GenelYazarlardanYazılar

“KAŞIKÇI ELMASI”ndan Kaşıkçı Operasyonu’ndaki Çok Boyutlu “KARANLIK OYUNLAR”a

Türkiye-ABD ilişkilerini son dönemlerdeki seyri -değişen dünya ve bölge dengeleri/yeni denge arayışı sürecindeki- yeni dinamiklerin yansımalarından başka bir şey değildir. Eski düzenin hızla geçerliliğini yitirmesiyle ABD’nin kendi hakimiyetini ve çıkarlarını koruma çabasının değişen şartlarla uyumlu olmaması, buna karşın değişen şartlarda konumu ve misyonu değişen ve söz konusu değişimin Türkiye’nin önünü açması durumuyla karşı karşıyayız. Önce İngiltere’nin, 1947 sonrası da ABD’nin güdümünde bir  “devlet” olarak anılan Türkiye, değişen dengelerin açtığı alanda “tarihi”/ “stratejik” derinliği ile hızla “devlet olma” yolunda ilerlerken küresel güçlerin de hızla güç kaybetmekte olduklarını göz önüne alarak gelişmeleri analiz etmek zorundayız… Yine unutmamalıyız ki Türkiye’nin durumu bazı -“ideolojik” ve stratejik-  farklılıklar arz etse de yeni şartlarda  öne çıkan güçleri, düşünsel düzlemde Batı’yı referans almakta ve Batı sisteminin sınırları içinde kalarak adımlar atmaktadır…

ABD/ABD’ni kontrol eden güç odakları arasındaki mücadelede, Küreselciler/uluslar arası finans odakları ile “Küresel Kapitalist”lerin strateji kavgaları da bahse konu değişim sürecinin gidişatını güçlü bir şekilde etkilemektedir…

Bu süreçte yeni konumu ve misyonunun belirginleştirdiği stratejik önemi nedeniyle Türkiye’nin en çok etkilenen ülke olması ise anlaşılabilir bir durumdur. Dolayısıyla ABD’nin “stratejik müttefiki” Türkiye’ye yönelik “buyurgan”, tek taraflı, dayatmacı politikaları, Türkiye’deki yönetimi de “gücü nispetinde” direnişe, karşıt söyleme(sistem-içi) ve denge politikasıyla bir çıkış arayışına sevk etmektedir… ABD’nin başlattığı ticaret savaşları, Rusya ve Çin ile bazı konularda yakınlaşmalarını gündeme getirdiği gibi AB ile Türkiye’nin politikalarını yeniden gözden geçirmeleri eğilimlerini güçlendirmiştir…

CIA’nın Direktörü Gina Haspel’in de ifade ettiği gibi ABD yönetimi; istihbarat boşluklarını kapatmak, dünya üzerindeki ABD/CIA varlığını genişletmek, ulus devletlere yönelik casusluk faaliyetlerine ağırlık vermek istemektedir. Şüphesiz ABD’nin bu agresif tavrına karşı ABD’nin güvenlik stratejisiyle ters düşen müttefikleri  ve yeni şartlarda rakip hale gelen ülkeler de kendi çıkarlarını koruyucu karşı hamleler yapmaktalar…Bu bağlamda ABD’nin Rusya’ya, Çin’e, AB’ne yönelik ticaret savaşlarının yanında malum ulus-devletlere yönelik yaptırımlarının  etkileri de söz konusu ülkelere yansımaktadır.Ticaret Savaşları’nın yanı sıra İran’a yönelik yaptırımlarda en çok etkilenen ülkelerden biri de Türkiye’dir.Türkiye, aynı zamanda, Irak-Suriye eksenindeki gelişmelerin ötesinde ABD’nin bölge politikasında kara gücü olarak kullandığı PYD/PKK ile işbirliğinin sonuçlarına da -uzun süredir- maruz kalmaktadır.Nitekim son zamanlarda yaşananlara -bir de- ajan Brunson krizi ve Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda gizemli bir şekilde katledilmesi sorunu eklenmiştir.Gerek ajan Brunson ve gerekse de Cemal Kaşıkçı sorunları tek başlarına ele alınamayacak “derin krizler”dir.Ve ajan Brunson olayının Türkiye’ye yönelik seri operasyonlar, en sonunda da 15 Temmuz darbe girişimiyle beraber okunması gerekmektedir.Keza Kaşıkçı olayı da İngiltere-Suudi Arabistan, ABD-Suudi Arabistan ve İsrail-Suudi Arabistan ilişkilerinin arka planda olduğu bir düzlemde ele alınması lazımdır…Türkiye Cumhuriyeti’nin jakoben bir eksende kurulması, İngiltere/ABD-İsrail ile Türkiye’nin ilişkilerinin seyri, gelinen aşamada değişken dengeler dikkate alınmadan bu gelişmeleri doğru okumak mümkün değildir…

ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin -bir süredir- (…ABD’nin Kaos Stratejisi’ne geçmesinden sonra) olumsuz bir çizgide seyrettiği malumdur. Özellikle Suriye’deki değişim sürecinin Rusya-Türkiye-İran üçlüsünün Astana Süreci’ni başarılı bir şekilde yürütmelerinin sonuçlarının sahaya yansımasıyla birlikte bu ilişkiler daha somut/görünür krizlerle karşı karşıya kaldı. Daha doğru bir ifadeyle ABD, Türkiye’yi sıkıştırmaya kaldığı yerden devam ederken, “tehdit” etmekten de geri durmadı. Normal şartlarda, ABD ile Türkiye ilişkilerinin derinliği dikkate alındığında ilişkilerde bir “yumuşama”, değişen şartların güçlendirdiği Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarını dikkate alan adımlar beklenebilirdi…Ne var ki ABD bunun tam tersi adımları peşi peşine attı… Oysa küresel ve bölgesel düzlemde gelinen aşamada, ajan/rahip Brunson konusu bir sorun haline getirilmemeliydi. Hele hele ABD yetkililerinin tehdit ile, buyurgan bir üslupla bu sorunu çözme yolundaki hamleleri şaşırtıcıydı. Aynı zamanda Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğiyle ilgili güven bunalımını daha da güçlendirici bir mahiyetteydi. Reel politik gerçekler düzleminde, artık Brunson konusu ve benzeri olaylar kriz haline getirilmeden -“ajan takası”- düzleminde çözülebilecekken ABD, tersine bir tercihte bulundu. ABD yönetimi temel tercihlerinden ısrarla vazgeçmeyerek “Teo-politik” refleksler ve uzun süredir devam eden “güç zehirlenmesi”nin yönlendirdiği bir yaklaşım sergiledi…Türkiye, bu kabul edilemez tutuma karşı kendisini denemek zorunda hissetti. Ve nitekim ajan Brunson’ın yaklaşık iki yıl tutulmasından sonra taraflar arası görüşmelerin arka planda olduğu bir “yargı” kararıyla serbest bırakıldı. Her ne kadar bu gelişme, tarafların “duruş”larına paralel olarak okunmaya çalışılsa da -bu süreçte- en çok zarar görecek olan tarafın ABD olacağından şüphe duyulmamalıdır. Ne var ki ABD yönetiminin küresel ve bölgesel değişim sürecine yaklaşımının hayatın gerçekleriyle uyuşmadığı dikkate alınırsa bu tespit ile ne demek istediğimiz anlaşılabilir, aynı zamanda şaşırtıcı da değildir.

ABD-SUUDİ ARABİSTAN-İSRAİL ÜÇLÜSÜ VE KAŞIKÇI

Değişen dünya ve bölge dengeleriyle birlikte öne çıkan küresel ve bölgesel aktörlerin ilişkilerini doğru okumak çok önemlidir. Bu okuma, ABD’nin strateji değişimi ile birlikte gündeme gelen ilişkilerin niteliğiyle birlikte gerek Suriye’deki son gelişmeleri, gerekse de “Küre” etrafında birleşenlerin operasyonlarını anlayabilmek açısından da önemlidir. Bu süreçte Suudi Arabistan’ın sık sık tavır değiştirdiği, bunu da ilkesel bir düzlemden çok kendi varlığını/”iktidar”ını korumak adına yaptığı bilinmektedir. Önceleri baskın küresel gücün denetiminde yürüttüğü “İslamizasyon politikaları”nın değişik versiyonlarının zemini ve finansörü olan Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölgesel politikalarda  da önemli bir aktördü.”Arap baharı” süreci ile birlikte ihtiyatlı bir duruş sergileyen Suudi Arabistan, bahse konu sürecin Suriye ayağında durdurulması sonrasında “duruş”unu kısmen değiştirdi. Uzun zamandır, İhvan Hareketi’ne -kimi konularda anlaşmazlıkları zaman zaman derinleşse de- bölgedeki misyonuyla paralel mali destekler vermekteydi. Mısır’daki Mursi yönetimine karşı bir ihtilal yapılması üzerine duruşunu görünür şekilde değiştirdi. Bu süreçte Suud Sarayı’ndaki operasyonlar bazı değişimleri gündeme getirmişse de asıl değişim Trump yönetimi döneminde yaşandı…”Küre”nin etrafında toplananlar, özellikle ABD-İsrail-Suudi Arabistan(BAE, Mısır, Ürdün…)’ın “Ilımlı İslam” gibi sapkın bir ideolojinin Suud versiyonu çerçevesinde yeni projelerin bölgede uygulanması konusunda anlaşarak, “radikal” unsurları desteklemekten vazgeçtiklerini deklare ettiler…Artık “ılımlı” bir çizgide hareket edeceklerini  ve bu çerçevede reformlar yapacaklarını her yerde dile getirdiler.”Ortakları”da bu değişimi alkışladılar.Bir Saray darbesi sonucu Kral yerinde kalırken Veliaht Prens Selman’ın öne çıktığı bu süreçte neler olduğunu da ıskalamayalım. Ki bu sürecin küresel ve bölgesel değişim politikaları açısından önemli kilometre taşlarından biri olduğunu da unutmayalım…Peki bu süreçte neler oldu?

Bir Saray operasyonu ile Suudi Arabistan’da en etkili aktör haline getirilen Selman, ABD ve Batı tarafından “reformcu” bir lider olarak tanıtıldı. 2017 yılında muhalifleri ve rakiplerini hapse attı ve servetlerinin büyük bir kısmına el koydu. 2018 yılında “kritik görüşmeler” yaptığı Washington, Londra ve Paris’de “Ilımlı İslamcı” olarak sunulan Selman, “Kudüs, Ortadoğu ve Suudi Arabistan”ı değiştiren(değiştirecek) “adam” olarak sunuldu. Washington Post, The New York Times, Financial Times’da Veliaht Prensin tanıtımları yapıldı.Portresi kapak resmi olarak kullanıldı.İngiltere ziyareti öncesinde bir gazeteye mülakat veren Prens Selman, “teröristlerin kendi ajandaları doğrultusunda çalıştıklarını…” ifade ederek İngiltere’ye -yeni dönemde de İslam’ı modernize etmek için birlikte çalışmak gerek- diye seslendi…

Konunun çok boyutlu, “karanlık” oyunlardan biri olduğuna dair değerlendirmelerden önce, merak edilen şu soruya da kısa bir cevap verelim: “Kaşıkçı olayı”nın niteliği nedir, nasıl okunmalıdır?!

ABD’nden İngiltere’ye, oradan İstanbul’a gelen/getirilen Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi olayı adli ve/veya istihbari düzlemde sıradan bir cinayet mi? Yoksa dış politika ve uluslar arası ilişki düzleminde okunması gereken, bir çok mesajı içinde barındıran, cinayet sonrası belli bir süre yaşanan sessizlikten sonra Suudi Arabistan’ın çelişkili açıklamaları ve İsrail’in desteği ile çok boyutlu hale gelen bir gelişme mi? Ki bu çerçevede ABD içindeki çeşitli/çelişkili, hatta manidar açıklamalar ve güya Suud yönetiminin resti tüm yönleriyle okunmaya çalışıldığında karşımıza çıkan manzara/tablo yüzeysel okumaları geçersiz kılmakta mıdır?..

İlk bakışta ajan Brunson sorunu ile Kaşıkçı olayı birbirinden bağımsız görülebilir. Ne var ki istihbari ve diplomatik düzlemdeki bazı gerçeklikler büyük ihtimalle bir ilintinin varlığını akla getirmektedir. Zira değişen dünya ve bölge dengelerinde gündeme gelen operasyonların taktik ve stratejik boyutları dikkate alındığında iki olay arasında ortak noktalar bulunmaktadır. Ajan Brunson sorununun bir şekilde çözüldüğü bir atmosferde Kaşıkçı olayının gündeme taşınması bizce manidar gözükmektedir…Evet bu olay bir saltanat kavgasının artçı sarsıntıları olarak da okunabilir. Ancak bu gelişmenin ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsünün bölge politikasıyla paralel sonuçlar üretmesi ve bu yönde güçlü mesajlar vermesi de gözden ırak tutulmamalıdır. Kaşıkçı olayının ABD-Türkiye, ABD-Suudi Arabistan ilişkileri bağlamında okunduğunda karşımıza çıkaracağı sonuçlar önemsenmelidir. Aynı zamanda, son dönemlerdeki gelişmelerin Türkiye-İsrail ilişkilerini taşıdığı olumsuz çizgide, Kaşıkçı olayında İsrail’in rolünü öne çıkarabilir. Yani yaşananların çok boyutlu olması, görünenlerin ötesinde “karanlık” bir oyunun niteliklerini taşıması ve olayların gündeme getirilirken güçlü bir şekilde “Kayıkçı Kavgası” yaşanması düşündürücüdür…

Nitekim, ABD istihbarat kurumlarından CIA’nın eski başkanı, “Bu işte Suudi parmağı varsa Trump yönetimi Kaşıkçı’nın ölümünü cevapsız bırakamaz” açıklamasını yapmakta… Buna karşın, ABD Başkanı’nın olayı soğutmaya yönelik ilk demeçleri ve konuyla ilgili ‘Türkiye ile işbirliği’nden söz etmesi manidardır. Öyle ki ABD’nin yeni stratejisinin önemli paydaşlarından Suudi Arabistan’a karşıt bir tavrın ortaya çıkması söz konusu değildir… Dolayısıyla Trump’ın, ‘Kötü adamlar yapmıştır. Bu olaydan Kral ve Prens Selman’ın bir dahli yoktur, demesi kuvvetle muhtemeldir. Ve bunun karşılığında Suudi Arabistan’ın ABD’ye belirli bir “bedel” ödemesiyle konu kapanır, diyenler de yaşananları basit düzlemde ele almaktalar. Oysa bölgedeki yeni proje stratejik paydaşlarından İsrail’in basın organları Selman’a sahip çıkar…Jerusalem Post gazetesi yazarı Herb Keinon’da ‘konu büyürse, bu İsrail’i etkiler’ sözleriyle Selman zarar görürse Tel-Aviv de zarar görür, görüşündedir.BAE ve Suudi Arabistan tarafından fonlanan   Demokrasileri Savunma Vakfı(FDD)’de, ABD’nin İran stratejisi için Suud yönetiminin çok önemli olduğundan bahisle Riyad’a destek mesajı verdi.(Nitelikli Terör Örgütü FETÖ) NFETÖ’ye de açık destek veren FDD, Türkiye’de kaos çıkarılması ve Arap dünyasının Türkiye aleyhine manipüle edilmesi için de çalışmalar yapmaktadır…

Ezcümle, değişen dünya ve bölge dengeleri/yeni düzen arayışları, yaşanan olay ve krizlerle doğrudan alakalıdır. Yani meselelerin özü -mevcut şartlarda- eski düzenin hızla geçerliliğini yitirmesi ve yeni bir düzenin kurulma sancısıdır. Söz konusu süreçte, özellikle eski düzeni kontrol eden güçler -ekonomik ve siyasal güç kaymalarının sonucu olarak- eski iktidarlarını koruyamamaktalar. Buna karşı yeni güçler gündeme gelmekte ve bunlar arasında güç ve çıkar kavgası yaşanmaktadır. Tarihte iktidarın elden ele dolaştırılma süreçlerinde “çok kutuplu” bir düzlemde yeni denge arayışının -eski dönemlere nazaran- farklı bir düzlemde gerçekleşmesi doğaldır.

Bahse konu sistemik ve reel-politik gerçeklikler gündeme gelirken -şüphesiz- “dünyaya nizam vermesi ve adaleti sağlaması” beklenen Müslümanların da belirleyici aktörler olarak sahada olması her Müslümanın beklentisidir. Lakin -heyhat- tam tersine, kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük bir kısmı, şöyle veya böyle, “oyun kurucu” olmaktan öte küresel küfür ve şirk güçlerince “kullanılmaktadır. Şüphesiz bu çarpık olgu, “Müslümanların sorunlu tarihi” ve/veya söz konusu tarihin oluşturduğu vasatta Modernist/Tarihselci okumaların gölgesinde hayatımıza yön vermektedir. İnsanımızın büyük bir kısmı Kur’an ve Sünnet derlerken Kur’an ve onu pratiğe aktaran Resullerin Yolu’nu anlamaktan uzak kalmışlardır. Son planda kimi insanımız sistem bilincini ıskalamakta ısrar edip, bundan rahatsızlık duymazlarken, kimileri de çarpık bir sistem anlayışını çıkış olarak telakki etmişlerdir. Kimileri kendini “sistem-içi”, kimileri de “sistem-dışı” olarak niteleseler de Batı düşüncesine reaksiyoner yaklaşım ve/veya kompleksli telifçilik ile kendileri olmaktan uzaklaşmışlardır…

“Müslümanlar”ın bu çarpık duruşunun Türkiye gibi yeni devlet olma sürecini yaşarken arkaplanda tarihi ve stratejik derinliği olan bir vasattaki yansıması çok daha sofistike, “iki yüzlü” bir gerçekliğe dönüşmesi, hakikat arayışında önemli bir handikap olarak önümüzde durmaktadır…

Daha Fazla

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close