Genel

Karadeniz’de Isınan Sular ve KEİ için Yeni Fırsatlar

Ahmet Bahçeci/Dış Politika Dergisi

Hazar ötesinde bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri, Soğuk Savaş kalıpları içerisine hapsolan Türk dış politikasına yeni bir hareket alanı sağlıyordu. Özellikle enerji alanında ortaya çıkan yeni fırsatların projelendirilerek hayata geçirilmesi Kafkasya’da istikrarın bir an önce sağlanmasına bağlıydı.

İstanbul 22 Mayıs 2017 tarihinde önemli bir zirveye ev sahipliği yaptı. Karadeniz Ekonomik
işbirliği Örgütü’nün (KEİ) 25. kuruluş yıl dönümü dolasıyla düzenlenen zirve, üye ülkelerden üst düzey katılımlarla gerçekleşse de ulusal basında yeterli ilgiyi görmedi.

Oysa söz konusu zirvede uzun bir aradan sonra örgütün geleceğine dair güçlü mesajlar verildi ve kuruluş aşamasında ortaya konulan hedefler birinci ağızlar tarafından yeniden dile getirildi. Zirvede geride kalan 25 yılın muhasebesi yapılırken, ileriye dönük stratejiler de ele alındı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, zirvenin açılışında yaptığı konuşmada, “Çeyrek asırlık bir geçmiş, uluslararası bir örgüt için hatırı sayılır bir kıdemdir, bir tecrübedir.” dedi.

Ancak “Karadeniz Ekonomik işbirliği Örgütü’nü sorunların çözümünde etkin bir araç haline getirmemiz gerektiğini düşünüyorum.” diyerek de kat edilmesi gereken uzun bir yol olduğuna işaret etti. Deyim yerindeyse üye ülkeler için çıtayı biraz daha yükseltti.

Bugün küresel ve bölgesel ölçekte hızla değişen dengeler, üye ülkeler arasında entegrasyonun artması için yeni olanaklar sunarken, yaşanan hızlı değişimler üye ülkelerin eş güdümünü zorlaştıran engelleri de beraberinde getiriyor.

Karadeniz Ekonomik işbirliği Örgütü’nü bekleyen fırsatlara ve zorluklara değinmeden önce örgütün kuruluşunu ve amaçlarını hatırlamakta fayda var.

TÜRKİYE SINIRLARINDA DEĞİŞEN DÜNYA

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından dünya köklü bir değişim dönemine girdi. Doğu Bloku ülkelerinde komünist rejimlerin peş peşe yıkılması ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Soğuk Savaş da fiilen son buldu.

Küresel sistemde yaşanan bu kırılma, Türkiye’nin sınırlarındaki dünyanın da köklü biçimde değişmesi anlamına geliyordu. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmasıyla Kafkasya ortaya çıkan üç yeni devletle birlikte Türkiye yeni sınır komşularına sahip oldu.

Ancak Sovyet mirası sorunlarından kaynaklanan etnik çatışmalarla Kafkasya kısa sürede kan gölüne döndü. Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan Karabağ Savaşı, Gürcistan’daki ayrılıkçı bölgeler, Abhazya ve Güney Osetya’da ordu güçleri ile Rusya destekli yerel milis gruplar arasında yaşanan çatışmalar, bölgeyi çok geçmeden istikrarsızlığa sürükledi. Rusya’ya bağlı Çeçenistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşanan savaş bölgesel istikrarsızlığı daha da körükledi.

Bu çatışma ortamı Gürcistan’da siyasi bir iç savaşı, Azerbaycan’da ise yönetim değişikliğini beraberinde getirdi.

Oysa Hazar ötesinde bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri, Soğuk Savaş kalıpları içerisine hapsolan Türk dış politikasına yeni bir hareket alanı sağlıyordu. Özellikle enerji alanında ortaya çıkan yeni fırsatların projelendirilerek hayata geçirilmesi Kafkasya’da istikrarın bir an önce sağlanmasına bağlıydı.

Aynı dönemde Yugoslavya’nın tarihe karışması ile birlikte, Balkanlar’da da siyasi harita yenilendi. Buradaki dönüşüm de tıpkı Kafkasya’da olduğu gibi bölgeyi bir şiddet sarmalına sürükledi.

Bosna-Hersek’te etnik temizliğe kadar uzanan ve 3 yıl boyunca devam eden savaş, Türkiye’nin batı sınırlarına doğru uzandı ve hatta istikrarsız bir alan oluşmasına neden oldu.

Aynı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde gerçekleşen Körfez harekatı, Türkiye’nin güney sınırlarında da güvenlik algılarını değiştirdi.

Bağdat’taki Saddam Hüseyin rejiminin 36. paralelin kuzeyindeki alanda otoriteyi fiilen yitirmesi, Türkiye’yi giderek büyüyen yeni güvenlik tehditleriyle karşı karşıya bırakmaktaydı.

İki kutuplu dünya düzeninin son bulduğu 1990’lı yılların başında yaşanan bu hadiseler, bölgesel işbirliği örgütlerinin önemini arttırdı. Geçmişte NATO ve Varşova Paktı tarafından sınırlar çerçevesinde üretilen dış politika stratejileri de artık anlamını yitirmişti.

KURUCU ÜYE TÜRKİYE

Karadeniz Ekonomik işbirliği Örgütü (KEİ) böyle bir konjonktürde atılan en önemli adımlardan biriydi. Örgüt 1992 yılında merkezi İstanbul’da olmak üzere kuruldu. Türkiye’nin kurucu ülke sıfatıyla yer aldığı teşkilatın diğer üyeleri ise Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerle sınırlı tutulmadı.

Kıyıdaş ülkelerden Rusya Federasyonu, Ukrayna, Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan’ın yanı sıra Karadeniz’e kıyısı bulunmayan bölge ülkeleri; Azerbaycan, Ermenistan, Moldova, Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan da örgüte dahil edildi.

Burada dikkat çeken husus, birbirleriyle ihtilaflar yaşayan hatta o dönem savaş halinde bulunan ülkelerin bile tek çatı altında toplanabilmiş olmasıydı. Örgütün bu yapısı, bir anlamda örgütün kuruluş amacını da ortaya koyuyordu.

Zira örgüt, kısa bir anlatımla, üye ülkelerin potansiyellerinden, coğrafi yakınlıklarından, ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanarak aralarındaki ekonomik, teknolojik ve sosyal ilişkilerini geliştirmeyi amaçlıyordu.

Ortaya konan hedefler belki doğrudan siyasi değildi ancak ekonomik ilişkilerin artmasıyla oluşacak karşılıklı bağımlılığın üye ülkeler arasındaki sorunların giderilmesine katkı sağlayacağı da beklentiler arasındaydı.

Bu beklenti tam olarak karşılanamasa da örgüt, aradan geçen 25 yıl içerisinde özellikle iletişim ve ulaşım alanlarında önemli projelere imza atmayı başardı.

Başbakan Binali Yıldırım da İstanbul’daki son zirvede yaptığı konuşmada hayata geçirilen bu projelerden örnekler vererek, daha fazlasının yapılması için üye ülkelerden destek istedi.

“Geçtiğimiz 15 yıl içerisinde Karadeniz havzasını paylaşan ülkelerin, KEİ içerisindeki ülkelerle ulaşım altyapısını, iletişim altyapısını geliştirme yönünde önemli adımlar attık. Ekonomide sıkıntımız olmayabilir, tarımda iyi mahsul alabiliriz ancak insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin bölge ülkeleri arasında serbestçe dolaşımına imkan sağlamazsak, bütün bunlar çok fazla anlam ifade etmez. Son 2 yılda bölge ülkeleri arasındaki ticaretin geriye gitmiş olması da bu noktada yapmamız gereken önemli işler olduğunu bize ifade etmektedir.”

Örgütün kurulduğu 1992 yılında üye ülkelerinin 658 milyar dolar olan toplam gayri safi milli hasılalarının bugün 2,7 trilyon dolara ulaştığını hesaba katarsak, Başbakan Yıldırım’ın sağlanan ilerlemeyi yetersiz bulan sözleri daha da anlamı hale gelebilir.

Bugün KEİ bünyesinde bugün ticaret ve ekonomi, ulaştırma, enerji, haberleşme, bilim ve teknoloji başta olmak üzere çeşitli konularla ilgili 18 adet çalışma grubu yardımcı organlar olarak faaliyet gösteriyor.

Karadeniz’i baştan sona çevreleyecek bir otoyol inşası ve bölge ülkelerin fiber iletişim ağlarıyla birbirine bağlanması konusunda önemli adımlar atıldı. Ancak üye ülkelerin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi sorunlar nedeniyle tam bir eşgüdüm sağlandığını söylemek de güç.

Örneğin Türkiye, Karadeniz’de 700 kilometreye yakın sahil otoyolu inşasını tamamlarken, diğer üye ülkeler bu hattın devamını oluşturacak adımları henüz atabilmiş değil.

DONDURULMUŞ İHTİLAFLAR, YENİ BÖLGESEL RİSKLER

KEİ’nin kuruluşunda ortaya konulan hedeflere tam anlamıyla ulaşılamaması ve bazı üye ülkelerin ortak projeler konusunda üzerine düşeni yapamamasındaki temel gerekçe; bu devletlerin kendi içlerinde ya da birbirleriyle yaşadığı siyasi sorunlar veya dondurulmuş ihtilaflar.

Dondurulmuş ihtilaflar kavramı uluslararası ilişkilerde, aktif silahlı çatışmanın veya krizin sona erdiğini fakat bir nihai barış anlaşmasının olmadığı ve siyasi çözüm mekanizmaları konusunda da tarafları tatmin etmeyen durumları belirtmek için kullanılan diplomatik bir deyim.

Bu ihtilaflara en çok eski Sovyet coğrafyasında rastlamak mümkün. Bunda, özellikle Josef Stalin döneminde izlenen demografi politikalarının ve idari yapının bilinçli ve sistematik bir şekilde karmaşık hale getirilmesinin de payı büyük.

Dondurulmuş ihtilafların yaşandığı bu alan KEİ’nin üzerine inşa edildiği coğrafyayı ve Karadeniz havzasını yakından ilgilendiriyor. Öyle ki İstanbul’da son zirveye katılan hemen hemen her üst düzey isim, kendi ülkesi açısından dondurulmuş bu sorunlara bir an önce çözüm bulunması gerektiğinin altını çizdi.

Azerbaycan adına konuşan Milli Meclis Başkanı Oktay Asadov, Dağlık Karabağ’ın 25 yıldır bir başka KEİ üyesi Ermenistan tarafından işgal altında tutulduğunu hatırlattı.

Asadov; “Bu bölgesel iş birliğine aykırı. Ermenistan bunu yaparken uluslararası hukuku, BM Güvenlik Konseyi kararlarını da çiğniyor çünkü bu kararlar koşulsuz olarak Ermenistan silahlı güçlerinin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından hemen çıkarılmasını öngörüyor.” dedi.

Oktay Asadov, Dağlık Karabağ’daki dondurulmuş bu ihtilafa bir an önce Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde nihai ve kalıcı bir çözüm bulunmasını istediklerini de yineledi.

Kuşkusuz KEİ’ye üye ülkelerin oluşturduğu alandaki tek sorun Dağlık Karabağ’daki işgal değil. Gürcistan’dan tek taraşı bağımsızlık ilan eden Abhazya ve Güney Osetya’nın Rusya Federasyonu tarafından resmen tanınmış olmasıyla birlikte bu sorunlar içinden çıkılması daha güç problemlere dönüştü.

Moldova’da ise Kişinev yönetiminin 25 yılı aşkın bir süredir fiilen kontrol edemediği Transdinyester bölgesindeki sorunun çözümü için herhangi bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Bu durum zaman zaman ülkenin Romanya ile birleşmesini öngören siyasi akımların siyasette güç kazanmasına ve iç barışın zedelenmesine de yol açıyor.

KEİ’ye üye 12 ülke dondurulmuş bu ihtilaflara rağmen 25 yıldır zirvelerde yan yana gelmeyi ve ortak projeler üretmeyi başardı. Bu, zaman zaman birbiriyle çatışan taraflar açısından bir siyasi diyalog kanalının kurulması ve korunması anlamına da geliyor.

Örneğin İstanbul’daki son zirvede, mecazi olarak ‘kanlı bıçaklı’ diye tabir edebileceğimiz Rusya ile Gürcistan’ın ya da Azerbaycan ile Ermenistan’ın temsilcileri ve üst düzey isimleri yan yana oturmayı başardı.

Ancak son yıllarda ortaya çıkan yeni riskler, kötümser bir açıdan bakıldığında, bu diyalog ortamını tehlikeye atabilir. Ya da tam tersine, iyimser bir açıdan bakıldığında, bu diyalog ortamı potansiyel çatışma risklerinin önüne geçebilir. Bunun en somut örneği ise aynı zamanda KEİ üyesi olan Ukrayna’da son 3 yıldır yaşananlardır.

KARADENİZ’DE DEĞİŞEN DENGELER

Ukrayna’da yaşananların KEİ’nin geleceğine olan olası etkilerine değinmeden önce son yıllarda Karadeniz çevresinde yaşananları hatırlamakta ve küresel aktörlerin güç dengesini değiştirmek üzere giriştiği bilek güreşine göz atmakta fayda var.

Karadeniz; coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca ‘doğu-batı’ ve ‘kuzey-güney’ eksenli tüm jeopolitik okumalarda stratejik bir öneme sahip oldu.

Tarihi ipek Yolu güzergahındaki en önemli su yollarından biri olan Karadeniz; genelde Asya ile Avrupa’yı, doğu-batı ekseninde Balkanlar ile Kafkasya’yı, kuzey-güney ekseninde ise Deşt-i Kıpçak ile Anadolu yarımadasını birbirine bağlıyor.

Tuna Nehri üzerinden yapılan taşımacılık sayesinde Orta Avrupa ve Baltık Denizi’ndeki sanayi alanlarına, kuzeydeki nehir taşımacılığıyla da Rus ekonomisinin kalbi konumdaki Volga havzasına bağlanan Karadeniz aynı zamanda önemli bir ticaret güzergahıdır.

Stratejik açıdan büyük önem taşıyan Karadeniz, yakın tarih boyunca gerek kıyıdaş gerekse büyük güçlerin vazgeçemediği bir rekabet alanıydı. Örneğin; 19. Yüzyılda yaşanan 4 büyük Osmanlı-Rus Savaşı’nın sebep ve sonuçları da çoğu zaman Karadeniz hakimiyetine ilişkin oldu.

Özellikle Rusya’nın ‘sıcak denizlere inmesinden’ ve Hindistan’a giden sömürge yolunu sekteye uğratmasından endişe eden başta ingiltere olmak üzere Batılı güçler de bu savaşlara ya da savaşların ardından Londra, Paris, Berlin gibi Avrupa başkentlerinde toplanan ‘barış’ konferanslarına müdahil oldu.

Soğuk Savaş yıllarında Karadeniz, Sovyetler Birliği ve onun güdümündeki Doğu Bloku ülkelerince çevrelenmişti. Kuzey ve doğu kıyılarında Sovyet bayrağı dalgalanırken, batısında Varşova Paktı üyeleri Bulgaristan ve Romanya bulunuyordu. Karadeniz’in güneyini ise tamamen Türkiye sahilleri oluşturuyordu. Bu açıdan bakıldığında, Soğuk Savaş yıllarında NATO ile SSCB’nin doğrudan karşı karşıya geldiği ender alanlardan biriydi.

Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden silinmesiyle birlikte Karadeniz’deki dengeler köklü bir biçimde değişti. Ukrayna ve Gürcistan’ın bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte Rusya Federasyonu deyim yerindeyse Karadeniz’in kuzeydoğusundaki Soçi ve Novorossiysk limanları arasına sıkıştı.

Üstelik yönünü Batı’ya çeviren Moskova’nın eski müttefikleri Bulgaristan ve Romanya da 2004 yılında NATO’ya üye oldu. Rusya, NATO’nun kendi sınırlarına doğru genişlemesinden rahatsızlık duyuyordu. 2008 yılında Bükreş’te yapılan NATO zirvesinde eski Sovyet ülkeleri Ukrayna ve Gürcistan’ın da ittifaka üye olmasına yeşil ışık yakılması ise bardağı taşırdı.

Rusya sadece bir kaç ay sonra patlak veren Güney Osetya’daki kriz sırasında uzun yıllardır süren sessizliğini bozdu ve Rus tankları pek de beklenmedik bir şekilde Gürcistan sınırını geçti. Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan kısa süreli savaşla verilen mesaj; daha önce eski müttefiklerinin bir bir NATO üyesi olmasına göz yuman, Kosova’nın bağımsızlığı karşında Sırbistan ile olan tarihi bağlarına rağmen sessiz kalan Rusya Federasyonu’nun artık bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalmayacağıydı.

Bir başka anlatımla Rusya, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün hemen ardından ilan ettiği dış politikadaki ‘yakın çevre’ doktrinine artık sıkı sıkıya sarılmıştı. Yani Doğu Avrupa ve Kafkasya’da uzun süredir Rusya’nın istedikleri olmuyordu, ancak bundan sonra istemedikleri de olmayacaktı.

Nitekim daha önce 2003 ve 2004 yıllarında Gürcistan ve Ukrayna’da Batı yanlılarının gerçekleştirdiği halk ayaklanmalarına ve ‘renkli’ devrimlere sessiz kalan Rusya, 2013’ün son aylarına Kiev’de başlayan hadiseler karşısında bu kez kayıtsız kalmadı.

UKRAYNA’DAKİ KRİZDEN KÜRESEL GERİLİME

Ukrayna’yı iç savaşa sürükleyen ve ardından önce bölgesel sonra da küresel bir krize dönüşen olaylar, özellikle Batı kamuoyunda ‘Rus yanlısı’ olarak adlandırılan eski Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in Avrupa Birliği ile imzalanacak serbest ticaret anlaşmasından vazgeçtiğini duyurmasıyla başladı.

Aslında bu anlaşmanın imzalanıp imzalanmaması üzerine yaşanan tereddüt Ukrayna’nın Batı ile Rusya arasında yaşadığı ve kökeni 16. yüzyıla kadar uzanan tarihi ikilemini de gözler önüne seriyordu. Anlaşmayı canı gönülden isteyen Avrupa Birliği yanlılarının sokak gösterileri kısa sürede şiddet olaylarına dönüştü.

2000’li yılların başından bu yana her seçimin ardından hazırlanan Ukrayna’nın siyasi haritası ülkedeki bölünmüşlüğün de işaretiydi. Ülkenin doğusunda yaşayan ve Rusça konuşan halk ile batısında yaşayanlar arasında başlayan duygusal kopuş, Kiev’deki olayların kısa sürede bir iç savaşa evrilmesine neden oldu.

Küresel ve bölgesel güçler de Ukrayna’daki iç savaşa kayıtsız kalmadı. Özellikle Rusya’nın attığı adımlar büyük tartışmalara neden oldu. Rusya önce Ukrayna’yı terk etmek zorunda kalan devrik lider Viktor Yanukoviç’i ülkeye kabul etti. Kremlin, çok geçmeden daha önce de zaman zaman dillendirilen Kırım kartını da açtı.

2014’ün Mart ayında hem uluslararası hukuk hem de Ukrayna anayasası açısından bir geçerliliği olmayan gayrimeşru bir referandumla Karadeniz’in kuzeyindeki stratejik yarımada yeniden Rusya’ya bağlandı.

Bu, Karadeniz’deki tüm dengeleri de değiştiren bir adımdı. Daha önce Gürcistan’dan tek ta- raşı bağımsızlık ilan eden Abhazya’nın bağımsızlığını tanıyıp, imzalanan anlaşmalarla Karadeniz’in kuzeydoğusundaki Abhazya sahillerine konuşlanan Rusya, 250 yılı aşkın bir süredir Karadeniz’deki Rus donanmasına ev sahipliği yapan ve Ukrayna’dan kiralanan Sivastopol Deniz Üssü’nün de içinde yer aldığı yarımadaya tartışmalı bir şekilde el koymuş oldu.

1944 yılında dönemin Sovyet lideri Stalin tarafından topyekun sürgüne gönderilen ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber döndükleri ana vatanlarında azınlık konumuna düşen Kırım Tatarları ise meşru olmayan bu referandumu boykot etti.

Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine Batı’nın tepkisi gecikmedi ve gerek Avrupa Birliği gerekse Amerika Birleşik Devletleri, Rus ekonomisinin kilit sektörlerini hedef alan yaptırımları peş peşe devreye soktu.
Rusya ekonomisine önemli bir darbe indiren bu yaptırımların ardından petrol fiyatlarında yaşanan keskin düşüş de Rusya’nın gelirlerini önemli ölçüde azalttı. Rus tarafı uzun süre petrol fiyatlarının Amerikan yönetimi ve Körfez’deki müttefikleri tarafından Rus ekonomisine zarar vermek için kasten düşürüldüğünü bile iddia etti.

Kırım’ın ilhakı Rusya ile Batı arasındaki ilişkilerde yeni ve keskin bir kırılmaya neden oldu. Soğuk Savaş’ın ardından tesis edilen NATO-Rusya Konseyi askıya alındı, diplomatik kanallar kapanmasa da hayli azaldı.

Diğer yandan Rusya’nın, ülkenin doğusundaki Donetsk ve Luhansk’ta sözde bağımsızlık ilan eden ayrılıkçılara sağladığı destek Rusya ile Batı arasındaki gerilimi daha da körükledi. Batı’nın Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne vurgu yapan çağrılarına Moskova yönetimi çoğu kez kulaklarını tıkadı.

Ukrayna’daki krizin çözümü için oluşturulan Normandiya Dörtlüsü henüz somut bir mesafe kat edemedi. 2015’in Şubat ayında imzalanan Minsk Anlaşması ise taraşarın imza koydukları metne farklı anlamlar yüklemekte ısrar etmesi yüzünden henüz tam olarak hayata geçirilebilmiş değil. Ukrayna’daki kriz son bulmadan Karadeniz’deki istikrarın sürdürülebilir olduğunu söylemek de zor.

KARADENİZ ÇEVRESİNDE ASKERİ YIĞINAK

Ukrayna’daki krizin etkileri sadece Karadeniz ile sınırlı kalmadı. 2016’nın Temmuz ayında, Varşova Paktı’nın eski kalbinde yapılan ve pek çok yan anlam taşıyan NATO zirvesinin sonuç bildirgesinde Rusya doğrudan hedef alındı. Mevcut Kremlin yönetiminin, sınırları askeri güç kullanarak değiştirme eğiliminde olduğuna işaret edildi.

Rusya ile NATO arasında artan gerilim Orta ve Doğu Avrupa ile Baltık Denizi’nde bir silahlanma yarışını da tetikledi. Taraflar birbirlerine gözdağı vermek için sınır bölgelerine yakın alanlarda Soğuk Savaş’ın bitmesinden bu yana düzenlenen en geniş katılımlı tatbikatları gerçekleştirdi.

Bu yılın başında NATO tarafından Polonya’ya gönderilen 4000’e yakın Amerikan askeri Soğuk Savaş’tan bu yana gerçekleşen en büyük sevkiyat olarak kayıtlara geçti. Aynı tarihlerde 1000’den fazla Amerikan askeri ve çok sayıda askeri teçhizat da Romanya’ya konuşlandırıldı. NATO’nun diğer üyeleri ingiltere, Kanada ve Almanya da Rusya sınırına 1000’er asker göndermiş durumda.

Doğu Avrupa ve Karadeniz eksenindeki gerilim bu yılın Şubat ayındaki NATO Savunma Bakanları toplantısının da gündemindeydi. Toplantıdan ittifakın Karadeniz’deki askeri varlığını artırması kararı çıktı. Bu noktada Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili kararlığını yineledi.

Ankara, Karadeniz’deki NATO varlığının Montrö Anlaşması’nın ruhuna uygun olmasını ve kurulacak Karadeniz gücü için yeni bir komuta merkezi oluşturulmasını istedi. Doğu Avrupa’ya sevkiyatının artmasının ardından gündeme gelen Karadeniz’deki NATO varlığını arttırma kararı, Ankara’nın çekincelerinin ABD, Bulgaristan ve Romanya tarafından kabul edilmesiyle alınmış oldu.

Brüksel’de alınan karara göre, bundan sonra Karadeniz’e daha fazla NATO gemisi giriş yapabilecek. Bu gemilerin komuta kontrolü ise İngiltere’de bulunan Marcom Üssü’nde gerçekleştirilecek. Rusya ile olası bir gerginliğin önüne geçmek için de gemilerin tüm hareketliliği Türkiye’ye önceden bildirilecek.

NATO’nun bu adımlarına karşı Rusya da sessiz kalmıyor. İlhak edilen Kırım ve Karadeniz sahilleri, Rus ordusunun son bir yılda irili ufaklı çok sayıda askeri tatbikatına sahne oldu.

Rusya’nın yeni nesil nükleer denizaltı programı ve açıklanan yeni denizcilik doktrini de Karadeniz’deki dengeleri yakından ilgilendiriyor.

Rus ordu sözcülüğü de; Kırım ve çevresine stratejik füzeler yerleştirdiğini, Sivastopol’de konuşlanan donanmaya yeni gemiler eklendiğini ve bölgedeki Rus askeri unsurlarının zırhlı araçlar ve hava vasıtalarıyla güçlendirildiğini resmen açıkladı.

RUSYA İÇİN “WELTPOLİTİK” VE TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ

Ukrayna krizinden sonra Karadeniz’de ısınan sular, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerle birlikte daha da büyük bir gerilime dönüştü.

Rusya’nın 30 Eylül 2015’te Suriye’deki iç savaşa müdahil olması yeni bir dönemin de başlangıcıydı. Zira Rusya artık sadece Soğuk Savaş sonrası benimsediği ‘yakın çevre’ doktrini ile yetinmeyeceğini gösteriyordu. Suriye müdahalesiyle küresel bir aktör olduğunu hatırlatmak isteyen Kremlin’in bu hamlesini, 19. yüzyılda Kaiser II. Wilhelm’in “Dünya politikası” açılımına benzetmek mümkün.

Kıbrıs sorunu, İsrail ile Filistin arasındaki çözümsüzlük, Lübnan’daki siyasi istikrarsızlık ve Mısır’da askeri darbe sonrası oluşan kaos ortamıyla zaten pek de istikrarlı olmayan Doğu Akdeniz, Suriye’deki iç savaş ve özellikle Rusya’nın bu savaşa dahil olmasıyla birlikte patlamaya hazır bir silah deposuna dönüştü.

Aradan geçen sürede Rusya, Suriye’deki askeri varlığını kalıcı üslere dönüştürerek genişletti. ABD ise Doğu Akdeniz’deki filosunu yeni nesil füzelerle donatılmış gemilerle güçlendirdi. Kıbrıs’taki İngiliz üssünün önemi iyice arttı. Fransa, Paris saldırılarının ardından elindeki tek uçak gemisi Charles De Gaule’ü bölgeye yolladı. Bölgenin bir cephaneliğe dönüşmesi, Doğu Akdeniz’i de Karadeniz gibi potansiyel bir çatışma alanına çevirdi.

Bölgede tansiyonun yükselmesi, Soğuk Savaş’ın ardından dengeli bir seyir izleyen, özellikle de son 10 yıldır karşılıklı çıkarlara dayanan ve pragmatik bir çizgide hızla gelişen Türkiye ile Rusya arasındaki ipleri kopma noktasına getirdi.

Suriye’deki operasyonlara katılan ve Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus savaş uçağının düşürülmesi, Ankara ile Moskova arasında, Soğuk Savaş yıllarında bile yaşanmayan bir restleşmeye neden oldu. Ekonomik yaptırımlar devreye sokuldu, iletişim kanalları neredeyse tümüyle kapandı.

Giderek büyüyen ve Türkiye’yi bazı asılsız suçlamalarla karşı karşıya getiren gerilim, nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya’da milli bayram olarak kutlanan 12 Haziran’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yazdığı mektupla yumuşamaya başladı.

Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz tarihli darbe girişimi sırasında Kremlin yönetiminin Batılı ülkelerden çok önce Türk hükümetine desteğini açıklaması da karşılıklı güveninin yeniden tesis edilmesine zemin hazırladı. Hatta, ilişkilerin gerilmesine neden olan uçak düşürme olayının da darbe girişiminin arkasındaki Fethullahçı Terör Örgütü tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruldu.

İLİŞKİLERİN ŞİFRESİ: HEM REKABET HEM İŞBİRLİĞİ

Ankara ve Moskova arasındaki ilişkilerde normalleşme süreci son dönemlerde yapılan karşılıklı ziyaretlerle hız kazanmış durumda. Bu süreç, iki ülkenin iç savaşın başından bu yana farklı pozisyon aldığı Suriye’deki krizin çözümü için de bir umut ışığı oldu.

Astana süreci ile Suriye’de siyasi çözüm yolunda atılan adımlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yılın Mayıs başındaki Soçi ziyaretinde daha da somutlaştı. Erdoğan ve Putin, iki ülkenin Suriye’de ilan edilecek çatışmasızlık bölgeleri konusunda uzlaştığını birinci ağızlardan açıkladı.

Ancak tüm bu olumlu gelişmeler, iki ülkenin Suriye’de ortak çıkarları olduğu anlamına da gelmiyor. Türkiye, 911 kilometrelik sınır hattında kendi güvenliği için bir tehdit oluşturan istikrarsızlığın ve otorite boşluğunun bir an önce giderilmesini istiyor. Bunun için de kurulacak geçiş yönetiminde Beşar Esad’ın yer almaması konusunda ısrar ediyor.

Rusya ise Esad rejiminin en büyük dayanağı olmayı sürdürüyor. Bir yandan da Türkiye sınırında konuşlanan terör örgütü PKK’nın Suriye kolu PYD’ye ve bu örgüte bağlı YPG militanlarına desteğini sürdürüyor.

Suriye’de farklı çıkarlara ve sorunlara rağmen tarafların yan yana geliyor olması, Türkiye-Rusya ilişkilerinin oturabileceği zemini göstermesi açısından da önemli. Zira iki ülke sadece Suriye’de değil, pek çok farklı alanda örtüşmeyen çıkarlara sahip.

Türkiye Kafkasya’daki sorunların Gürcistan ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde çözülmesinden yana tavır takınırken, Rusya açık bir şekilde Ermenistan’ı, Abhazya ve Güney Osetya’daki ayrılıkçı yönetimleri destekliyor. Hatta geçtiğimiz ay Güney Osetya’da yapılan ve bölgenin adını “Alanya” olarak değiştiren referandumun Kırım benzeri bir ilhak girişimine zemin hazırladığı yorumları bile yapılıyor.

Balkanlar da tarafların çıkarlarının çatıştığı bir başka alan. Türkiye, tarihi olarak sıkı bağları bulunan Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya ve Arnavutluk ile olan ilişkilerine öncelik veriyor. Bu ülkelerin Batı ile entegrasyonunu ve NATO üyeliklerini destekliyor. Rusya ise tarihi müttefiki Sırbistan ile beraber hareket etmeyi sürdürüyor. Gürcistan’dan tek taraflı bağımsızlık kazanan bölgeleri tanıyan Kremlin, 114 ülkenin bağımsızlığını tanıdığı Kosova’nın Birleşmiş Milletler üyeliğine engel olmaya devam ediyor.

Bir başka rekabet alanı ise enerji. Azerbaycan doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak TANAP projesi, resmi açıklamalar aksini söylese de Rusya tarafından hoş karşılanmıyor. Buna karşın Türk Akımı projesinde atılan olumlu adımlar, tıpkı Suriye konusunda olduğu gibi enerji alanında da rekabet ve işbirliğinin bir arada yürütülebileceğine dair iyi bir örnek.

KARADENİZ’DE İŞBİRLİĞİ VE YENİ FIRSATLAR

25 yılını geride bırakan Karadeniz Ekonomik işbirliği Örgütü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’daki zirvede ortaya koyduğu hedeşere ulaşmak için, gerek Türkiye ile Rusya gerekse diğer üye ülkeler arasında rekabet ve işbirliğini bir arada yürütecek mekanizmaları oluşturmak zorunda.

Bunun için bu oluşumun, Kafkasya İstikrar Paktı ve Balkan istikrar Paktı benzeri oluşumlarla desteklenmesi gerekiyor. Böyle bir zemin, Kafkasya ve Rusya üzerinden gelen hidrokarbon kaynaklarını Balkanlar üzerinden Avrupa’ya taşıyacak enerji hatlarının merkezindeki Türkiye’nin vazgeçilmez bir enerji koridoruna dönüşmesine de katkı sağlayacaktır.

İstanbul’daki zirveye katılan Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev, örgütün kurulmasının pragmatik temelde yapılan ileri görüşlü bir çalışma olduğunu hatırlatarak farklı ekonomik, iktisadi ve sosyal yapıdaki ülkelerin bir araya gelmesinin önemine işaret etti.

Farklı dokulardaki ülkelerin bu örgüt içinde yan yana gelebilmesi, Karadeniz kıyısındaki ve çevresindeki ülkelere yönelik ‘Avrasyacı’ ya da ‘Atlantikçi’ olma dayatmalarına da bir alternatif teşkil edebilir.

Bu alternatif, bir yandan bölge dışı aktörlerin bölgenin iç işlerine müdahale ihtimalini azaltırken, diğer yandan da üye ülkelere çok yönlü bir dış politika stratejisi izleme fırsatı da sunabilir.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

 

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close