkça Kureyş’in de Allah’a inandığını gösteriyor ama buna rağmen Allah’ın, yanlarında hiçbir hüccetleri bulunmadığı halde dostu, velisi ittihaz ettikleri, elle­riyle yonttukları putları, Allah’ın İbrahim (AS)’a yaptırttığı Beytul-lah’a yani Allah’ın evine doldurmuşlar, onları günlük hayatlarında, yaşamlarında düstur edinmişler. Bütün perestiji, bütün itibarı onlara yapmak suretiyle Allah’ı bir yerde haşa devre dışı bırakmışlardır ha­yatlarında. Bu sebepten dolayı Allah onlar için “müşrik” yani Allaha ortak koşan tabirini kullanmaktadır. Nitekim Peygamberine bildirdi­ği bir vahiyde de “De ki kafirlere. Ben sizin taptıklarınıza tapmıyo­rum. Sizler de keza benim taptığıma tapmıyorsunuz.” Bu bir durum tesbitidir: “Durum öyle gösteriyor ki bu güne kadar Ve halen hal böyle iken ilerde de ummayın ki bende sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Böyle bir ümidiniz asla bulunmasın ve kalmasın. Sizin de gösterdiğiniz hal o ki, sizler de bugüne kadar tapmadığınız gibi benim taptığım Allah’a; ısrarınız, yanlış üzerinde sebatkarlığınız ve inadınızla yarın da şu halinize bakarak Allah’a tapacağınıza dair bana bir ümit vermiyorsunuz. Öyleyse “sizin dininiz size, benim dinim bana.” Yani siz bildiğinizi okuyun, ben de bildiğimi okuyacağım. Bu “okuyun” tavsiye değil, yani böyle yapmanızı istiyorum anlamına değil, zaten okuyorsunuz yâni ne yapıyorsunuz, ne yapacaksınız bana sormuyorsunuz, hoş ben de size soracak değilim. Siz alışkanlık­larınızı, atalarınızı üzerinde yürür bulduğunuz yolda yürümeyi ken-v dinize kolay bir yol olarak seçmişseniz; doğru mu eğri mi, atalarınız akledebilen insanlarmıydı değil miydiler, bunların asla muhakemesi­ni, mukayesesini, muhasebesini yapmadan o yolda yürüyor iseniz -ki öylesiniz-, ben ise Rabbim Allah’ın bana bildirdiği vahyi, hayat tarzı, yaşam biçimi, dünya görüşü olarak algılıyor ve O’na uyuyorum. Ben O’ndan bana gelenlere teslim oldum, sizleri de O’na teslim olmaya, yani benim teslim olduğum vahye teslim olmaya çağırıyorum. Ya bu çağrıma kulak verir ve kurtulanlardan olursunuz, ya da bildiğinizi okur; sizden önce gelenlerin yürüdüğü yolda yürümek suretiyle ce­henneme kadar gidersiniz” diyor.

Gerçekten insan, İslamın ne olduğunu anlamak istiyorsa kesin­likle şunu bilmeli ki bu dinin adı “İslam” iken, bu dinin içeriğini, akide yani itikatla ilgili ve davranışlara tealluk eden hususlarını da tafsilatıyla açıklayan kitabın adı “Kur’an’ı Kerim” dir. Her ne kadar kitabın içinde Kur’an için başka ifadeler de geçiyor olmasına rağ­men, açıkça biliyoruz ki Kur’an Allah’ın elçisi Muhammed (SA)’e gönderdiği vahiylerden oluşan kitabın adıdır Ve hiçbir vahy bu kita­bın dışında kalmamıştır. Allah bu kitabı kullarına, yollarını asan etmek, işlerini kolaylaştırmak, önlerini aydınlatmak kendi deyimiyle, Kur’an’i deyimle söylemek istersek “hidayet rehberi” olarak yani doğru yolun ne tarafta, hangi hususlarda nelerin yasak olduğunu, ne­lerin farz olduğunu, inancın nasıl belirlenmesi gerektiğini tafsilatıyla açıklayıcı bir rehber olarak gönderdiğini açıklıkla söylüyor. Onun anlaşılmazlığmdan bahseden insanlara da “sen ne söylüyorsun, bu ki­tabı biz nasıl kabul edelim ki sen Allah’ın elçisi olduğunu söylemene rağmen bize bizim dilimizle hitap ediyorsun” diye itiraz eden müş­riklere, Kureyşlilere Allah “tabi” anlamına gelecek şekilde “anlayası­nız diye sizin konuştuğunuz dil ile gönderiyorum, anlayasınız diye apaçık arapça ile bildiriyorum.” Bir başka ayette de “Onlara anlama­dıkları dilden konuşan, söyleyen bir elçi gönderseydi o takdirde der­lerdi ki, bu adam ne söylüyor, anlayan biri olsa da bize anlatsa.” Böyle demeyesiniz diye, sizin günlük işlerinizi tedvir etmek için, bir­birinizi anlamak ve anlatmanız için kullandığınız günlük diliniz, arapçanın Kureyş lehçesi var ya Mekke’de konuşulan, işte o dilden gönderiyorum. Amacım sizin, benim sizden ne istediğimi anlamanız, onunla amel etmeniz, davranışlarınızı ve düşüncelerinizi ona göre ayarlamanız ve bu şekilde süren yaşamın sonunda ahir yani son, ahi-ret dediğimiz sonda buna göre de hesaba çekilmeniz, o hesapta da yakanızı kurtarmanızdır muradım. Sizin iyiliğinizi istediğim için dini size kolaylaştırdım.

Allah dininizde size kolaylık murad eder, zorluk murad etmez. Çünkü o, kulları için gerçekten bağışlayıcı, merhametli, “Rahim ve Rahman olan Allah’tır.” Hakikaten O’nun insana verdiği tüm nimet­ler gözönünde bulundurulduğunda açıklıkla görüyoruz ki İslam, ya­şanması hakikaten en kolay hayat biçimidir. Nasıl, bir benzinli araba için benzin en doğal yakıttır; nasıl mazotlu, patlama esnasına dayalı motorlar için mazot en doğal yakıttır ve ondan başka bir tür yakıt ko­yarsanız o arabadan istenilen sonucu alamaz iseniz insan için de onu yaratan Rabbi, yaratılışına uygun olarak gönderdiği İslam’ı seçmiştir ki, kulu onunla en kolay şekilde hayat yaşasın, verdiği nimetlerden nihai olarak istifade etsin, sonuçda da sonu .bulunmayan ahiret haya­tında da hesabını kolay verenlerden, yani diğer bir tabirle kurtuluşa erenlerden olsun da, hem burda aziz olsun hem de öbür tarafta, diğer ölümsüz dünyada aziz olsun. Yani geleneksel ifadesiyle söylersek iki cihan izzetini, iki cihan saadetini tatsın için Allah onları bildiriyor. Bu bakımdan İslamın anlaşılmazlığı ya da Kur’an’ın anlaşılmazlığı sözü her ne kadar asırlardan beri tekrar edilegelmiş bir söz îse de Müslümanın, aklı çalışan, aklı yerinde olan insanın kesinlikle şunu bilmesi lazım ki, aklı olmayan bu dinin muhatabı değildir. Aklı ol­mayan, insan olmasına rağmen Allah katında dininden de bu dünya­da yaptıklarından da sorumlu değildir. Nitekim bugünün mahkeme­leri de akılsız insanları, hukuki sorumluluğu olup olmadığını araştırmak için hastanelere sevkederek rapor isterler. Allah’ü Teala da akılsız olarak yarattığı kullarını, akıl vermediği kullarını dininden muhatap ve mesul tutmuyor. Demek ki Müslüman olmak için önce­likle ve olmazsa olmaz şekilde akıllı olmak gerekir. İki, İslam’ı anla­mak, Kur’ân’ı anlamak düşünce, dünya görüşü ve davranışlarının te­meli haline getirebilmek için de akla ihtiyaç vardır. Nasıl, sindirim organları yediği, aldığı, biyolojik açıdan beslenmek için aldığı gıda­ları hazmedip, lazım olanları alıp gerisini dışkı halinde atıyorsa; duyum veya okumak yoluyla edindiği bilgileri hazmedebilmek, ken­dilerine lazım olanları alıkoyup gerisini dışkı halinde atmak için de insana verilen organın adına akıl diyor Allah’ü Teala. Bu itibarla, ak-letmeyenleri yer yer davarlara benzetiyor. Nasıl, koyunlar, büyük ve küçükbaş hayvanlar akletmekten acizseler, kesime götürüldüklerini bilseler asla giderler miydi? Akılsız oldukları, akledemedikleri için mezbahaneye de sürseniz gidiyorlar sürüler halinde. Bu itibarla insan şunu kesinlikle bilmeli ki akletmeyen Müslüman olamaz. İslam ancak akledilmek suretiyle mümkün olur. O dini anlamak, yaşamak ve başkalarına anlatmak ve bu suretle Resulullah (AS)’ın yaptığı gibi

Kur’an’ı ahlak haline getirmek de akla muhtaçtır. Akıl devredışı kal­dığında İslam sözkonusu olmaz. Kısaca ye tekraren söylemek gere­kirse Peygamber (AS)’in en büyük yani en kapsamlı ve en müekket, müekket yani hiç terketmediği, sürekli yaptığı şey Kur’an’ı Kerim’i ahlak edilmektir. Düşünce ve davranışlarının esası haline getirmek, onu teoriden pratiğe indirgemek, yaşanan bir hayat tarzı; fert ve top­lum için bir hayat biçimine dönüştürmektir.

İşte bunun yapıldığı zamanda Müslümanlar yeryüzünde en üst düzeyde bulunmuşlar, onun terkedilmeye başlandığı zamandan bu­güne kadar da Müslümanlar maalesef yalnız Müslümanım demekten öteye hiçbir varlık gösterememişler, sayıları artmasına rağmen keyfi­yetlerinde hiçbir artma olmamış, vaktiyle meydana gelen kültürel bi­rikimi “hazıra dağ dayanmaz” misali yiye yiye bitirmişler ve İslami, fert ve toplumun hayatının dışına kendi elleriyle bu anlayışsızlıkları, bu yanlış anlayışları yüzünden itmişlerdir.

İslam’ı anlamak için mutlaka bir Kur’an meali edinmenizi ve ba­şından sonuna kadar, Allah’ın Kitabının sizlere neler söylediğini an­lamak için tekrar tekrar okumanızı tavsiye ederim. Peygamberimiz (AS)’in yaptığı da buydu.

 

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

  1. İslam, gerçekten ilk insandan itibaren Allah tarafından, yarattığı insanlar için, onların fıtratına uygun, eşyanın da tabiatına uygun ola­rak gönderilen kaideler bütünüdür ki “fıtri bir dindir” denilmesinin sebebi de insan fıtratında bulunan “dindarlık içgüdüsü” nü, insan fıt­ratının tabiatına en uygun şekilde cevaplayan din olmasından almak­tadır.
    ***
    İnsanın kalkınması için külli fikre ve fikri kaideye ihtiyacı vardır…Bu fikir veya fikri kaide, eşya hakkındaki mefhumları verir…Eşya hakkındaki mefhumlar, insanın davranışlarını düzenler
    Malumunuz armut örneğin sulusu, kurtlusu, çürüğü için de armut vasfını yitirmez, lakin hangi fıtratı kazanmış ise ham veya kurtlu gibi; hepsi din olarak anılmasına rağmen “Hak din veya batıl din” diye anılırlar.
    ŞİRK…: Akide sahih olmayınca, ibadet de sahih olmaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close