GenelYazarlardanYazılar

İslamın Devlet Talebi

Nasıralı İsa, 30 yaşında peygamber olarak gönderildiği zaman, tebliğ ettiği din Yahudi dini ananelerine dayanıyordu. Dolayısıyla Hıristiyanlık Yahudilik ile başlamış ve bir Yahudi kenti olan Babil’de şekillenmişti.

Ve maalesef bir tevhid peygamberi olan Hz İsa sonrası muharref İsevilik, her tür otoritenin meşruluğu üzerine pragmatik bir yönetim anlayışı geliştirdi. Otorite yetkisini elinde tutan tüm yönetimler tanrı tarafından seçilmiş kabul edilerek mevcut düzene itaat tanrıya itaat, başkaldırı ise tanrıya isyan telakki edildi.

Ve Mesih’in Krallığına kadar dünyevi egemenliğin kralların elinde bulunması, “olması gereken” addedilerek Allah’a itaatle eşanlamlı kabul edildi. Böylece batı dünyasında dünyevi egemenlik hakkı laik iktidarlara bırakılarak egemenlik Tanrıdan alınıp Krallara verildi.

***

Hz İsa bir Filistin kenti olan Beytüllahim’de doğduğunda Tarsus Anadolu’da Roma’ya bağlı Kilikya bölgesinin başkenti idi. Bu topraklarda yaşayan ve İsa’dan sonra Hristiyanlığın kurucu isimlerinden kabul edilen Pavlus, İsa’nın en önemli takipçisi idi.

O otoriteye itaati iman mesabesine indirgeyen ve bu anlamda Hıristiyan teolojisini şekillendiren en önemli figürdür.

Pavlus: “Herkes, altında yaşadığı yönetime itaat etsin. Çünkü Tanrı’dan kaynaklanmayan hiçbir yönetim yoktur. Var olan tüm yönetimler Tanrı tarafından tesis edilmiştir. O yüzden yönetime karşı direnen, Tanrı buyruğuna karşı gelmiş olur ve yargılanmalıdır.”(1) der.

Bu anlamda egemenlere karşı çıkmak, itaat etmemek Tanrıya karşı gelmekle eşdeğerdir ve otoritenin elindeki kılıç, Tanrının gazabıdır, hizmetkârıdır. Egemen güçlere isyan eden kimseler, tanrısal düzene karşı çıktıklarından dolayı gazaba uğramış olanlardır ve tüm dünyevi otoriteler meşru yönetimlerdir.

***

Cahiliye dönemi Arap inancında da aynı muharref Hıristiyanlıkta olduğu gibi egemenliğinden feragat etmiş, dünyadan elini eteğini çekmiş, emekliye ayrılmış bir tanrı tasavvuru vardı. Allah’ın yaratıcı, düzenleyici ve rızık verici olduğuna inanılmakla beraber; yönetici, yargılayıcı ve cezalandırıcı olduğuna itirazda bulunmakta idiler.

Onlardaki Allah tasavvuru da Hıristiyanlık benzeri;” yarattığı evrenle doğrudan ilgilenmeyecek kadar yüce ve aşkın bir ilah” tasavvuru idi. Dolayısıyla Allah dünya ile ilgilenme işini ortaklarına yani yardımcı tanrılara/ nüfuz alanı güçlü kişilere/ putlara bırakmıştı.

***

Yaşadığımız günlerde de, aynı seküler Hristiyanlık ve putperest Arap toplumları gibi; gayri İslami/ tağuti de olsa otoriteye itaatin mutlak olduğu yaklaşımı İslam toplumlarını sarıp sarmalamakta, egemenlik alanını genişletmekte.

Aynı muharref Hristiyanlık ve putperest Arap toplumlarında olduğu gibi İslam topluluklarında da “egemenlik kullanımını Allah’ın, insana/ devlete bıraktığı” görüşü tartışılmaya, savunulmaya başladı.

Allah’ın kitabında öngörülen kural ve kaidelerin zamanın ruhuna göre yeniden okunup yorumlanması gerektiği; tarihsel şartların değişimiyle bu kural ve kaidelerin de yeniden şekillenmesinin elzem olduğu düşüncesi gün geçtikçe İslam toplumlarında da yaygınlaşıyor, güçleniyor.

Oysa “Allah’ı gereği gibi takdir edememek” olan bu hastalığı Kur’an şiddetle eleştirerek, Allah’ın yalnızca yaratan, düzenleyen, rızık veren değil; yöneten, sahip olan, yargılayan, hesaba çeken ve egemenliğin tek sahibi olduğunu defaetle vurguluyor.

Şüphesiz Allah mülkün sahibidir, maliktir, her şeye hâkimdir; hükmün yegâne kaynağıdır. O, yerin, göklerin ve her ikisi arasındaki her şeyin, tüm âlemlerin rabbidir, ilahıdır.(2)

O, yarattığı varlıkları gözetleyen, koruyan kollayan, onları yalnızca kendisine kulluktan sorumlu tutan üstün güçtür. Hesaba çekecek, cezalandıracak ya da affedecek olandır. İzzet ve şerefin yegâne kaynağıdır.(3) İnsanlara bireysel ve sosyal yaşantılarında riayet etmeleri gereken hudutlar/sınırlar koyandır.(4)

Doğruyu, yanlışı, haramı, helali, yasal olanı ve olmayanı belirleyendir.

O’nun  koymuş olduğu kural ve kaideler karşısında herhangi bir varlığın bunlara riayet etmekten başka bir seçeneği yoktur.(5)

Referansını Allah’ın kitabından almayan hiçbir devlet, yönetim, güç ve yetki kullanımı meşru değildir gayrimeşrudur.

O halde insanlar, krallar, devletler ya da kurumlar tarafından kullanılacak otorite yetkisi, mutlak otorite olan Allah’ın koymuş olduğu sınırlara riayetle meşru olacaktır.

Allah’ın egemenliğini, öngördüğü ilkeleri ve sınırları dikkate almayan, başka referanslara dayanan her zihniyet O’nun ulûhiyetine ve rububiyetine karşı çıkmış, Allah’a isyan etmiş, ortak koşmuş demektir.

İslam toplumlarında bazı yöneticiler kendilerini “yeryüzünde Allah’ın gölgesi” olarak tanımlasalar dahi, Allah’ın kitabı dışında birtakım referansları sosyal ve siyasal yaşamda ön plana çıkarıyor iseler, isimleri sıfatları ya da iddiaları ne olursa olsun kendilerini ilahlaştırdıkları mutlaktır.

İzzet ve şeref Allah’ındır.

Nasihat alanlardan olmak duasıyla…

KAYNAKLAR:

  • Romalılara Mektup 13:1-2
  • Fatiha 2, Sad 66, Nebe 37
  • Nisâ 139, Fâtır 10.
  • Nisâ 13.
  • Ahzâb 36.
Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı