GenelYazarlardanYazılar

İslamın Güçle İlişkisi Reddetme Üzerinedir

Kurani mesaj; özü aslında çoğu kez kasıtlı olarak boğulmaya çalışılsa da devleti ve iktidarı değil; insanı, hürriyeti, insan haklarını, adaleti ve yardımlaşmayı merkezine alan bir sistem öngörüsüdür.

Kuran hitap ettiği müminlere gerekirse ezilmeyi, yenilmeyi, geri çekilmeyi ve hicreti emreder. Ama kesinlikle İslami prensiplerden, ahlaktan taviz vermemeyi salık verir.

Muhatabına maruf olanı emredip iyinin yanında yer almayı önerirken her daim kötünün karşısındadır ve uzlaşmazdır.

Sömürüye dayalı her şeyi reddeder.

Her şeyi ama her şeyi…

Hırsızlığı, şirki, nifakı, fitneyi, tefeciliği, zulmü, baskıyı, diktatoryayı, köleliği, kabileciliği ve saltanatı…

Çünkü temeli adaletsizlik üzere olan kurulu düzenlerle ilişkisi hepten reddetme üzerinedir.

O itaatsizliği emreder.

Sivil itaatsizliği…

Zira Tevhidi dinlerin asıl gayesi; iyiyi, adaleti ve özgürlüğü insanlar arasında yaygınlaştırmak, hâkim kılmaktır…

***

O halde neden yöneticileri Allah’ın yeryüzündeki eli olarak gören ve onlara itirazı Allah’a muhalefet olarak yorumlayan bir geçmişimiz var?

Neden devleti kutsayan, iktidara eklemlenen, toplumun önceliklerini hep ikinci plana atan ve insanı reaya gören bir kültürel birikimden geliyoruz?

Neden sürekli Kurani perspektiften sapan zulüm düzenlerinin aracı olmaya razı oluyoruz?

Belki bazı dönemler hak adalet ve özgürlük ilkelerini benimsiyor, önemsiyor ve yeryüzünde zayıf bırakılmışların yanında muhalif kimliğimizle yer alıyor olsak ta bunu ilanihaye neden sürdüremiyoruz?

Neden daima lider imajlarını kutsuyor, putlaştırıyor, itaati mutlaklaştırıyoruz?

İktidarla olan ilişkilerimizi neden keskin ve kalın çizgilerle çizemiyor şekillendiremiyoruz?

Allah resulünün ölümünü müteakip yeniden dirilen kabile kültürü ve iktidarı kutsama alışkanlığımız maalesef asırlardır devam ediyor.

Ve biz güçle olan ilişkilerimizi yeniden düzenlemek zorundayız.

Devletle olan ilişki biçimimizi değiştirmemiz lazım.

Bunu yaparken de güce yaltaklanarak değil; yüksek idealler perspektifinde gerçekleştirmek zorundayız…

***

Devleti merkeze alan ve kayıtsız itaati öngören eğilimlerimizin temelinde peygamber sonrası saltanata evirilen yönetim profilimiz var.

Hilafet adı altında inşa edilen saltanat rejimleri…

Bunun getirisi olsa gerek o günden bugüne tüm iktidarımızda lider toplumun bir kaç adım önündedir ve temel gaye dinin yüksek idealleri değil yöneticilerin bekasıdır.

Dinin idealleri ile siyasi eğilimler çatıştığında her daim din siyasetin bir aracıdır ve devletin istikbali için vatandaşların hakları çok kolay feda edilir.

Bu durum aslında Allah resulü öncesi o coğrafyadaki hali hazırda var olan siyasi kültürden ilham almakta.

Gerek Farisî gelenekteki yönetici elitlik ve hiyerarşi anlayışı, gerekse Helen kültüründeki liderin “Tanrı’nın gölgesi” olması düşüncesi modern zamanlara kadar tüm coğrafyalarda hakim unsurdu.

Oysa 15 asır önce Arabistan yarımadasında Allah resulünün uygulaması eşitlikçi ve ümmet eksenli bir yönetim anlayışı idi.

Kuran şurayı emretmiş Allah resulü nas olmayan alanlarda istişareyi önceleyerek halkı tebaa gören tüm lider tapıcı sistemleri reddetmişti.

Dinin eşitlikçi ve özgürleştirici yönüne vurgu yapan peygamber vahyin taşıyıcısı olarak bir emir ya da halife değil, bütün bir toplumu danışarak yöneten; şurayı yönetimin merkezine oturtan bir modeli cari kılmıştı.

O yüzden dini metinler sahabenin: “Ey Allah’ın resulü bu söylediğin vahiy midir yoksa senden midir?” sualleri ile doludur.

Eğer emredilen vahiy ise itaat edecek olan; değilse, gerekirse kendi fikrini söylemeye hazır olan sahabe sual metinleri ile…

Ancak onun ahirete irtihalini müteakip Arabistan yarımadası tekrar eski kabilecilik haline dönüşmüş ve bu sistemde yönetici “Tanrı’nın gölgesi” ilan edilmiştir.

Ve halife hiçbir şekilde tebaasına karşı sorumlu değildir.

Yerine geldiğinde azledilebilir bir “vekil” ise hiç değildir.

O, toplumun hep üstünde hep bir adım önündedir.

Ve ona muhalefet girişimleri hep tefrika, isyan ve irtidatla eş değerdedir.

O yüzden olsa gerek saadet asrı sonrası yönetimler, toplumsal muhalefet fikrine hiçbir zaman sıcak bakmadı.

İktidar kutsal sayılıp yönetim makamında oturan kişiler Allah’ın temsilcisi sayılıp vahiy kaynaklı addedilerek eleştirilemez kılındı.

Bu sistemde, halife bir yana onun alt kademesinde yer alan yönetici, vali, kadı hatta düz memurların dahi eleştirilememe ve layüsel kabulü vardır.

Ve bu düpedüz dine yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Bu, belli bir zaman ve mekânda beşer eli ile konulmuş yasa ve uygulamaları mutlak görmek, saltanatları dinin aslı saymak, meşrulaştırmak ve kutsal ilan etmektir…

***

İslam düşünce tarihinde, bugünkü anlamıyla muhalefet fikri, maalesef hiçbir zaman kendisine bir yer bulamadı.

İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, yanlışı düzeltmek önemli bir sorumluluk olarak Kitap ta yer almış olmasına rağmen, bunun toplumsal boyutu ve sınırı üzerinde fikir birliği oluşturulamadı.

İlk dönem İslam toplumlarında az da olsa bunu görenler, yönetimin elit bir azınlığın elinde önemli bir güç olmasına itiraz ederek karşı çıktılar.

Allah Resulünün ölümünü müteakip dönemde muhalefet geleneğinin güçlü olduğunu görüyoruz.

Mesela, Ebubekir’in halife ilan edilişine Haşimoğullarının geniş kapsamlı bir seçim olmama/ yapılmama itirazlarını görüyoruz.

Keza İbn Zübeyr, Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebubekir gibiler de Muaviyenin Yezidi halife ilanına bunun bir şura kararı olmadığından hareketle karşı çıkıyordu.

Aynı Ali b. Ebu Talip, Ammar b. Yasir ve Ebu Zerr’in Ümeyyeoğullarının toplumu ifsat ve haksızlıkları karşısında tavizsiz bir muhalet ve eleştirel bir tavır takınması gibi…

Hz. Hüseyin, Hasanı Basri, Amr b. Ubeyd, Vasıl b. Ata, Malik b. Enes, Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel gibi isimler de kendi dönemlerinde iktidara karşı değişik muhalefet hareketlerinin içindedir.

Ve beraberinde İmam Zuhrî ve İmam Mâlik gibilerin politik ve fikrî muhalefetin meşruiyetine dair verdikleri fetvalar…

Onlar gücü kendi çıkarları için kullanmak isteyen iktidarları görüyor, itiraz ediyor, mesafeli duruyorlardı.

Hem pratik hem de teorik olarak barışçıl bir muhalefet geleneğinin tohumlarını atmak istiyor; yetkileri ve denetlenemezliği üst seviyeye çıkmış liderlerin yaptıklarını ve yapabileceklerini gördükten sonra yöneticilik makamının mahiyetine ve sınırlarına dair ciddi sorgulamalar yapıyorlardı.

Bir kısmı bu sorgulamalar sonucu işkence, dışlanma, sürgün hatta ölümlerle karşılaşmış olsa da…

Ama ne yazık ki bu muhalif çizgi sonraki yüzyıllarda bir gelenek haline getirilemedi.

Aksine “itaat” kültürü yaygınlaşarak munis, muti, edilgen, itaatkâr kimlikler model oldu.

İşte İslam dünyasının bugünkü meylinde etken bu rol modeldir.

Güce yaltakçı misyon…

Sessiz çoğunluklara zalim yöneticiler için hatimler indirterek dindarlık adına kötüyü muhafazayı sürdürme misyonu…

***

İslam’ın ilk dönemlerinde liderlerin bu sonsuz güçlerini dengelemek adına yine bazı fıkıh öncülerinden bir takım düşünce çabaları görüyoruz.

Bu süreçte Ebu Yusuf ve benzerleri bu gücü dengelemek ve aşırı güç kullanımını önlemek adına yönetimde dini elitlerin yani ulemanın da yer almasını formüle ediyor.

Devlet idaresinde ulemanın da etkin olarak yer alması gerektiği savunuluyor.

Ancak bu sentez çabaları da eksik kalıyor ve detaylı bir şekilde sistematize edilemiyor.

Mesela ulemanın halife ile bir ilişki içerisinde olması gerektiğine vurgu yapılırken, bu ilişkinin detayları, ya da bir problem halinde denetleme mekanizmalarının nasıl çalışacağı gibi hususlar yeterli şekilde incelenmiyor.

Lider, yönetici elit ve ulema dışında kalan çoğunluğun yönetim sürecine katılımına dair de çok bir şey yok zaten…

Ebu Yusuf tarafından daha önceleri önerilen çözüm önerilerinin ise maalesef bir kaç nesil içinde lider merkezli anlayışa evrildiğini görüyoruz.

Halifenin bir “vekil” olarak tanımlanıp, “ümmete” karşı sorumlu olduğu ve yeri geldiğinde görevden azl edilebileceği bir kültürden; Helen, Roma ve Pers kültüründe hakim olan yöneticinin/halifenin yeryüzünde Allah’ın temsilcisi olduğu yönündeki anlayışa… Halk/ümmet” in arka plana itildiği sürece…

Dolayısı ile liderin seçim ve denetim süreci giderek ümmetin iradesinden soyutlanarak şura bir mecburiyet olmaktan çıktı.

Şia’da da imamet dinin temel esası /aslı sayılarak orada da yine ümmetin tercihleri bir teferruat olarak görüldü.

Bu tavır Şia’da daha sonra imamın ilahi bir tayinle atandığı, ümmetin seçiminin basitçe bu ilahi seçimi tasdikten fazla bir anlam taşımadığı düşüncesini akideleştirmeyi getirdi.

Ve bu da hem Sünni hem de Şia düşüncesinde yöneticinin/liderin eleştirilmesi, denetlenmesi, gerekirse görevden alınması gibi ilk dönem ortaya çıkan temaları giderek yok etti.

Ümmet vurgusu giderek azalarak liderin şahsı öne çıkarıldı.

Şura gibi katılım mekanizmalar giderek yok edilerek ulema ile devlet arasında sadece “gerek görülürse danışma” temelli bir ilişki kuruldu.

Böylece saraya kul olan ulema dışındaki asıl ilim sahipleri ile halk tabakaları tamamen siyasetten uzaklaştırılarak devre dışı bırakıldı.

***

Tüm bu yaşanmışlıklar İslam dünyasına siyaset karşıtı düşüncenin oluşumunu getirmiştir.

Siyaset, ulemanın ve halkın gündeminden dışlanarak, kaldırılarak politika ile uğraşmak: “Leş yemek ile ölmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsanız leş yersiniz.” e indirgenmiş;

siyaset ve muhalefet bir şer mesabesinde değerlendirilmiştir.

Bu meyanda İslam dünyasında hiçbir zaman sistematik bir muhalefet stratejisi oluşturulamadı.

Batının muhalefet partileri mesabesinde dahi kapsamlı bir muhalefet modelleri genellemesi, detaylı bir muhalefet öngörüsü üzerinde çalışılmadı.

Toplumun siyasi süreçlere katılımı hemen hiç bir zaman öngörülmedi.

İlk dönemde gördüğümüz eşitlikçi ve özgürlükçü vurgu hiçbir zaman tekrar etmedi.

Şura ve ümmetin reyi kararları hep liderin toplum üzerinde ezici hakimiyetine bırakıldı.

Helen, Pers ve Roma kültürünün tesirinde gelişen siyasi alan daima lider merkezli bir yönetim biçimi olmayı sürdürdü, halen de sürüyor…

İslam toplumlarında siyaset ile uğraşmak bazen zahidane sebeplerle bazen de gücün kaçınılmaz kirleticiliğinden dolayı kerih görüldü…

***

O halde gücün her daim ifsat ediciliğini göz ardı etmeden, devlet yönetiminde gücü dağıtan, tek elde toplanışını önleyen, halkı sürece katan, çoğulculuğu güçlendiren bir muhalefet anlayışına ihtiyacımız var.

Acilen; sistematize edilmiş, detaylandırılmış, ayakları yere basan, derinlikli ve yalnızca dinî eliti değil halkı da siyasi sürece dahil edecek sistem öngörüleri yapmamız lazım.

Dini alanda muhalefetin pozisyonu güçlendirilmeli; din mutlaka kendisini devletin/iktidarın/gücün karşısında konumlandırmalıdır.

Tarihsel tecrübelerimiz, bize tek adamların devleti adil yönetemediğini, “Filozof Kral” önermelerinin içinin boş olduğunu, saltanatlarla, krallıklarla dinin izdivacından dinin zararlı çıktığını göstermekte.

Devlet gücün dizayn edildiği bir alan olduğundan din bu alana adımını attığı an lideri dönüştüremiyor ama maalesef dönüşüyor.

Tanınmaz hale geliyor.

Kaçınılmaz bir şekilde iktidarların himayesine girerek kullanılmaya elverişli bir argüman oluyor.

O yüzden İslam dünyasında dinin siyaset ile ilişkisini düzenlerken muhalefet fikrine ağırlık verilmeli.

Ve bu dizaynda İslami camiaların rolü, siyasetle ilişkisi, devletin yanında değil; mutlaka muhalefet üzerinden olmalı…

Devlet eşitlik ve özgürlük gibi yüksek idealleri önemsemeyen sadece kendi bekasını önceleyen bir kurum özü itibarı ile.

Ve her daim onu İslamiliğe zorlayacak yanlışlıklardan caydıracak iyiliği hatırlatacak kötülüklerden uzaklaştıracak muhalif hareketler olmadan yolunu bulamaz.

İşte din; devlete devamlı bir şekilde idealleri hatırlatan bir konumda olmalıdır.

Bunun için detaylı bir muhalefet söylemi ve pratiği geliştirebilir.

Devlet politikalarının insanı, kendi özüne “yabancılaştırmasına” karşı farkındalık oluşturabilir.

Din devlete karşı bireyin inşasına yönelmelidir.

Dinin muhalefet konumuna oturuşu onu güç karşısında bireyin, zayıfın ve yönetilenin yanında konumlandıracaktır.

Dinin devletin karşısına prensipleri ve sınırları hatırlatıcı bir vicdan olarak çıkışı, dinin yönetici elitin dışında kalan halk kitleleri ile iletişim kurmayı kolaylaştıracak; devletin sınırlarının daraltılması ve keyfi kararların karşısına daha güçlü çıkılması neticesini verecektir.

Devlet ancak caydırıcı bir muhalefet olursa bazı tavizler vermeye razı olabilir.

İşte muhalefet söylemiyle sivil toplumun inşasına katkıda bulunan din, muhalif grupların inşaasında da rol oynayabilecek ve böylece güçlü bir muhalefet toplumun yararına sık sık devleti geri adım atmaya mecbur edecektir.

***

Dinin taraf olduğu muhalefet, niyeti fesat çıkarmak olmayan; yaptıklarının toplumun hayrına olduğunu tasdikleyen bir hareket olmalıdır.

O halde toplumu diri tutup, hayatı güzelleştirecek en anlamlı şey, yapıcı ve örgütlü muhalefetin işlerliğini sağlamaktır.

Muhalif hareket ve düşüncelere tahammül gösterebildiğimizde, onları da dinleme ihtiyacı hissettiğimizde belki fitne zannettiğimiz farklı fikir ve düşünceler, bireysel ve toplumsal yaşantımızı canlandıran dinamik bir rol üstlenmiş olacak.

İslam düşüncesinde muhalefetin temel olgusu olan “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” ilkesinin temel hedefi, iyiliklerin çoğalması, kalıcı olabilmesi, kötülüklerin azalması ve bir daha geri dönmemesidir.

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkor, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve resulüne itaat ederler…” (Tevbe 71)

İslam bir imtihan olarak tanımlamak suretiyle, herkesi yaşadığı hayattan mesul tutar. Yöneticilerin baskısı, malını kaybetme endişesi, sevdiklerinin hoşnutsuzluğu gibi sebeplerle kötülüğe rıza gösterenleri, hesapların sorulacağı gün ile uyarır:

“De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizin için Allah’tan, peygamberinden ve Allah yolunda çalışmaktan daha değerli ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez.” (Tevbe 24)

Dini gerekçeler oluşturarak yönetime peşinen itaat etmeyi seçmek, yozlaşma ve adaletten uzaklaşmayı peşinen kabullenmektir.

Güçlü bir iktidar için, her kafadan ayrı bir sesin çıkmaması fikri, ilk anda kulağa hoş gelebiliyor.

İslami camialar olarak, kurduğumuz tüm parti, dernek ve vakıflarda; beraberinde çıkardığımız gazete, dergi ve yayınlarda maalesef hiçbir şekilde muhalefete izin vermiyor, muhalifleri sevmiyor ve çevremizi bizim gibi düşünen, eleştirmeyen, donuk fikirli kimselerden oluşturmaya gayret sarf ediyoruz.

Oysa tüm ilişkilerimizde, kimden gelirse gelsin iyi ve doğru olanı desteklemeli; kötü ve yanlış olana karşı çıkmalıyız.

Bilmeliyiz ki, mevcut yönetimlere ve liderlere muhalefet “İslam’a muhalefet” değildir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, elçisine itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. …” (Nisa/59)

Geleneksel düşünce, bu ayetten yola çıkarak “yöneticiye itaat etmek farzdır” şeklinde bir mantık geliştirmiş ve muhalefet fikrine kapıyı kapatmışsa da; aslında tam tersine bu ve benzeri ayetler, Allah’a, Resulüne ve sadece içinde Allah korkusu taşıyan yöneticilere uyulmasını istemektedir.

Şu halde, hangi makamda ve sıfatta olursa olsun, adaletle hükmetmeyen her baskıcı zalime karşı çıkmak, muhalefet etmek, Ona karşı örgütlenmek ve Allah’ın hükümlerini hatırlatarak uygulamaya davet etmek önemli bir ibadettir.

Adı ister “imamet” isterse “hilafet” olsun, hiç bir beşer yönetimi mutlak değildir.

Yanılma, şaşma, unutma, azma, sapma, görmeme, işitmeme, akletmeme gibi daha birçok kusuru potansiyel olarak bünyesinde taşır.

Allah’ın direk müdahalesi ve hataları düzeltmesi gibi bir durum söz konusu olamayacağına göre, bu noktada görev tamamıyla toplumun muhalif ve öteki diğer unsurlarına düşer.

O halde, iyiliği emretmek kötülükten alıkoymak ilkesi; her ferdi denetçi haline getiren bir ilkeye dönüşmelidir.

Konuşmak, eleştirmek ve öneriler sunarken şiddete ve zora dayanmamak muhalefetin temel davranış biçimi olmalıdır.

Geçmiş dönemlerde muhalefet anlayışı, hiç bir zaman kurumsal bir niteliğe bürünemedi. Bireysel anlamda toplum ileri gelenlerinin ya da kamuoyunu etkileyecek kişilerin etrafına toplanarak iktidarın uygulamalarını etkilenme ve düzeltmeye çalışmak şeklinde gerçekleşti.

Örgütsel, planlı ve organize olmuş muhalefet fikri hep tepki gördü ve mevcut sistem için tehdit kabul edildi.

İslâmî bir siyasî yapılanmada, muhalefetin temel fonksiyonu, iktidarın hukukî esaslara uygun hareket etmesini sağlamak, denetimini gerçekleştirmek ve kararları gerek alırken gerekse uygularken hukuka uygunluğunu sağlayıcı denetim mekanizmalarının doğru çalışmasına yardımcı olmaktır.

***

O halde İslami muhalefet geleneği, imanı, tevhidi, adaleti, direnişi, şurayı ve iyiliği emretme geleneğidir.

Nebinin ölümüne dek bu gelenek cari olsa da, onun ahirete irtihaline müteakip bir karşı devrime dönüştü.

Bu karşı devrim, her asırda farklı şekillere bürünse de temel misyonu egemenlerin, otoritenin, saltanat sahiplerinin yanında yer almak, baskıcı rejimleri desteklemek, muhafazası için çaba sarf etmektir.

Bugünkü İslam toplumlarında egemenlere, saltanat sahiplerine yönelik muhabbetin temeli işte bu muhafazakâr ruhtur.

Ve tüm elçiler, davetçiler insanlık tarihi boyunca yaşadıkları toplumlarda en hak ihlallerine, zulme, adaletsizliğe ve işkencelere sessiz kalmayarak hep mazlumların yanında durup her daim statükonun, otoritenin karşısında durarak toplumu sömüren yönetimlerle mücadele ederek muhalif durmayı öğretti.

O halde tevhidi olma iddiasında olanlar, iddialarında samimi iseler bulundukları toplumlarda statükonun, kurulu düzenlerin değil; mazlumların sesi olmak, adaletsizlik ve sömürüleri protesto etmek, reddetmek, kabullenmemek, eleştirmek, itiraz etmek zorundadırlar.

Sadece hak adalet özgürlük arayışında olan topluluklar tevhid iddialarında samimi olabilir.

Müslümanlar her toplumda egemenlerin hegemonya, baskı, sömürü ve katliamlarına karşı “herkes için özgürlük ve adalet” isteyen bir ahlak ve vicdan hareketi olarak kendilerini tanımlamak zorundalar.

Çünkü tevhidi dinlerin yeryüzü misyonu zaten budur.

Tevhidi olmak gerek yerel gerekse küresel ölçekte yeryüzündeki her olumsuz gelişmeye karşı bir protesto, bir toplumsal eleştiri ve bir muhalefet geliştirmeyi zorunlu kılar.

Elçileri takip etme iddiasında olmanın en önemli delili zalimlerin yanında ve safında yer almamalarıdır.

Çünkü din zalimlere itiraz etmekten, kötü olana razı olmamaktan başka bir şey değildir!

Selam ve dua ile…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir