GenelKavram

İtaat

Görülmüş ve görülmektedir ki Allah’tan başkasına itaat insana bahtiyarlık vermemektedir. Allah’a ve Allah (rızası) için itaat hayat verici, sonuca götürücü, aziz edici bir itaattir.

Ercümend Özkan/ İnanmak ve Yaşamak/576

Kelime arabça Tav’ kökünden türemiştir. Günlük yaşantımızda çokça kullandığımız, hemen bütün hayatımızla yakından alakalı bir kavram olmasına rağmen diğer birçok konuda da olduğu gibi açık seçik bir anlam kazandırılmış bulunmadığından kafalarımızda karışıklıklar hasıl etmekte ve davranışlarımızın da bulanıklıklarına sebep olmaktadır.

Biliyoruz ki ‘İtaat’; boyun eğme, uyma, alınan emre göre hareket etme, başkasının üstünlüğünü hükmünü (kararını), büyüklüğünü kabul etme, sözünü dinleme, duyma, isteyerek yapma, güç yetirme, güç yetirebilme, yolunda gitme anlamlarına gelecek şekilde Kur’an ayetlerinde 129 defa kullanılmıştır. Aynı kökten türeyen çeşitli türevleri yukarıdaki anlamlara gelen şekilleriyle geçmektedir Kur’an’da. Bu ayetlere bakıldığında rahatlıkla itaat’in anlamı ortaya çıkmakta, kimlere hangi şartlarda itaat edileceği, kimlere itaat edilmeyeceği, itaat veya itaatsizliğin neden ve nerelerde gerektiği, hatta hayati önem kazandığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kur’an’da itaat edilen kimse ve nesneler sayılırken birçok detaylı bilgi edinmek de mümkün olmaktadır. İtaat etme ya da etmeme gereğinin hayatın hemen her diliminde yeri bulunduğunu görmek ve itaatin hayatımız içindeki yerini bulmak her an söz konusudur.

İslâm kendi müesseselerini kurarken, meselelerini çözerken ortaya koyduğu esas ve fürûu ile bir bütünlük arzetmekte, esas ve fürûda bütüne ters düşmemektedir.

Yine mesela laik-kapitalist-demokratik dünya görüşü de kendi içinde çelişkili olmaktan uzak bulunmaya özen göstermektedir. Batılı dünya görüşüne göre esasta Yaratıcı, var olsun, ya da olmasın dar bir alana mahkum edilmiş ve hayattan uzaklaştırılmıştır. O takdirde, hayat insanlarındır. Kendisi ile alakası en dar alana indirilmiş bir Yaratıcı, yarattığı bu insanların hayatına karışamamaktadır. Sağlıklı bir düşüncenin ürünü olmadığı, bir tepkiden kaynaklanan tavırlarıyla insanlar batıda Yaratıcıyı hayatlarından çıkarmışlar O’nu kendi işlerine Karıştırmamaya karar vermişlerdir. Bu esas (laik) düşünceden hareketle, buna dayalı olarak kurdukları diğer bütün düşünceler, problemlerin çözümlerine bakışlar, ortaya konulan müesseseler hep bu temel düşünceye yani, Yaratıcı’nın hayatın dışında kalması düşüncesine dayalı olacaktır. Böyle olunca da örneğin Allah rızası için bir iş yapma, insanları Allah için görüp kollama O’nun rızasının hayatın her sahasında yeri bulunduğunu düşünme gibi şeylere yer bulunmayacaktır bu düşünce tarzında. Hayat madem ki değer ifade eden ve gerçek olan kadarıyla yalnız bu dünyadakidir ve yalnız bunun bir anlamı vardır; bu takdirde ister istemez insanları bütün tavırlarında menfaat-fayda saikiyle hareket ediyor göreceksiniz demektir. Zira batılı düşünceye göre hayat yaşanmak için vardır; yaşamak ise vücuda haz sağlamak, içgüdüleri tatmin etmek, uzvî ihtiyaçları doyurmak ve bunda en ileri (maddî anlamda) düzeye ulaşmak demektir. Hayat tümüyle, yalnızca bunu gerçekleştirmek için yaşanmaya değer batılı düşünceye göre.

İtaat kavramı da batılı düşünce içindeki yerini ancak bu ölçüler içinde bulabilecek, insan, menfaatinin bulunduğu yerde itaatli olacak, baş eğecek, emre uyacak, söz dinleyecek, kendisine bu tür hayatı sağlayan gücün üstünlüğünü kabul edecek ve hükmüne uyacak demektir. Bu güç değiştikçe itaat edilen de değişecek, itaat edilenin ölçüleri tam tersine dönse de eğer buna uymak (itaat etmek) menfaat gereği sonuçlar doğuruyorsa yine itaat edilecek demektir. Velhasıl itaate keyfiyet kazandıran şey, onu yönlendirip sonuca ulaştıran saik yalnızca menfaat olacaktır. Batılı tavırlar, bu ölçüler içinde değerlendirildiğinde bütün gerçeğiyle onları anlamak ve bir yere oturtmak mümkün olacaktır. Laik dünya görüşü amellerde yalnızca menfaati ölçü olarak almış olduğundan kendi içinde tutarlı olabilmek için hayır(!) yaparken bile (müstakbel) menfaati gözeterek bunu yapar. Vergiden düşer, yönetime karşı şirin görünmenin istikbaldeki yararlarını hesab eder, toplum içinde, insanlar arasında beğeni kazanmanın bile menfaate çevirileceği hesabı içinde bulunur.

Marksizme göre amellerin ölçüsü ‘maddenin olgunlaşmasını-tekamülünü’ sağlamaktır. İtaat de ancak bunu gerçekleştirdiği ölçüde marksist bütün içindeki kendi yerini doldurur.

İslâm ise ortaya koyduğu dünya görüşü olarak Bir-Tek Yaratıcı’nın varlığı, O’nun rızasını kazanmak üzere yol gösterici olarak gönderilen Resulullah(s.a.)’ı ve O’nun vahiy olarak O’ndan getirdiklerini kabulü belirlemiş ve bu esaslar üzerinde bütünü detaylarıyla keyfiyetlendirmiştir. Her şey yalnız O’na aittir. O’nun koyduğu ölçüler, O’nun koyduğu düzenlemeler, O’nun belirttiği iyiler ve kötüler, O’nu razı edecek davranışlar ancak anlamlıdır, kıymet ifade ederler. Bu sebeble itaat de ancak ve öncelikle O’na olursa bir mana taşır ve iyi sonuç doğurur. O’nun dışındakilere itaatin bir olumlu sonuç doğurması ancak O’na itaat edenlere itaat şeklinde tezahür edebilir. Burada “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” hadisi konuya tersinden açıklık getirici ve yol gösterici olarak zikredilmelidir. “Allah’a masiyette (isyanda) kula itaat yoktur” şeklindeki rivayet de aynı anlamın bir başka ifade ile vurgulanmasıdır (1)….

Allah’a itaat; O na boyun eğme, O’nun hükmünü en üstün kabul etme, O’nun emrine ve yasaklarına isteyerek uyma (itaat), O’nun sözlerine kulak vermeye dayalı olarak O’nun Resulüne uyma, O’nun emrine uyan ‘Ulu’l-Emre uyma (itaat)’ ve (böylece devam eden bir zinciri oluşturmaktadır ki halkalarının tümü baştaki halkaya, yani Allah’a itaate bağlıdır. Keyfiyet itibariyle ancak böyle bir itaat manalıdır. Sevaba tahvil olunacak itaat ancak Allah’a itaat veya buna mebnî itaatle elde edilebilir. İtaat silsilesinin böyle olması doğaldır. Allah’a isyan edenlerin de kendileri için taleb ettikleri itaatte böylesi bir itaat zinciri vardır. İtaat bütün kıymetini, değerini yalnızca itaat edilecek en büyüğe itaat etmekten kazanmaktadır. İkinci, üçüncü derecede itaat edilenlere itaat, eğer bunlar en büyüğe itaat etmiyorlarsa manasız kalmaktadır. Görülen odur ki itaatte itaat edilenler bir piramit görünümündedirler. İtaat edilecekler piramidinin en zirvesinde bulunan şayet en büyük değilse, itaatin olsa olsa yalnız onun nezdinde kıymeti olur. Kendisine itaat edilenin de üzerinde bulunan büyük ile kendisine itaat edilen arasında da bir itaat halkası yoksa bu takdirde gösterilen itaat boşa kalmış, sevaba tahvil olunamaz ve nihai olarak yalnızca kendisine itaat edilen insanın beğenisini, takdirini kazandırır, Allah’ın değil.

Bilinmelidir ki en büyük yalnız Allah’tır. İtaat edilenler piramidinin tepesinde (zirvesinde) eğer Allah bulunmuyorsa kim bulunursa bulunsun bu itaat piramidi isyanda -ma’siyette- itaat piramididir. Kimse de böyle bir itaatten belki geçici ve dünyalık menfaatinin dışında bir menfaat -sevab- ummamalıdır.

Nasıl ki bir devlet başkanı ve yöneticileri kendilerine itaatten razı olurlarsa, elbette Allah da kendisine itaat edilmesinden razı olur. «Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz hüsrana uğrayacağınızda hiç şüphe yoktur» (23 Mü’minun 34) ayeti söylemeye çalıştığımızın apaçık bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

«Allah’a itaat etmek, Resıılüne itaat etmek ve Sizden olanlara (Allah’ın emirleriyle emredenler) itaat etmek» (4 Nisa59).

İtaatte sırayı belirleyen ayetin baş kısmıdır. (Bizden) Sizden olan emir sahiplerine itaat, Allah’a itaate atfen anlam kazanmaktadır. Resulullah (s.a.)’a itaat de keza Allah’a itaate dayalı bulunması sebebiyle sevaba tahvil olmaktadır. Ayetin devamında ise «Eğer birşeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Resulü’ne döndürün (getirin). Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir» deniliyor. Bu hitab açıkça, Allah’a ve ahiret gününe imanı olanlaradır. Eğer bir insan Allah’a ve ahiret gününe imanı olduğunu söylüyorsa, bir diğer ifade ile Müslümanım diyorsa kendisine vacib olan Allah’a, Resulü’ne ve (Allah’a ve Resulü’ne itaat eden) (bizden) Müslümanlardan olan emir sahiplerine itaat etmektir. Emir sahipleri Allah’a itaat dairesini aşıyorlarsa ma’siyettedirler. Ma’siyette olana da itaat değil itaat etmemek vacibtir. Resullerin ise Allah’a ma’siyet edeni olmamıştır. Resulullah Allah’a itaat etmekte bize örnek olarak da gösterilen bir Peygamber olarak, kendisine itaat edilmesi (dini onun öğrettiği gibi bilmek ve yaşamak) vacib olmaktadır. Allah ise kimseye tabi (itaat) olmak mevkiinde değildir. Ancak kendi iradesi ile hükmeder, itaat ister, diler ve olur.

Ana-babaya itaat de keza onlar Allah’a itaat ediyorlarsa yerine getirilmesi gereken itaatdir. Şayet ana-baba evladını «Allah’a ortak koşmak (ve buna bağlı olarak emrini dinlememek) için zorlarsa» bu takdirde «Onlara itaat etme (edilmez).» buyurarak Allah, kime karşı nasıl tavır sahibi olunacağına açıklıklar getirmektedir (29 Ankebût 8, 31 Lokman 15).

İtaat edilmeyeceklerin vasıflarını belirleyen ayetlerde, insanları Allah’ın emrinden uzak tutanların işleri sayılmaktadır. Adam öldürmekten doğrudan yüz çevirmeye, saptırmaktan aşırı gitmeye, hevesine uymaktan Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimseye, inkarcılıktan çekişmeye, ihtilafları Allah’a ve Resulüne döndürmemekten tamahkarlığa ve daha nice İslâm dışı diye özetleyebileceğimiz bütün bu işleri işleyenlere itaat edilmeyeceği, edilirse edenlerin hüsrana uğrayacakları belirtilmektedir.

Allah’a itaat esası üzerine kurulu itaatlerden hayır umulur ancak. Bu keyfiyeti haiz bulunmayan itaatlerin insanı kötü bir akibetle karşı karşıya getireceği kesinlikle bilinmelidir. Müslümanlar, Allah’a itaat halinde bulunanlara itaat etmelidirler. Eğer kendilerine bir İslâmî doğru ulaştırılmış ise buna kulak vermek öncelikle Allah’a itaattir. Bu iyi bilinmelidir. Başıbozukluktan, Allah razı olmamaktadır. Disipline bir toplum, İslâm disiplini ile kendini bağlamış ise Allah’ın yardımı da bu toplum (cemaat) üzerindedir.

İtaatli olmak mücerret manada da olsa belirli sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bir fikrin -doğru olsun, yanlış olsun- üzerinde birleşmek, tutunulan fikrin üzerinde teşekkül eden itaat piramidinin gereğince hareket etmek elle tutulur sonuçlar çıkarmaktadır. Bir diğer ifade ile yanlışlar üzerindeki itaatler bile dünyevi de olsa sonuçlar vermektedir. İtaatin doğurduğu bu sonucun gerçek manasına kavuşması, gereği veçhile sonuçlar irad etmesi için üzerinde ittifak edilen şeyin doğru olması elbette erişilmez sonuçlara ulaştıracaktır insanı ve toplumu. Yani yanlışlar üzerindeki itaatlerle alınan sonuçlar öylesine elle tutulur olduktan sonra, -İslâm- üzerindeki itaatin de erişilmez sonuçlara götürmesi kaçınılmazdır.

Gerçek bu olunca insanımızın İslâm üzerinde birleşmesi, İslâm dairesi içinde itaat sahibi bulunması -ki İslâm dışı olan şeylerde itaat etmeme de bu daire içinde mütalea edilmelidir- onu ve mensubu bulunduğu toplumu mutlaka bulunduğu yerden alıp, daha yukarılara çıkaracak, fert ve toplumu yüceltecektir. Kur’an’ın çizdiği çerçeve içinde Müslümanım diyen herkesi itaat dairesi içinde olmaya ve alınacak dünyevi ve uhrevî iyi sonuçlara sahiplenmeye çağırıyoruz.

Görülmüş ve görülmektedir ki Allah’tan başkasına itaat insana bahtiyarlık vermemektedir. Allah’a ve Allah (rızası) için itaat hayat verici, sonuca götürücü, aziz edici bir itaattir.

Madem ki insanlar toplum halinde itaatsiz yaşayamamaktadırlar, yani, ‘itaat’ olmazsa olmaz cinsinden bir şeydir bu takdirde sorun itaat edilecek varlığı tesbitte düğümlenmektedir. Kime ve ne için itaat edilecektir? Kim itaat edilmeye, boyun eğilmeye müstehaktır? İnsanların insanlara boyun eğmesi oldum olası insanlarca iyi karşılanmamış, toplum halinde yaşamayı zorlaştırmıştır, itaatsiz de bir arada yaşanılamamaktadır. Karşımıza tartışılmaz üstünlüğüyle itaat edilecek varlık olarak Allah çıkmaktadır. Madem ki O, kainatın sahibidir, madem ki O, bizlerin ve her şeyin yaratıcısıdır o takdirde itaat edilmeye layık tek varlık da yalnızca O’dur. İnsan düşüncesinin tabii akışıyla sürüklenip vardığı yerdir burası. O’ndan daha büyük bulunmadığına, O’nun büyüklüğünün Kendisinden başkalarının büyüklüğüyle kıyası kabil olmayan bir büyüklük olduğu da tartışılmaz şekilde ortada bulunduğuna göre, tek ve son itaat mercii O’dur. O’ndan başkasına itaat O’na itaate mebnî olduğu takdirde kıymet arzedecektir.

Günlük hayatımızda hep göre geldiğimiz gibi ihtilaflarımızda dayanak olarak itibar edilen kişilerin görüşlerine başvurarak ‘filan şöyle demişti’ veya arabçasıyla «kale filânün!» deyip durmaktayız. Muhatabımız da keza itibar ettiği bir başkasının sözüne başvurarak meramını ortaya getirmekte ve «kale falanun…» demektedir. Görülmektedir ki «falan dedi, filan dedi» siz olmamaktadır. Çekişip durduğumuz konularda, tarifine ihtiyaç ve tarifinde ittifak gereği duya geldiğimiz konularda neden bütün «kale» sahiplerinden daha büyük ve yüce olduğunda ittifak ettiğimizi söyleyip durduğumuz Allah ve Resulü’ne başvurarak, Onların ne söylediklerine kulak vermiyoruz? Daha bariz bir ifadeyle «kale Marx:…» «kale Rousseau:…», «kale Montesquieu:…» demeden edilmiyorsa -ki öyle görünüyor takdirde biz de diyoruz ki: «Kâlallahu Teâlâ:» Allah’ın sözü (demesi) elbette ki, bütün söz sahiplerinin sözlerinden üstündür. Elbette ki O’nun Resulü’nün sözü Resul olmayanların sözlerinden üstündür ve tâbi olunacaksa Allah’a ve Resulü’ne tâbi olunmalı, itaat edilecekse Allah’a ve Resulü’ne itaat edilmelidir. Aklın, sağlıklı bir muhakeme ile varacağı yer burası değil midir? Akıl sahipleri için bir başka yol bilmiyoruz. Bilen varsa bildirmesini istiyoruz.

1) Buhari: C 8, S 348 349 (1239 ve 1240 numaralı hadisler) Müslim: C 6, S. 31den 39’a kadar, (1834 numaralı hadisten 1840 numaralı hadise kadar).

Etiketler
Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir