GenelKavram

İslâmcılık

İslamcılık sözlükte şöyle tanımlanmaktadır: “Her şeyin temelinde (devlet yönetimi, hukuk, yaşam…) dinin olduğunu savunan düşüncedir. İslamcılara göre her şey şeriata bağlı olmalıdır ve hangi milletten olursa olsun bütün Müslümanlar halifenin etrafında toplanmalıdırlar. Hatta onlara göre Osmanlı devletinin geri kalmasının sebebi şeriat esaslarından ayrılmış olmasıdır. Tamamen şeriat yanlısı İslamcıların yanında bir de Batı’nın teknolojisinden, endüstrisinden ve biliminden yararlanmak konusunda bir sakınca görmeyen İslamcılar da mevcuttu. II. Abdülhamid, İslamcılık düşüncesini geliştirmiş ve kendi döneminde Osmanlı devletinin resmi politikası haline getirmiştir. Tabi ki amacı, Müslümanları bir arada tutmayı başarıp imparatorluğun daha fazla parçalanmasını engellemekti ama kısmen başarılı olabildi. “İslamcılık Nedir” sorusunun bir başka yanıtı ise şöyle verilmektedir: İslam’ın ilk dönemindeki değerleri XX. yy. başlarına taşıyarak Türk toplumunu içinde bulunduğu bunalımdan kurtarma girişimidir. Çünkü İslam, tüm ilerlemelerin anahtarıdır. Kuralları doğru uygulanırsa gelişmiş milletlerin seviyesine ulaşılabilir.

ll.Abdülhamid, bu girişim ile şunları amaçlamaktaydı: Hem Balkanlardaki “Panslavizm”i etkisiz duruma sokmak, Müslüman toplulukların devletten ayrılmalarını engellemek, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak. (Panslavizm: Çarlık Rusya’sının Balkanlarda yaşayan bütün Slav topluluklarını, yabancı egemenliğinden özellikle Osmanlı yönetiminden kurtararak Rusya’nın denetiminde bir Slav devletinin oluşumunu sağlamak için uyguladığı politikaya verilen isimdir.) İslamcılığın tanımlanması konusunda Ali Bulaç’ın düşüncesi ise şöyledir: “İslamcılık, İslam’ın ana referans kaynaklarından hareketle “yeni” bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliği’ni hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletlerarası harekettir. Başka bir deyişle İslam’ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam’a göre yeniden kurulması ideali ve çabasıdır.” İslamcılığın tarihi seyrini üç evreye ayıran Bulaç şöyle değerlendiriyor: “1850’li yıllarda tarih sahnesine çıkan İslamcılık üçüncü neslin tecrübesiyle yürüyüşüne devam ediyor. Benim kronolojik tasnifime göre birinci nesil İslamcılık 1850-1924; ikinci nesil İslamcılık 1950-2000; üçüncü nesil İslamcılık 21. yüzyılın ilk yıllarıyla başlayıp halen sürüyor.” 1850-1924 yılları arasında rol oynamış bulunan birinci nesil İslamcıların referans çerçevesi “Kur’an ve Sünnet’e dönüş”tür. Bununla bağlantılı olarak ilk nesil İslamcılar “İçtihad kapısının açılması” ve “cihad ruhunun uyandırılması” hedeflerini öne çıkarıyorlardı…

İlk nesil İslamcılar Çanakkale savaşının mağduru oldular, 1925 Takrir-i Sükûn ve tek parti diktasıyla tasfiye edildiler. Söz konusu radikal tasfiyeden sonra İslamcılık 1950’ye kadar derin bir uykuya yattı. 1950-2000 yılları arasında sahneye çıkan ikinci nesil İslamcıların referans çerçevesi “modern-ulus devlet” oldu. Meşruiyet krizini aşma kaygısıyla Batılı sosyo-politik yapıları İslamileştirme çabasına büyük önem verdiler. Bu dönem İslamcılarının zihin evreninde bilgi, eğitim, toplumsal kurumlar, siyaset ve ekonomik gündem esas itibarıyla Batılı karakterde teşekkül etti. Ancak bu ya “İslami renge büründürüldü” ya da yan tarafa “icat edilmiş ahlaki-manevi/îmanî-metafizik özerk alanlar” ilave edildi. 21. yüzyılın ilk yıllarından başlamak üzere üçüncü nesil İslamcılar yakın tarih sahnesine çıkmış bulunuyorlar.”

Bunlarla beraber Mümtazer Türköne Ali Bulaç’ın değerlendirmelerini, geçmişte kalmış, müzeye kaldırılmış anlayışlar olarak değerlendirerek şunları söylüyor: “Bulaç, İslâmcılığı lügatlere girecek sarahatle, “İslâm’ın ana kaynaklarından hareketle ‘yeni’ bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslâm birliğini hedefleyen entelektüel, ahlâkî, toplumsal, ekonomik, politik ve devletlerarası hareket” olarak tanımlıyor.

Tanım sadece sarih değil, bir zamanların çok gürültülü tartışmalarını hatırlattığı için zihin tazeleyici. Evet bir zamanlar böyle bir misyon yüklenen İslâmcılar vardı. Özellikle 80’lerin sonunda ideolojik alanda hegemonik bir üstünlük bile sağlamışlardı. Peki, şimdi neredeler? Eski İslâmcıları kırpıp kırpıp politikacı yapıyorlar.

Bu arada İslâmcılık politikada yukarılara tırmanmak için kullanılmış ve işi bitmiş bir uçan halı olarak, özenle çerçevelenip duvara asılıyor. Ali Bulaç, aksi görüşte ama müzeye kaldırılmış bir obje olarak yeterli saygıyı görüyor. Büyük Doğu dergisinin tıpkı basımları bir gazetemizin eki olarak elimize ulaşırken, saygıda kusur edildiğini söyleyebilir miyiz? İslâmcılık bir ideoloji olarak çöktü. Omuzlarındaki ağır iktidar yükü onu çökertti. Kendini yeniden bulması için önce iktidarla bağlarını koparması, sonra uzun süre muhalefette yeni projeler üretmesi lâzım. Subaşı’nın işaret ettiği gibi çoğulculukla irtibata geçti ve onun bir parçası haline geldi. Türkiye değişti. “Kim değiştirdi?” sorusuna, mütevazı sınırlar içinde failler arıyorsak, ilk sırayı bir zamanlar kendilerini “İslâmcı” olarak tanımlayanlara vermemiz lâzım. Bugün sorsanız, çoğu yüzüne yayılan masum bir tebessümle gençlik yıllarına ait unuttuğu çocuksu şeylerden dem vuracaktır. Dünün keskin devlet karşıtları bugün devlet adına konuşuyorlar. “Devlet adına” lafı hafif kaldı; doğrudan “devlet olarak” konuşuyorlar. Kolay mı? Koskoca devlet. İslâmcılar devleti değiştirdi mi? Devleti ele geçirdiler, ama devlet de onları değiştirdi. Hangisi daha çok değişti? Elbette İslâmcılar; değişmek ne kelime bambaşka bir boyuta taşındılar.

İslâmcılık adına çantalarında siyasî bir projeleri var mı? Yok. Uygulayıp mı tükettiler? Hayır. Tamamıyla unuttular ve vazgeçtiler. Bu iş gömlek çıkartmaktan farklı. Gömlek çıkartmak, yelpazeyi geniş tutmak için siyasî bir tercihti. İslâmcılıktan vazgeçmek ise, demokrasi ile yola devam edebilmek için bir mecburiyetti. Tarih İslâmcılara bu şansı verdi.”

İslamcılığın 21. yüzyılda geldiği son durumu Abdurrahman Aslan ise şöyle değerlendiriyor: “Kişisel kanaatime göre; İslamcılık, zamanın akışı içinde doğruluğu anlaşılmış düşünceler kadar; bu zaman içinde yanlışlamış düşünceleri de bünyesinde taşıyan bir “gelenek/akım” veya söylem. Bunun da çok doğal bir şey olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu haliyle İslamcılığın başından itibaren kendisiyle birlikte taşıdığı ve zamanın akışının yanlışlıklarını gösterdiği bazı zaafları bulunuyor. Müslümanların son yirmi yıl içinde geldikleri noktayı göz önüne aldığımızda; İslamcı söylemin ve onun söz konusu zaaflarının yeniden tahlil ve restore edilmesi gerektiğine inanmaktayım. Müslümanlar kadar, Müslümanların taşıdığı İslamcı söylemin onları nereye taşıyıp götürdüğünü; bunun yanında İslamcı söylemin bugün nasıl bir “Müslüman model” inşa etmek istediğini bilmemiz gerekiyor. İslamcılık doğduğu günden bu yana aynı düzlemde cereyan eden bir düşünce akımı değil. Türkiye’deki İslamcılık kanımca 1960’ların sonlarından itibaren ciddi bir kırılmadan geçmiştir.

Bugünkü İslamcılığın vardığı içler acısı noktayı, bu kırılmayı göz önüne alarak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. İslamcılık bu tarihten itibaren kendi ilmi geleneğinden ve köklerinden ciddi şekilde kopmuştur. Bu kopuşun zihinlerde yarattığı dönüşüm, Müslüman’ı modern dünyaya katılmaya, yani modern idealleri İslam adına onaylamaya çağırmaktadır.”

Görüldüğü gibi herkesin kendine özgü İslamcılık tanımı, İslamcılık anlayışı, hadiseleri değerlendirme biçimi ve değer yargıları vardır. Ancak İslamcılık kavramının kendisi de sorunlu bir kavramdır. İslam kelimesine “cılık” eki ilave edilerek oluşturulan bu kavram, zihinlerde Türkçülük, Kürtçülük, Turancılık gibi bir çağrışım yapmaktadır. Bu nedenle İslamcılığı din tacirliği, dini siyasallaştırma gayreti olarak tanımlayanlar da olmuştur. Nitekim Türk olmayanın Türkçülük, Kürt olmayanın da Kürtçülük yapabildiği gibi, İslam olmayanın da İslamcılık yapabileceğini çağrıştırmaktadır. Müslümanlara Allah’ın verdiği Müslim ve İslam ifadeleri daha sevimli gelmektedir. Ayrıca İslam bütüncül bir hayat nizamıdır. Tebliğden cihada kadar her türlü yöntemi kendi bünyesinde bulunduran bir sistemdir. Asla ithal kavramlara ihtiyacı yoktur.

Bugün toplumun diline doladığı İslamcılık, ırkî anlamdaki milliyetçilik akımının Osmanlı toplumuna empoze edilmesine karşı, Müslüman halklara asli kimliklerini hatırlatma çabası olarak sahneye konmuş bir mücadele yöntemi idi. Ancak amacına ulaşma fırsatını yakalayamadı. Değişik din ve ırklara mensup Osmanlı toplumu parçalanarak yeni devletçikler oluşturuldu. Hâlbuki Osmanlı zaten İslam devletiydi. Halifeliği şahsında temsil ediyordu. O güne kadar taşıdığı sorumluluğu yerine getirmiş olsaydı, Allah onlara bu hezimeti yaşatmazdı. Çünkü Allah, dinini yüceltmeye çalışanı yücelteceğine, yardım edene yardım edeceğine söz veriyor.(Hac 22/40)

İmparatorlukları sarsan bu projenin arkasında o günün büyük Britanya imparatorluğu vardı. Bu proje “Böl, parça, yönet” siyasetinin uygulamaya konulmasıydı. Osmanlı toprakları üzerinde irili, ufaklı 40’tan fazla devletçik oluşturulmuştu. Bunlardan biri de Türkiye idi. Üç kıtaya hükmeden Osmanlı’dan geriye avuç içi kadar yerde kurulan bu devlet üzerinden de ellerini hiçbir zaman çekmediler. Aynen bugün yanı başımızdaki Irak için uygulanan politika, o günde T.C. için uygulanmıştı.

Çünkü Müslüman halklar kendilerine yapılanı anlayıp yeniden toparlanmaya başlayacak olurlarsa işlerin sarpa saracağını biliyorlardı. Bu nedenle İslam kuyuya gömülerek üzeri kireçlenmişti. Ancak ölüden diriyi diriden de ölüyü çıkartan Allah, bu toplumun içinden dinini yeniden ihya edecek insanların çıkmasını sağlamaya her zaman muktedirdir. Cumhuriyet’in tek partili günlerinde millete göz açtırılmadı. Ancak kendilerinden emin olup çok partili döneme geçildikten sonra ki 1950’den sonra millet rahat bir nefes aldı. Bu dönem aynı zamanda ABD’nin dünya siyasetine girdiği iki kutuplu sistemin kurulduğu yıllardır. Halkı Müslüman olan ülkelerde yeşil kuşak projesinin uygulanmaya başlandığı yıllardır.

Bu nedenle bu ülkelerde İslam’ın önü açılarak Müslümanlara komünizmin önünde engel olacak kadar İslam’ı öğrenmelerine göz yumulduğu dönemdir. Bunu temin için İmam Hatip okulları açıldı, ilahiyatlar hizmete girdi ve Kur’an Kurslarına imkân tanındı. Bu okulların amacı “yeni nesil Müslümanlar” yetiştirmekti. Modern hayatı, demokrasiyi ve laikliği içselleştirmiş “aydın” “dindar” (!) insanlar olacaklardı.

Nitekim birçoğu üzerinde muvaffak da oldular. Ancak bunların içinden ‘imalat hatası’ Müslümanlar da yetişmedi değil. Bu arada dünyanın diğer coğrafyalarında gelişen güzellikler de olmuştu. Afgani, Abduh ve İkbal gibi Müslümanlardan etkilenenler, İslam’ın ana kaynağına dönerek yeniden ihya edileceğine inanan bir grup Müslüman Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketini başlatmış ve çok güzel mesafeler de almışlardı. Bunların çalışmalarından alınan ilhamla İslam dünyasında bir canlanma meydana geldi. Kur’an’a dönüşle birlikte yeni yapılan tercüme eserler bu ülkede de İslam’ın meltemini estirmeye başladı. Türk gençliği, hayatında ilk defa anladığı dilden Kur’an okumaya, okuduğunu yaşamak için gayret göstermeye başladı. Bunların kafalarında İslam’ın devlet anlayışı canlanmaya, geçmişteki şerefli tarihe özlem duymaya başladılar. Dinamik güçlerin bu gelişmelere göz yumması düşünülemezdi. Kontrolsüz gelişen Müslüman kitleyi devlete ve demokrasiye ortak etmek için sağda ve solda yeni partiler kurularak halkı istediği partinin çatısı altında toplanmaya yönlendirdiler.

İngilizlerin meşhur bir sözü vardır: “Bir yerde İngiliz aleyhtarlığı varsa orada İngilizlere küfreden bir lider çıkartırız, böylece muhalefeti de biz kontrol ederiz” diye. Bu anlayışın hayata geçirilmesi olarak, sağda en radikal söylemlerle sahneye çıkan Milli Nizam Partisi’ni Erbakan’a kurdurdular. O günlerde Erbakan Hoca öyle bir hızlı çıktı ki, zinde güçler dayanamayıp partiyi kapattılar. Böylece Hoca ilk dersini almış oldu, Soluğu da İsviçre de.

Yaptıklarını değerlendiren zinde güçler işin yanlışlığını fark ettiler. “Bu işe legal olarak müsaade etmezsek hareket illegal olarak devam edecek” diyerek, yeniden Hoca’yı devreye sokmaya karar verdiler. Hoca’yı ikna etmek için her türlü garantiyi vererek İsviçre’den getirmek üzere bir topçu albayını görevlendirdiler. Bu defa da Hoca Milli Selamet Partisi’ni kurdu. Söylemleri daha yumuşak, daha tedbirli bir üslupla yoluna devam etti. O günler Müslümanları partiye dâhil etmek için ilden ile gezdi mitingler, konferanslar verdiği günlerdi. Derken 12 Eylül 1980 darbesi gelip çattı. Bütün partiler kapatıldı ve liderler içeri alındı. Mamak cezaevinde tutulan Hoca’yı yargılamak ve sorgulamak üzere hâkim karşısına getirildiklerinde hâkim Hoca’ya, “Seni Mustafa Kemal’in kurduğu T.C.’yi yıkmak ve yerine şeriat devleti kurmaya kalkışmak suçundan yargılayacağım” deyince Hoca, “Teessüf ederim Hâkim Bey kurulduğundan beri devlete ve demokrasiye soğuk bakan Müslümanlara devleti ve demokrasiyi sevdirdiğim için bana teşekkür edeceğiniz yerde beni devleti yıkmakla mı suçluyorsunuz” dediği mahkeme zabıtlarına kaydedildi.

Bunu bir savunma refleksi olarak söylemediğini gerçekten böyle olduğunu devam eden süreç ortaya koyacaktır. 12 Eylül fırtınası geçtikten sonra yeni parti Refah Partisi ismiyle kurulup yoluna devam etti. Artık yeni söylem de bu isme uygun olarak geliştirilmişti. Başından beri karşı olunan demokrasiye karşı olmadığını ve demokrasinin ve laikliğin Türkiye’deki uygulamalarına karşı olduğunu ve kendisinin mega-laik olduğunu milyonların önünde alenen ilan etmeye başladı.

İşin enteresan yanı İslamcı olduğunu zannettiğimiz seçmeninden hiçbir tepkinin gelmemesiydi. O güne kadar “Batı tu-kaka, laiklik dinsizlikti”, nasıl oluyordu da bir anda bu değerlerin nitelik değiştirdiğine inanıyorlardı. Anlaşılan, yaşanan süreçte Hoca seçmenini kendisine benzetmişti. Bu söylemden hiçbir rahatsızlık duyulmadı. Nihayet 28 Şubat sürecinde yaşanan istifa dağılma ve anayasa mahkemesince kapatılmasından sonra Fazilet Partisi ismiyle yola devam etti. 16 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesince kapatılmasının ardından aynı partinin kapatılması durumunda devreye girmek üzere 17 Aralık 1997’de Fazilet Partisi kurulmuştu. 22 Haziran 2001’de kapatılmasıyla devreye Saadet Partisi girdi. Milletvekilleri bu defa da bu partinin bünyesinde toplandılar.

Ancak 14 Mayıs 2000’de yapılan ilk kongrede yenilikçiler bekledikleri desteği bulamadıkları için partiden ayrıldılar. Yenilikçilerin başında Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım ve Bülent Arınç geliyordu. 11 Ağustos 2001 tarihinde bu ekip Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla yeni bir parti kurdular. “Erdoğan, geldiği gelenekten ayrıldığını, Milli Görüş gömleğini çıkardığını ve partisinin siyasi yelpazedeki yerinin “muhafazakâr demokratlık” olduğunu açıklıyordu. Bu ifadelerle artık İslamcılıktan dem vurmayacağını, partisinin İslami bir parti olmadığını, demokrat bir parti olduğunu ilan ediyordu. Öyle de yaptı. Bir TV programında kahve hanelere… Gidip oy için dolaştıklarını dile getirenler onları mahkûm etmek için yapmışlardı bunu ama genel başkanın verdiği cevap aynen şöyleydi: “Kahvehaneye de meyhaneye de giderim. Kazanmak için papaz elbisesi giymem gerekiyorsa giyerim” demesi anlayıştaki vahameti anlatmaya yetiyordu. Bunca radikal söylemden sonra böyle bir sonuçla karşılaşmak kimseye garip gelmiyordu!

Yıllarca Ramazan ayında Kur’an sempozyumları düzenleyen bir topluluğun mensubu bir Müslüman’la karşılaştığımızda şöyle bir itirafta bulunmuştu: “Ağabey biz değiştik, başkalarından duyma bizden duy. Artık biz ibni Arabî okuyoruz, Mevlana okuyoruz, mübarekler ne büyük adammış ama biz daha yeni keşfettik!” Bu kendiliğinden meydana gelen bir hadise değildi. Beyaz Saray’dan işbirlikçilerine verilen emir, “Bulunduğunuz yerde demokratları, gelenekçileri ve tarikatçıları destekleyin, fundamentalistleri köstekleyin” şeklinde idi. Siyasette ve diyanette böylesine önü açılan “İslamcılar” arkasına bakmadan yenidünya düzenine uyarak siyasetin müşfik kollarına bırakıyorlardı kendilerini. Böylece dini duyarlılıklarını ikbal beklentilerine kurban ediyorlardı. Türkiye’deki İslamcılığın izini takip ederken niçin sözü bu partiye getirdiğimizi sorabilirsiniz. Bunun gerekçesi şudur: Türkiye’deki bu gelişme dünyadaki gelişmelerden bağımsız değildir. Son dönemde Sovyetler Birliği çökmüş, Varşova Paktı yok olmuş, dünya yenidünya düzeni adı altında tek kutuplu bir sisteme geçmiştir. Yeni sistemde yeni tezgâhlara ihtiyaç duyulmuş ve bunun alt yapısı hazırlanmıştır. Buna göre küresel emperyalizm kendisine yeni düşman olarak İslam’ı ve Müslümanları seçmiştir. 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelerin vurulmasıyla olaya start verilmiş, daha kulelerin dumanları üzerinden çekilmeden saldırılacak hedef belirlenmişti.

Yusuf Kaplan 27 Ağustos 2012 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında bu konuya şöyle değiniyor: “Soğuk Savaş bitirildi. Dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas, ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere’nin “demir leydi”si Margaret Thatcher, Brüksel’de adeta yeni bir “Yalta Konferansları” dizisi düzenleyerek, “İslâm’ın, küresel sistemin önündeki en büyük tehdit olduğuna” hükmettiler ve bunu açıkça deklare ettiler. Sonrasında, Bernard Lewis, Samuel Huntington ve diğer neoconcu İslamofobik stratejistler sahne aldılar ve İslamofobi’nin akademik ve entelektüel temellerini döşediler, özene bezene! Adına Yeni Dünya Düzeni denen şeyin, bu düzeni hayata geçirmek üzere alınan çok yönlü kararların, tek hedefi vardı: İslâm’ın yükselişini durdurmak.

Eğer İslâm’ın yükselişi durdurulamazsa, bu, küresel kapitalist Batı uygarlığının çöküşünün başlangıcı olabilirdi. İslâm’ın yükselişini durdurabilmenin tek yolu vardı: Bu yükselişin aktörünü, yani İslâmcılığı durdurmak, bertaraf etmek… O yüzden, İslâm değil, İslâmcılık hedef tahtasına yatırıldı… Hedef saptırmak için de, “İslâm’ın aslında barış demek olduğu” vurgulandı ve simülatif, sahte, konformist, hormonlu, “dilsiz”, ruhu çalınmış, köle ruhlu ılımlı bir İslâm icat edilerek İslâm dünyasına pazarlandı.”

Burada altı çizilmesi gereken kısım, halkı Müslüman ülkelerde “İslamcıların” iktidara taşınmasının hikmetinin nereden geldiğidir. Samuel Huntington tezinde şöyle bir ifade kullanıyor: “Hiçbir zaman halkı Müslüman olan ülkelerdeki İslamcılara batılı değerleri dayatmayacaksınız. Onlara her gittiğiniz yerde insan haklarından özgürlüklerden ve demokrasiden bahsedeceksiniz, Gençlere pop müziğini, İslamcılara da refah unsuru olarak devleti verdiğiniz zaman en uzaktakini bile içerirsiniz.” İşte İslamcıların modern ulus devletlerde siyaset bataklığına çekilerek yok edilmesinin hikmeti buradan kaynaklanıyor. Bunlar dinlerine iktidar istiyor olsalardı bu oyuna gelirler miydi? İktidarı kendileri için istediklerinden bu tezgâha balıklama atlayıverdiler. Mümtazer Türköne’nin Zaman’daki yazısında değindiği konunun yeri işte burasıdır: “Dünün keskin devlet karşıtları bugün devlet adına konuşuyorlar. “Devlet adına” lafı hafif kaldı; doğrudan “devlet olarak” konuşuyorlar. Kolay mı? Koskoca devlet. İslâmcılar devleti değiştirdi mi? Devleti ele geçirdiler, ama devlet de onları değiştirdi. Hangisi daha çok değişti?! Elbette İslâmcılar; değişmek ne kelime bambaşka bir boyuta taşındılar. İslâmcılık adına çantalarında siyasî bir projeleri var mı? Yok. Uygulayıp mı tükettiler? Hayır. Tamamıyla unuttular ve vazgeçtiler.” “Evet bir zamanlar böyle bir misyon yüklenen İslâmcılar vardı. Özellikle 80’lerin sonunda ideolojik alanda hegemonik bir üstünlük bile sağlamışlardı. Peki, şimdi neredeler? Eski İslâmcıları kırpıp kırpıp politikacı yapıyorlar. Bu arada İslâmcılık politikada yukarılara tırmanmak için kullanılmış ve işi bitmiş bir uçan halı olarak, özenle çerçevelenip duvara asılıyor.”

Bu işler onlarca yıl önceden küresel sistem tarafından ölçülüp biçilmiş ve işin kime ihale edileceği kararlaştırılmıştı. Büyük Ortadoğu projesinin uygulanması için Türkiye’nin statüsü değiştirilecek, uydu devlet durumdan modelliğe yükseltilecekti. Bu işler için genç ve dinamik insanlara ihtiyaç vardır. Bir dönem TRT’de görev yapan Banu Avar şunları söylüyor: “BBC’den bizleri arayarak Refah Partisinden yetkililer ile görüşmek istiyoruz diyorlardı. Biz de tamam sizi Erbakan’la görüştürelim deyince, hayır biz Erbakan’la görüşmek istemiyoruz. Abdullah Gül’ün, Tayyip Erdoğan’ın ve Fehmi Koru’nun ismini veriyorlardı. Ta o zamandan işlerin buralara geleceği belliydi” diyor. Tunus’ta, Libya’da ve Mısır’da tekbir sesleriyle verilen bir mücadelenin sonunda o ülkenin mücahit (!)insanları biz demokrasi istiyoruz, “modelimiz Türkiye ve Tayyip Erdoğan” demelerinin hikmeti böylece anlaşılmış oluyordu. Bunların şahsında tüketilen bir neslin heyecanı birilerini tatmin edip sevindirebilir. “Ancak onların hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah ise hesabında yanılmayandır.” (Enfal 8/30)

Burada yok olan sadece kendini bir zamanların İslamcısı olarak gören kimselerdir. Allah’ın dini olan İslam, ona teslim olan Müslümanlar hiçbir zaman ve zeminde İslamî olandan başkasına asla tevessül ve tenezzül etmezler. Bu güne kadar da etmediler. Müslümanlardaki İslam’ı hayata geçirme azim ve kararlılığı ise kıyamete kadar bakidir. Çünkü Müslüman olmanın değişmeyen özelliği budur. Onlar, “Fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse şüphesiz Allah yaptıklarını görür.” (Enfal 8/39) hükmüne yürekten inanmışlardır. Bu inanç ve kararlılık kıyamete kadar bakidir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı