GenelKavram

İslam’da İbadet

İradesiz olarak yaratılmış olan her varlık, var olduğu günden yok olacağı güne kadar yaratanına kullukta asla kusur etmeden, yaratılış gayesine uygun olarak görevini yapmalarına rağmen; irade sahibi olan İnsanlar ve Cinler bu kuralı bozmaktadırlar. Hâlbuki bunların da sadece Allah’a kulluk etmek için yaratılmış varlıklardır: 

 

İbadet, “a. be. de” kökünden türetilmiş bir kelimedir. Abd, abid, ma’bud, mabed aynı kökten gelmektedir.

Lügat anlamı ise; kendini aşağı tutmak, kibrini ve gururunu kırmak, kendini yere indirmenin en son haddini sergilemektir.

Istılahi anlamı ise: Allah’ın huzurunda mahlûkun bütün benliğini yere indirerek yaratana teslimiyetini arz etmesidir.

Kulların teslimiyeti ise özelliklerine göre iki kısımda mütalaa edilmektedir:

1: Yaratılışları nedeniyle itaate mecbur kılınanlar: “O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.”

“Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de «İsteyerek geldik» dediler.” (Fussılet 41/10-11) Bununla beraber bütün iradesiz varlıkların yaratılış amacı doğrultusunda varlığını sürdürmekle yapmış oldukları hizmet, onlar için ibadettir. Suyun akması taşın taşlığını icra etmesi ağacın meyvesini vermesi, toprağın çeşitli ürünleri bitirmesi, ay, güneş ve yıldızların belirli bir yörüngede seyretmesi… Ve benzeri varlıkların yapmış olduğu teslimiyet ibadettir.

“Yedi gök, yeryüzü ve içinde bulunanlar; O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz, onların tesbihlerini anlamazsınız. Muhakkak ki O; Halimdir, Gafurdur.” (İsra 17/44)

2: İradeli varlıklar tarafından ihtiyari olarak gerçekleşen ibadet: Bu tür ibadet, kendi irade ve isteği ile akıl sahipleri tarafından gerçekleştirilir.

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize İbadet ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olasınız.”(Bakara 2 / 21)

Kul sıfatı Kur’an da dört anlamda kullanılmaktadır:

a: Şeriatın hükmüne göre alınıp satılan köle anlamında: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın (öldürülür)…” (Bakara 2/178)

b: Yaratılış itibariyle kul olanlar anlamında: Canlı cansız, iradeli iradesiz tüm yaratılmışlar için kullanılmaktadır.

“Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahman’ın huzuruna kul olarak gelmiş olmasın.” (Meryem 19/93)

c: İbadet hizmet bakımından kul olan anlamında:

“ Kulumuz Eyyub’u da an; O Rabbine: «Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi» diye seslenmişti.” (Sad 38/41)

d: Allah’tan başkasına kul olanlar anlamında: “Heva ve hevesine kul olanlar(Furkan 25/43), Rahiplerine, bilginlerine kul olanlar (Tevbe 9/31),  Bazısı bazısına kul olanlar (Ali İmran 3/64) belirtilmektedir.

İradesiz olarak yaratılmış olan her varlık, var olduğu günden yok olacağı güne kadar yaratanına kullukta asla kusur etmeden, yaratılış gayesine uygun olarak görevini yapmalarına rağmen; irade sahibi olan İnsanlar ve Cinler bu kuralı bozmaktadırlar. Hâlbuki bunların da sadece Allah’a kulluk etmek için yaratılmış varlıklardır:  “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” “Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.”, “Şüphesiz rızk veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” (Zariyat 51/56-58) buyrulmaktadır.

Ancak Allah’ın salih kulları bilirler ki, kul için hayat ibadetten ibarettir. Hayatın içinde kulu ilgilendiren Allah’ın her emrine uymak bir ibadet olduğu gibi; her yasakladığı şeyden uzak durmak ta bir ibadettir. “Bu dinin siyaseti ibadet, ibadeti de siyasettir” sözünü gereği gibi anlamamız gerekmektedir. Çünkü namazın ilkelerini belirleyen Allah, ekonominin ilkelerini de belirlemiştir. Ferdi hayatın ilkelerini belirlediği gibi, toplumsal hayatın ilkelerini de belirlemiştir. Hukukun ilkelerini belirlerken, siyasetin ilkelerini de ihmal etmemiştir. Bu nedenle bu dinin siyaseti ibadetten, ibadeti de siyasetten ayrı düşünülemez. Din, hayatın tamamını kuşattığı gibi, kulun sorumluluğu da bu hayatın tamamından olacaktır. Hiçbir işimiz yoktur ki sonunda Allah bize o işimizden dolayı hesap sormayacak olsun. Bu nedenle Müslüman’ın davranışı, sonucu itibariyle ya ibadet olacak ya da kabahat. Bu işin ortası yoktur. Onun için tüm işlerimizi İbadet ciddiyeti ile icra etmeye çalışmak şiarımız olmalıdır.

Bununla beraber işlerimizi tasnif ederken nasıl niteliklerine göre sınıflara ayırıyorsak; Rabbimizin bizden yapmamızı ve ya terk etmemizi istediği emir ve yasaklarını da niteliklerine göre tasnif etmemiz mümkün olmaktadır:

İman, İbadet, Ahlak, Hukuk, siyaset ve Cihat gibi. Bunlar, ait oldukları sınıfın ana başlıklarıdır. Kendi içinde de yeniden tasnif edilebilirler. Fakat bizim konumuz İbadet ana başlığı ile alakalı olduğu için bu konuyu açarak sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

İbadet denildiği zaman genel kabule göre; Şahadet kelimesi ile İfade edilen İman başta olmak üzere, Namaz, Oruç, Hac ve Zekât olarak anlaşılmaktadır. Bunları sırayla anlatmaya çalışacağız.

İman:

Bir insanın Müslüman olabilmesi için olmazsa olmaz cinsinden bir kabulün adıdır. Bunun niteliğini ise Rabbimiz Kur’an da şöyle açıklamaktadır:

“Peygamber, Rabbi’nden kendisine indirilene iman etti. Müminler de.  Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. «Biz Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, işittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır.» dediler.” (Bakara 2/285)

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.” (Nisa 4/136)

Burada dikkatimizi çeken, İman esaslarıyla ilgili geleneksel akait kitaplarında yapılan ilavelerin Kur’an’da yer almadığını görüyoruz. (Kader konusu gibi…)

Namaz:

Salât sözcüğü, kelime olarak bir şeyi ateşle yakmak, dua etmek, bir şeyi desteklemek, ibadet yeri ve “ikame” sözcüğü ile birlikte kullanıldığı zaman da “Egımis Salah”  namaz kılmak anlamına gelmektedir.

Musalliyn sözcüğü ise, sadece namazlarından gafil olan münafıklar için kullanılmıştır. Kur’an da “Salâtı ikame edin (dosdoğru kılın) zekâtı verin” şeklinde onlarca ayette namaz ve zekâtın birlikte ifade edildiğini görüyoruz:

“Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara 2/43)

“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.”, “Eğer korkarsanız yürüyerek veya binmiş olarak kılın. Emin olduğunuz vakitte de Allah’ın size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği şekilde (kılın) Allah’ı zikredin.” (Bakara 2/238)

Bu ve benzeri ayetlerde salât sözcüğü ikame sözcüğü ile birlikte kullanılmış olduğu için “salâtı ikame edin” yani bildiğimiz “namazı kılın” anlamında bir emir olduğunu görüyoruz.

Yine Rabbimiz müminlerin özelliklerinden bahsederken: “Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan da infak ederler.” (Bakara 2/3) buyurmaktadır.

-Yardım ve destek anlamında:

“Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere “salât ederler”/ yardım eder destek olurlar. Ey iman edenler! siz de ona “salat edin” /yardım edin, destek olun ve tam bir teslimiyet ile teslim olun.” (Ahzab 33/56)

-Dua anlamında: (Münafıklar için)

“Onlardan ölmüş olan hiçbirinin üzerine ebediyen dua etme“vela tusalli”;  “Vela tegum ala kabrihi” onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.” (Tevbe 9/84)

Namaz konusu üzerinde biraz durmak istiyorum: Son yıllarda özellikle sanal ortamda o kadar çok tartışılıyor ki, Kur’an’da namaz diye bir olayın olmadığını söyleyecek kadar ileri gittiklerini görüyoruz. Vakitleri, rekât sayıları, okunacak ayetlerin dili, kılınış şekli (kıyam, Kıraat, rükû, secde, v.b.) hâsılı namazın tartışılmayan bir tarafını bırakmıyorlar.

Bunların tümünün cevabı, bu dini tebliğ eden Muhammed (as)’ın 23 yıllık risalet hayatı ile verilmiştir. Peygamberin örnekliğini kabul etmeyen veya görmezlikten gelen kimselerin bu konulara girmeden önce, Peygamberin dindeki yerini doğru anlamaları gerekir. Çünkü Allah Onu insanlara örnek olarak gönderdiğini bildirmektedir. Onun örnekliği;  namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerle sınırlı olmayıp, Kur’an’ın tümüyle hayata uyarlanmasını kapsamaktadır.  İçtihadî konularda bazı düzeltmeler yapılmasına rağmen, Namaz, oruç, hac zekât gibi Ameli uygulamalarla ilgili Allah Tarafından herhangi bir uyarı yapılmamıştır.  Bunun anlamı şudur; Yapılan uygulamalar Allah tarafından onaylanmıştır. Bunun başka bir izahı olamaz. Allah dinini tamamlamış Resulünü de örnek göstermiştir. Bu örneklik ise, Ameli sünnet olarak kitlelerce kuşaktan kuşağa herhangi bir kesintiye uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Bize yakışan o örneğe uymaktır. Gerisi insanların zanlarından ibarettir: “Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm 53/28) ayeti durumu anlatmaktadır. Yine de itirazlarla ilgili konulara delil olacak ayetleri birlikte değerlendirelim:

-Vakitlerle ilgili:

“Gündüzün güneşin eğilmesinden gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.” (İsra 17/78)

Burada birleştirilemeyen üç ana vakit; gündüz gece ve fecir vakti zikredilmiştir.

“Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hud 11/114)

“O halde, dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnutluğa eresin.” (Taha 20/130)

“Haydi, siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda (ikindi) ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah’ı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.” (Rum 30/17-18)

İşte bu ayetleri okuyan Allah’ın elçisi namazlarını beş vakitte bizzat Medine mescidinde Müslümanlara cemaatle kıldırmıştır. Bu uygulamalarının ne vakitleri ne de rekâtları ile ilgili bir uyarı almamıştır. Bu demektir ki Allah Teâlâ bu uygulamayı onaylamıştır. Başka söze hacet kalmamıştır.

-Kısaltma konusu:  “Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.”, “Sen onların aralarında bulunup da onlara topluca namaz kıldırdığında, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın. Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Bu ise Peygamber (as) içlerinde olduğu zaman savaşta topluca namaz kıldırmak durumunda olduğunda yapılacak bir uygulamadır.)

“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı anın. Huzura kavuşunca da namazı tam kılın. Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (Nisa 4/101-103)

-Burada bir şeye daha vakıf oluyoruz. Geleneksel fıkıhta yolculukta namazı kısaltmanın illeti meşakkat olarak verilmiştir. Ayette ise Can korkusu, düşman korkusu olarak belirtilmektedir. Ayrıca bu korku yoksa kısaltmak için sebepte yoktur. Bu sadece bir ruhsat olarak verilmektedir. Birde bu ayette kullanılan fiil “Se. Fe. Re.” Kelimesi ile değil  “da.ra.be.” kelimesi ile ifade edilmektedir. “Ve iza darabtüm fil arz” yer yüzünde savaş için çıktığınızda demektir.  Buradan da anlaşılacağı gibi, konu sade bir yolculuk değil savaşta ve düşmanın saldırma ihtimalinin olduğu yerlerde uygulanacak demektir. Oruç tutmamanın mazereti olarak bahsedilen ayette ise (Bakara 2/184) “merizan” ve “seferin” kelimesi ile ifade edilmiştir. Bunu da birlikte düşündüğümüzde durumun ayrıcalıklı olduğu anlaşılacaktır.

Kıraatin Dili:

“…O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin…” (Müzzemmil 73/20)  Salatta okunanın Kur’an olması için Arapça orjinali ile okunması gerekmektedir. Üzerinde ittifak edinilen kanaate göre herhangi bir ayetin meali kur’an olarak kabul edilmemektedir. Sebebi ise meal, bizzat Kur’an olmayıp, meali yapanın Kur’an’dan anladığı olarak değerlendirilmektedir.

-Kılınış Biçimi:

Peygamberimizin Medine mescidinde İslam’ın devlet başkanı Allah Teâlâ’nın da elçisi olarak, günde beş vakit, namazlarını eda ettiği gibi; bayram ve Cuma namazları da dâhil olmak üzere on yıl boyunca yapmış olduğu uygulaması bir Müslüman için yeterince açık bir delildir. Bu delili yok edecek bir fetret dönemi de yaşanmamıştır. Bu uygulama/ fili sünnet kuşaktan kuşağa kitlelerce uygulanarak gelmiştir.

-Ayrıca namaz tüm ümmetlerde ortak bir ibadettir:

Hz. Adem (as)’dan İtibaren:

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya’kub) ‘in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Meryem 19/58)

-İbrahim (as) da: “Rabbim! Ben çocuklarımdan bir kısmını, namazı kılabilmeleri için Senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbim! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır.” (İbrahim 14/37)

-Şuayib (as) da: “Dediler ki; «Ey Şuayip, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysaki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.» (Hud 11/87)

-Musa Ve Harun’da: “Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele diye vahyettik.” (yunus 10/87)

-İsa da: İsa (as) henüz yeni doğmuşken şöyle dedi: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem 19/30-31)

-Muhammed (as) da: “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45)

-Bu ayetin ortaya koymuş olduğu bir başka delil daha vardır ki, bu da hem namazın niteliğini hem de insanın fıtratıyla olan alakasını ortaya koymaktadır. Namaz bu ümmet için bütün aşırılıkları ve kötülükleri önlemek için bir ibadetse; aynı fıtrata sahip olan tüm insanlık için de gerekli olması kadar tabii bir şey olamaz. Çünkü tüm ümmetlerin aşırılıklardan ve kötülüklerden korunmaya ihtiyacı olacaktır.

-Oruç içinde buna benzer bir sebepten bahsedilmektedir: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, korunmanız için size de farz kılındı.” (Bakara 2/ 183)

Burada orucun da namaz gibi insan’ın fıtratı ile bir bağlantısının olduğundan bahsedilmektedir. Bizim korunmamız için gerekli olan şey, bizden öncekiler için de, bizden sonrakiler için de gerekli olması gayet tabiidir.

-Benzer bir sebebin zekât için de olduğunu görüyoruz: “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız, sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”  “O halde gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için Allah yolunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Tegabün 64/16)

Takdir edersiniz ki nefsinin cimriliğinden korunmaya sadece bu ümmetin ihtiyacı yoktur. Bu güne kadar yaşayan herkesin ihtiyacı olacaktır. Bu nedenle zekât’ın da bütün ümmetler için gereken bir ibadet olduğu anlaşılmaktadır.

-Bütün bunların sonucuna bakarak şu tespiti yapmamız mümkün olmaktadır:

Allah Teâlâ İslamın değişmeyen genel geçer hükümlerini, insanın fıtratına ve eşyanın tabiatına uygun olarak koymuştur. Sebepler değişmediği sürece sonuçlar da değişmeyecektir. İnsandaki fıtratın ve eşyadaki özelliklerin değişmezliğinin gerekçesi ise şu ayetle bildirilmiştir: “Allah, kendisinden başka ilah olmadığına “kıstı /ölçüyü” ayakta tutarak şahitlik eder. Melekler de ve âlimler de şahitlik eder. Allahtan başka ilah yoktur.  O azizdir, hâkimdir.” (Ali İmran 3/18)

(Arkeolojik kazılarda bulunan fosillerin yaşı, o fosilde bulunan karbon atomlarına dayanılarak hesap edilmektedir. İşte bu yaratıcının bir olduğunun delilidir. Bu eşyayı ilk imal eden aynen imalata devam ediyor demektir. Milyonlarca yıl evvel yaratılan ile en son yaratılan arasında hiçbir fark yoktur. Aslında bu hem tarihselcilere hem de tekâmülcülere verilmiş iyi bir cevaptır. )

İşte bu ayette vurgulanan değişmezlik ve ilk günden son güne kadar ayakta tutulan “Kıst / ölçü”; insana verilen fıtrat, eşyaya verilen tabiattır.  Şarabın sarhoş ediciliği, insanın da sarhoş oluculuğu her zaman ve zeminde tabiatını icra etiği sürece, şarabın içilmesinin haramlığı değişmeyecektir. Bu bütün eşyada bidayetten nihayete kadar korunmuş ve korunacak olduğunu ifade etmektedir. İnsanın mala düşkünlüğü, karşı cinse olan meyli, ateşin yakıcılığı, suyun akıcılığı gibi…  Bunu tüm yaratılmışlara uyarlaya bilirsiniz. Tüm yaratılan eşyanın özelliklerinde bu güne kadar hiç bir değişimin olmadığı gerçeği, bize bu hakikati göstermektedir.

Sonuç olarak konuyu özetleyecek olursak:

1: İslamın ibadet anlayışı mevzi değil bütüncüldür. Allah’ın her emrine uymak, her yasakladığından sakınmak, her öğüdünü tutmak, her gaybına inanmak, her emsalinden ibret almak ibadettir. Aksini yapmak ise “kabahattir.”

2: İbadetlerde araç ve amaç Allah tarafından belirlenir. Namaz, Oruç, hac ve zekât da belirlendiği gibi. Bu nedenle sonradan ibadet amaçlı ihdas edilen davranışlar ibadet değil, bidat olarak nitelendirilir ve her bidatte birer sapma olarak değerlendirilir.

3: İbadetlerde halis bir niyet, ihlâs ve samimiyet, icraatta hakka uygunluk, makbuliyet için esastır.

4: Peygamberimizin ifadesi ile ibadetin; az öz ve devamlı olanı makbuldür.

5: “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (Araf 7/55) hükmüne uygun olarak, ibadetlerimizi şov’a dönüştürmeden bütün benliğimizi onun huzurunda yerlere sererek, onu görüyor gibi ibadet etmeye çalışmalıyız. Gayemiz, Rabbimizin katında makbul ve muteber bir kulluk yapabilmektir.

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close