GenelKavramYazılar

İslam’da Cihad Kavramı

Cihad “cehd” kökünden türeyen bir keli­medir. Cehd’in anlamı ise bilinçli ve kararlı gayret de­mektir. İslam anlayışında bu kelimenin ifade ettiği mana genel anlamda Allah’ın isminin yüceltilmesi ve dinin Allah’a has kılınarak fitnenin ortadan kaldırılma­sı için gösterilen gayretlerin genel ismidir. İslam’ı tebliğ­den kıtale (savaş) kadar her türlü faaliyeti kapsamak­tadır. Kur’an ise bunu şöyle takdim etmektedir:

“Ey iman edenler! Size, sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir alış verişi göstereyim mi? Al­lah’a ve elçisine inanmanız, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad etmenizdir. Bilseniz ki bu sizin için en iyi olandır.”(Saf 61/10-11).

Bu günün anlayışı ile ifade edecek olursak bunun bir aktif bir de pasif olanı elbette olacaktır. Her işin öncüleri, hayırlarda yarışanları olduğu gibi bunun da öncüleri ve aktif olarak bu işi yapanları oturanlardan üstün kılınmıştır. İşte bu ikisi arasındaki fark ise şöyle ifade edilmektedir:

“İnananlardan, özürsüz olarak yerlerinde oturanlar­la, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir değildir. Allah, mal ve canlarıyla cihad edenleri mer­tebece oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de cenneti vaat etmiştir;  ama Allah cihad edenleri oturan­lara büyük ecirler, dereceler, mağfiret ve rahmetle üstün kılmıştır. Allah bağışlar ve merhamet eder.”(Nisa 4/95-96)

“İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselere Allah katında büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır.”(9/20)

İnsanlar iman ettikleri andan itibaren Allah için bir cehdin içine girmekte, yaptığı her işte onun rızasını aramaktadırlar. Yaşadığı hayatın her safhasında mallarını ve canlarını bu yüce hizmete tahsis etmiş olmanın bilinci ile hareket etmektedirler. Bir idealin yaşaması için gerekli olan ilgi ve deste­ğin hangisine ihtiyaç duyulursa onunla cevap veril­mesi kaçınılmaz olacağından, zaman -zaman bu uğur­da savaş da mukadder olacaktır. Savaş gaye değil, düşmanın gücünü kırmak, haddini bildirmek için bir araçtır. Bu araç ihtiyaç duyulduğu zamanlarda geçici olarak kullanılır ve Aslolan barışa dönülür. Hicreti doğuran sebeplerin ardından düşmana gereken dersi vermek ve onların anladığı dili konuşmak için gelen ayetler bunu şöyle ifade etmektedir:

“Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı. Ba­zen hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize, sevdiğiniz bir şey de sizin kötülüğünüze olabilir. Allah bilir siz bilemezsiniz.” (Bakara 2/216)

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin, karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.”(Hac 22/39)

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.“( Enfal 8/65)

Savaşla cihad arasında ki ayrıntı işte buradadır, inananlar inandıkları günden itibaren Allah için cehd içinde olurlar. O cehdin son halkası savaştır, toplumla olan ilişkilerin boyutu o nok­taya geldiği zaman,  mal ve canı pazara koyarak hiç­bir fedakârlıktan kaçmadan inandığı değerler uğruna savaşmayı göğüslemek, elbette o güne kadar olan cehdin so­nucu olacaktır.

Bir gün Hz. Ömer Peygamberimiz (a.s)’ın yüzüne bakarak “Ya Resulullah ben seni canım hariç her şeyden çok seviyorum” der. Peygamberimiz de “Ya Ömer canından da fazla sevmelisin” buyurunca Hz. Ömer (r.a) “Canımdan da fazla seviyorum Ya Resulullah” der. Peygamberimiz de “şimdi oldu” buyurur.

Burada anlatılmak istenen, inandığın değerler uğ­runda ne mal, ne can, ne de evlat bu değerlerin önü­ne geçirilmemelidir. Yeri ve zamanı gelince mal ve can feda edilme­ye hazır olunmalıdır. İşte savaş bu pazarın kurulduğu andır. Hiçbir istisnasını bırakmadan Allah kullarına şu müjdeyi veriyor:

“Allah müminlerin mal ve canlarını kendilerine ve­rilecek cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Al­lah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. Bu Tev­rat’ta, İncil’de ve Kur’an da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır. O halde onunla yapmış olduğunuz bu alış ve­rişten dolayı sevinin. İşte bu büyük bir kazançtır.”(Tevbe 9/111)

Akabe biatine gelenler arasında Abdullah Bin Revaha da bulunmakta idi. Abdullah Peygamberimize şöyle sormuştu: “Ya Resulullah Rabbin için ve kendin için şartın nedir? Peygamberimiz de “Rabbim için şartım, O’na iba­det etmeniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdır. Kendim için ise, canlarınızı ve mallarınızı koruduğunuz gibi beni de savunmanızdır” buyurmuştu.

Görüşmeye gelenler: “Biz bunları yaparsak bize ne var?” Sorusuna Peygamberimiz: “Cen­net var” karşılığını verdi. Bunun üzerine topluluk memnuniyetlerini şöyle ifade ettiler: “Ne kârlı bir alışveriş, bundan ne döneriz ne de dönülmesini isteriz” dediler. Onlar canlarını ve mallarını cennet karşı­lığı vermeye razı olmuşlardı.

“Onlar bir ümmetti gelip geçtiler. Onların yaptıkla­rı onlara sizin yaptıklarınız da sizedir.”(Bakara 2/141)

Ancak şunun da bilinmesi gerekir ki;  Hz. Muhammed (as) ve arkadaşları Mekke hayatında on üç yıl boyunca cehdin, sabrın ve şecaatin en büyü­ğünü gösterdiler. Her günü en ağır işkenceden daha ağır olan bu yılları yaşarken kimsenin mal ve canına en ufak bir zarar vermediler ve verdirmediler.  İçinde ya­şanılan hayat çekilmez boyutlara varıp dayanınca iki kez Habeşistan’a ve üçüncüde de Medine’ye hicret etmelerine izin verildi. Geride kalanlara son bir imha kararı alınınca Allah onlara şöyle buyurdu:

“İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek ya da sürmek için hesap yaparlarken, Allah’ta hesap yapıyordu. Ancak Allah hesap yapan­ların en hayırlısıdır. (hesabında asla yanılmaz)”(Enfal 8/30)

“Memleketinden çıkarmak için seni neredeyse zorlayacaklardı. O takdirde onlardan senin ardından pek azı kalabilirlerdi.Bu senden önce de gönderdiğimiz peygamber­lere uyguladığımız yasadır. Ey Muhammed sen bizim yasamızda değişiklik bulamazsın.”(İsra 17/76-77)

Bu şartlar altında artık Mekke’de durmanın zamanı dolmuş peygamber (as)için de hicret etmek mukadder olmuştu. Nihayet beklenen emir geldi:

“De ki! Rabbim beni dâhil edeceğin yere hoşnut­luk ve esenlikle dâhil et ve çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekle­yecek bir kuvvet ver.  “De ki! Hak geldi batıl yok oldu. Batılın hakkı da yok olmaktır.”(İsra 17/90-91)

Bu ifadelerin ardından Pey­gamber (as)ın hicreti de gerçekleşiyordu. Hicret bir dönüm noktasıdır. İslam’da devlete atı­lan bir adımdır. Bununla Müslümanlar Medine’de vatan, millet, rejim ve lidere sahip olmuş, devlette teşekkül etmişti. Bunu takiben yeni stratejiyi belirleyen şu ayetler gönderilmiştir.

“Onlar ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız ye­re yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah insanların bir kıs­mını bir kısmıyla savmasaydı kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler yıkılıp gider­di. Andolsun ki, Allah’a yardım edenlere Allah da yardım eder. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür.”(Hac 22/39-40)

Savaşa izin verdikten sonra Müslümanlar için güç kullanma söz konusu olmuştur. Tebliğ döneminde ise mazlumluklarını hep korumuş, asla karşı saldırıya geçilmemiştir. İzlenen bu strateji bir tesadüfün sonucu değil; işin do­ğasının gereği olduğu anlaşılmaktadır.  Bu nedenle fıtrat dini olan İslam’ın fıtratını tanımaya gereken ihtimamı göstermek asrın mücahitlerinin şiarı olmalıdır.  Hz. Muhammed (a.s)’ın ifadesiyle “Güçlü, hasmına galip gelen değil, nefsine galip gelendir”. Bir ideal uğruna yaşamak ölmekten çok daha zordur. Zoru başarmak ise, sabır, sebat ve bitmeyen bir cehd ve azim ister. Bu azmi ve erdemi gösterecek Allah’ın yiğit erlerine İslamın ihtiyacı vardır. Bizlerin yürekleri bu yiğitlerden olma azmiyle çarpmalı; Ebu Bekirlerin sadakati, Ömerlerin şecaati, Alilerin cesareti yolumuza kılavuz olmalıdır.

Bunları söylerken, hamasi duygularla hareket eden, macera peşinde koşan, emperyalizmin maşası olarak Orta doğuda onlara saha açmaya çalışan, yapmış oldukları icraatlar ile İslamın ve Müslümanların yüzünü karartan, ne idüğü belirsiz güruhları kastetmiyorum.  Benim kastım, Allah’ın kitabıyla bilgilenen, Peygamberimizin Ahlakıyla Ahlâklanan, Onun 23 yılda izlediği yolunu izleyerek meşru yol ve yöntemlerle hedefine gitmeyi şiar edinen, dinini ve dünyasını, dostunu ve düşmanını iyi bilen, onların kirli düşüncelerinden, bozuk nizamlarından uzak duran, sabırla ve metanetle hak bildiği yolunda yürüme azminde olan Allahın yiğit erlerini kastediyorum ki,  Allah Teâlâ onları şöyle tanımlıyor:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadakatleri sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıklara -dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab 33/23-24)

Hedefe giden yolda uzun soluklu yürüyüşler e yüreği yetecek er gerek. Asırlara hükmeden, geçen zamana aldırmadan temelleri üzerinde bozulmadan duran yapılar, işini iyi bilen mimarların imarı, usta ellerin itina ile uzun soluklu verdikleri  emeklerin ürünü olarak ortaya çıkarıldığını bilmemiz gerekir!..

Tags
Daha Fazla

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close