GenelYazarlardanYazılar

İvmelenen “YENİ DENGE” Arayışı ve “DARBE” Tartışmaları

1.Dünya Savaşı sonrası inşa edilen ABD merkezli uluslararası sistem, kendisine “teslim” olanlara “güvenlik”/ “koruma” vaat ediyordu. ABD’nin bu koruması, oluşturulan iki kutuplu dünya dengesi / “dehşet dengesi”nin niteliği gereği sürekli abartıldı; ciddi bir sorgulamaya tabi tutulamadı… Algı yönetimi teknikleriyle toplumlar sindirildi, vesayet altındaki yönetimler de “öğretilmiş yanlışlar”a yaslanma kolaylığıyla kendilerine verilen alanların dışına çıkmamaya çalıştılar… Zira “teslim” şartlarının arka planı hep gizlendi… Bunlar, ekonomik/altın-dolar-petrol başta olmak üzere siyasi, sosyal ve kültürel dayatmalardı. Yani Batı düşüncesinin bütünlüğünü sağlayan tüm değerler “ulus-devlet”lere dayatıldı… Ki söz konusu düzen, 1980-90’lara kadar devam etti…

Sonrasında, -Batı referanslı değerler sistemi çerçevesinde- yeni denge arayışı süreci başladı. Ve yeni denge arayışı sürecinde de kapitalist sistemin iki kanadı olan Neo-liberal ve ulusalcı eksenler başat rol oynamaktaydı… Ama bu kez süreci etkileyen etmenler çoğaldığı gibi dünya “çok kutuplu” bir denge arayışına doğru yol almaktaydı… Özellikle değişen dünya dengelerinde, -ısrarla gündeme taşımanın kritik önemine dikkat çekildiği halde- insanımızın “burun kıvırdığı” sistem tartışmalarının yeterince yapılmadığı bir vasatta, söz konusu “yeni denge” arayışı sürecini doğru anlamak, doğru anlamlandırabilmek mümkün olmadı… Genellikle Müslümanlar arasında -komplo teorilerinin kısıtlayıcılığı ve yönlendiriciliğinden uzak- uygun bir zeminde analizler yapılamadı; ne yazık ki. Özellikle de küresel sistem ve yeni güç dengesi arayışında, sürecin siyasi boyutunu da -büyük oranda- belirleyen ekonomik boyut, arka planıyla doğru bir okumaya tabi tutulmadı. Oysa yeni düzen arayışının, ekonomi-politik, sosyo-politik boyutlarındakiler başta olmak üzere gündeme gelen küresel plan ve projeler, küfür ve şirk sistemlerinin “haddi aşan dili” ve Müslümanlar ve Müslümanların yaşadıkları coğrafyaların yeniden kontrolü üzerine politika ve stratejiler insanımız açısından hayati öneme sahipti… Söz konusu süreçler, Müslümanca bir bakış açısıyla analiz edilmeli, insanımızın malum projeler ve bunlarla paralel algı yönetimlerine kurban edilmemeliydi. Heyhat, insanımızın geleneksel değerleriyle Batılı değerleri telif ile yol aldığı bir süreçte bunlar yapılamadı. “Düşünsel ve siyasi duruş” itibariyle bir netliğe ulaşamamış insanımızda bunların yapılması söz konusu olamazdı. Ki Müslümanlar, “Resullerin Yolu”nda kendi işlerine baksınlar, “sistem-içi” çıkış arayışlarıyla kısmen ulaştıkları doğrulardan da uzaklaşmasınlardı… Dolayısıyla “Rabbimizin iktidarı elden ele dolaştırdığı” bir dünyada, kimlerin neyi hedeflediğinin bilincinde olmasının ötesinde Müslümanların nizam kurucu yeterliliğe sahip görünmemesinin korkunç sonuçlarıyla karşı karşıyayız…

Modernist Felsefe’nin “Gerçek Yüzü”ne Ayna Tutan Pandemi Covid-19…

Hiç şüphesiz Corona virüs salgınının kaynağı, bu süreçten sonra yenileriyle karşılaşıp karşılaşmayacağımız ve bu gidişatın “biyolojik savaş”lara dönüşüp dönüşmeyeceği tartışılacaktır… Korku ve panik havası oluşturularak süreci “kaos” a dönüştürmenin de kimlerin işine yarayacağı da tahmin edilebilir boyutlarıyla gündemimizdedir…

Öyleyse “yenidünya düzeni” arayışı sürecinin hızlandığı/ivmelendiği bir vasatta yaşananlara ayna tutmak ve bahse konu salgın sonrasıyla ilgili tartışma başlıklarını dikkatlerinize taşımak ve bu hususlarda fikir yürütmekte fayda var…

  • Öncelikle altını çizmeliyiz ki Modernist dünya görüşü; hayata bakışı, insanlara, ilişkilere yaklaşımı-tüm parlatmalara karşın- temelden ve güçlü bir şekilde sorgulanma sürecine girmiştir…
  • “İlkesel ve ahlaki” kaygılar yerine ikame edilen “etik” kavramı ekseninde -son planda- Makyevalizmin değişik versiyonlarıyla Batı’nın geldiği yer, bu vesileyle, daha da belirginleşmiştir…

Hızlanan “yeni düzen” arayışı sürecinde, söz konusu salgın sonrasıyla ilgili gündeme gelen en önemli husus, bu krizin malum küresel güç odaklarının önünü/yolunu açacak bir enstrüman olarak kullanılacak olmasıdır. Bahsi geçen güç odaklarının, küresel sistemin yeniden formatlanması sürecinde, -salgının oluşturduğu psikolojiyi (korku ve panik havasını)- kendi lehlerine kullanmak isteyeceklerinden/istediklerinden şüphe yoktur. Ancak yukarıda da altını çizdiğimiz üzere, “kullanılan dil”in hadsizliği ve geçmişten gelen “öğretilmiş yanlışlar”, bizlerin süreci bilhassa çok daha serinkanlı ve doğru bir perspektifle okumamızı gerektirmektedir…

Covid-19 salgını sonrası, dünyada birçok dengenin değişeceği çok açıktır. Yeni düzen arayışının doğrudan ve dolaylı olarak etkileyecek bu hususlara dikkat çekmek gelişmelerle ilgili doğru öngörüleri de beraberinde getirecektir…

  • Neo-liberal anlayışın hâkim olduğu bir dönemden sonra “Güvenlikçi demokrasi” ve “Ulusal-devlet” kavramlarının öne çıkacağı tespitini yapmamız gereken işaretler alınmaktadır.
  • Ekonomik boyutuyla küreselleşmeci eksen güç kaybedecek, salgın sonrası küresel üretim dengelerinin temel ilkeleri de değişecektir…
  • Tedarik zincirlerinde ciddi değişimleri/kaymaları beraberinde getirecektir. Bir anlamıyla, küresel sistemin yeniden “formatlanması” sürecinde ABD-Çin ilişkileri başta olmak üzere ABD-AB ve Çin-AB ilişkileri ağında yeni bir zemine kayacağına dair güçlü emareler gündemdeki yerini alacaktır…

Tüm bu gelişmelere karşın, ABD-Çin rekabetinin arka planındaki küresel güç odaklarının ‘çıkar ve strateji savaşları’ doğru okunamamaktadır. Özellikle malum çevreler, küresel ve bölgesel düzlemlerdeki yeni denge arayışı ve ABD-Çin eksenindeki çatışmalarını, -üstü örtülü bir şekilde de olsa- alternatif medeniyetler algısıyla gündeme taşımaktadırlar. Oysa arkasındaki küresel güçlerin niteliği doğru anlaşıldığında Batı’nın karşısında, “küreselci güç odakları” ile “ulusal-devletçi güç odakları”nın -Batı düşüncesinin referans alındığı- “sentezci” ideolojik bir eksende yol aldıkları net olarak görülmektedir…Keza “yeni Osmanlıcı” bir hedefe doğru yol alan Türkiye de -ideolojik düzlemde- Batlı değerlerle(geleneksel) değerleri telif eden bir çizgide yol alırken -içimizdeki birileri- bu konjonktürel/dönemsel gelişmelerden yeni bir “medeniyet” bekleyebilmektedirler…Altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki -farklı düzlemlerde okunması gerekse de- Çin ve Türkiye’nin temel referansı, “Batılı değerler sistemi”dir…

Kriz Sürecinde Gündeme Gelen “Darbe Tartışmaları”

Hani bir söz vardır: “Karanlıkta çimdik atıp, ışık yandığında, ne oluyor,   diye ortalığı birbirine katmak”… Darbe tartışmaları da bu çizgide devam etmekte. Hem de  “çimdik”  karanlıkta atılmamakta, -iç ve dış muhalefetin desteğini arkasına alan- CHP/Muhalefet partisi aleni “hır” çıkarmaktadır. Sonrasında da “ne darbesi” diye üste çıkarak bir süredir devam ettirdiği “eski Türkiye” cephesindeki canhıraş mücadelesini yeni bir aşamaya taşımak istemektedir. Zira yerel seçimler sonrası elde etmiş gözüktüğü “moral üstünlüğü” ile birlikte daha yeni bir yılı doldurmuşken kan kaybetmeye başladığının emareleriyle karşı karşıyadır…

Çok gerilere gitmeye gerek yok. Eski Türkiye cephesi, içinde yer aldığı 28 Şubat Post modern darbesinin işlevinin farkında olmadığı gibi yeni Türkiye cephesi de -kendilerini hükümete taşıyan- bu süreci, hala “belirli bir kesime yapılan zulüm” boyutuyla algılamaya devam etmektedir…

Artık çok net bir şekilde görüldü ki Türkiye’deki “sistem-içi” mücadele, eski Türkiye-yeni Türkiye ekseninde devam etmektedir. ‘Paradigma’nın (eski model’in) iflası ile başlayan Özal’ın -küresel sisteme entegre- çabalarıyla devam eden yeni Türkiye’nin inşasında önemli mesafeler alınmış gözükmektedir. Bir projenin gereği olarak gündeme gelen bu sürecin ciddi bir zemine oturtulmasında 28 Şubat Post-modern darbesi ve sonrası stratejik bir öneme sahiptir. Zira 28 Şubat’ın oluşturduğu atmosferden yararlanılarak eski Türkiye’nin siyasi, ekonomik unsurları tasfiye sürecine girmişti. Bu süreçte-Özal sonrası on bir yıllık bir fetret döneminden sonra 2002’nin Kasım ayından 2007’ye kadar yaşananlar hassaten dikkatli okunmalıdır…2009’lara gelindiğinde ise Türkiye, değişen dünya ve bölge şartlarında malum projenin “model ülkesi” idi. Bu arada yaşanan “27 Nisan Muhtırası”, bir anlamıyla eski Türkiye unsurlarının son çırpınışlarını yansıtmaktaydı. Ve genel kanı, “27 Nisan” ile birlikte, Türkiye’de darbeler döneminin bittiğiydi… Oysa ABD ve Batı sisteminin arka planında yer alan güç odaklarının kendi aralarındaki “güç ve strateji savaşları”nın sonucu ABD ve Batı’nın büyük bir kısmının yeni Türkiye’ye bakışı yavaş yavaş değişmekteydi. Nihayet yeni Türkiye’nin partnerliğinde devam eden “Kontrollü Demokratik Değişim Süreci”, Tunus, Libya, Mısır’dan sonraki “Suriye ayağı”nda yerini “Kaos stratejisi”nin ürünü olacak bir sürece evrildi…

Suriye’de projenin patronu ABD, yeni stratejisi ile yeni Türkiye’yi zorlamaya başladı. Buna karşın yeni Türkiye’nin “derin yapısı”, kendi güvenliği ve geleceği için ABD’nin -hiçbir kural tanımayan- sıkıştırmalarına direnmekten başka yol bulamadı…2012  -“MİT Krizi”- ile ‘baş gösteren’ ABD’nin sistem içindeki unsurları, 2013’deki “Gezi olayları” ile iyice  belirginleşti, hatta pervasızca “meydan okumaya” başladı…Ve 17-25 Aralık, “Yargı darbesi” yeni Türkiye’yi kritik bir döneme taşıdı… “Darbe” denildiğinde hemen arkasında olduğundan şüphe edilmeyen CHP, eski Türkiye cephesi olarak bu gelişmelere de tereddütsüz destek verdi. “15 Temmuz Darbe Girişimi”nde de CHP -farklı bir algı oluşturmaya çalışsa da-yine darbenin destekçisiydi…

Üstelik, bu kez, 15 Temmuz darbesinin niteliği, arka plandaki iç ve dış destekçileri, tereddüte yer bırakmayacak kadar, ayan beyan ortadayken bunu yaptı… Algı yönetimi teknikleri, bu kez, küresel çapta desteğe sahip “muhalefet cephesi” tarafından ‘demokrasi’, ‘özgürlük’, ‘adalet’ ve ‘toplumsal kutuplaşma’yı önlemek kavramları üzerinden gündeme gelmekteydi. Ve yine kavram kargaşasından sonuç umularak ortaya dökülen yalanları tekzip etme gereği bile duymadan manipülasyonlar yapılmaktaydı. Hiç şüphesiz muhalefetin bu algı yönetiminin arkasında –bir zamanlar AKP/Ak Parti’yi destekleyen- ABD ve Batı yer almaktaydı…  Bu dönemin bir garip tarafı da algı yönetimi tekniklerinin hiçbir ilke ve ahlak, düzeltiyorum, “etik” kural ile kendisini bağlı hissetmemesiydi. “Suret-i haktan gözükmek”ten de -her halükarda- vazgeçmiyorlardı… Yani algı yönetiminin tüm tekniklerini kullanarak, önce, bir gerçeklik işleme tabi tutulup takla attırılıyor, sonra da oluşturulan (haber/belge) üzerinden güçlü bir algı yönetimi gündeme geliyordu. Ve bu algı tekniği hala kullanılmaya devam etmekteydi. Nitekim son zamanlarda tekrar gündeme taşınan darbe tartışmalarında da aynı yola başvuruldu.

Geçmişte yapıldığı gibi yine; “otoriterleşme”, “tek adam”/ “saray rejimi”, “Başkanlık sisteminin değiştirilip tekrar (güçlendirilmiş) parlamenter sisteme dönüş” vb. söylemleriyle CHP, dolayısıyla muhalefetin büyük  bir kısmı, sert bir dil ile sokak çağrıları/darbe imaları yapmaya başladılar…CHP sözcüleri ve onlarla ortak çalışan Batılı malum mahfiller, “öyle şeyler olacak ki yer yerinden oynayacak, bu hükümet/başkan gidecek” türünde tezviratları yoğunlaştırdılar. Hiç şüphesiz bu söylemlere destek, NFETÖ,PKK/HDP, DHKPC başta olmak üzere bir çok odaktan, hem de güçlü bir şekilde, gelmekteydi.

Sürecin garip ama tanıdık yanı da ‘darbe tartışmaları’nın, ortada fol yok yumurta yokken gündeme taşınması, karşı cephenin sıkıştırmasıyla da hemen “geri vites”e atılması, “darbe karşıtı” oldukları iddiasını da “güçlü” bir şekilde dillendirmeleriydi…Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız gibi, ABD’nin strateji değiştirmesi ve bölgedeki müttefiklerini yeniden tasnif etmesiyle, küresel çapta yapılmak istenildiği gibi Türkiye’de de “kaos” çıkarmak, mevcut yönetimi alaşağı ederek Türkiye’nin eski eksenine döndürülmek istenmesi kaçınılmaz bir süreçti….Ve bu yöndeki hamle ve operasyonlardan henüz vazgeçilmiş değildir; fırsat bulduklarında her türlü operasyon ihtimali hala mevcuttur.Hele hele küresel bir salgın sonrası plan ve projelerle  “darbe tartışmaları” birlikte okunduğunda, (ılımlı) laik-demokrat ideolojik çizgilerden taviz vermeyen T.C., kazanımlarını korumak ve gelecek beklentilerinin gereğini yapmak isterken, “sistem-içi” muhalifleri de boş durmayacaklardır…

Evet, sistem değişiklikleri/iktidar değişiklikleri -belirli yasalar çerçevesinde- büyük savaşlar/salgınlar/krizler sonrasında yaşanan bir süreçle gerçekleşir. Ve bu değişim iki ana çizgide ortaya çıkar. Bunlardan birincisi, hâkim zihniyetin/Medeniyet çizgisinin kendi içindeki “çıkış arayışları”dır… İkincisi ise küresel çapta bir etkiye sahip, eski düzeni geçersiz hale getiren bir “devrim”/ “inkılab” ile gerçekleşir. Son zamanlarda bir kez daha yaşananlar, birinci çizgideki çıkış arayışları, yeni denge oluşum süreçleridir… Asıl oyun kurucu olması gereken “Müslümanlar”ın beklenilen asgari niteliklere sahip olmaktan uzak görüntüleriyle süreci domine etmeleri, ne yazık ki mümkün gözükmemektedir. En acısı da Müslümanlarda “temel düşünceler”in Kur’an merkezli olarak netleşmesiyle gündeme gelecek net çizgiden hızla uzaklaşılmaktadır. Bunun yerine “telifçi”/sentezci anlayışlarla “sistem-içi” çıkış arayışlarının tezahürleriyle karşı karşıyayız…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı