Mektuplara Cevap

KAZA VE KADER KONUSU PEYGAMBERİMİZ ZAMANINDA TARTIŞILMIŞ MIDIR?

Benim sorum kadere ve kazaya inanmak ile ilgili. Sizce bu konunun aslı nedir? Kader ve kaza efendimiz zamanında tartışılmış bir konumudur? Allah katında bir şeyler biliniyorsa biz neden yasıyoruz? Kimileri diyor ki, herkesin cennete mi cehenneme mi gideceği belli. Mademki belli, neden sınavda olduğumuz söyleniyor?

Kaza, İnsanın herhangi bir dahli olmadığı ve istemediği halde, başına gelen herhangi bir olaya denir. Bu tür olayları hayatın içinde hep görüyor ve yaşıyoruz. Örneğin: Araba kullanan birinin önüne aniden çıkan bir canlıya çarpması, teknik bir arıza nedeniyle arabanın yoldan çıkarak karşıdan gelen bir arabayla çarpışması sonucu mal ve can kaybına sebep olması, nehir göl ve deniz gibi bir su kenarında yürürken bir insanın ayağı kayıp suya düşerek boğulması… gibi. Bu durumda kulun bu olayların meydana gelişinde bir dahli ve irade ve isteği olmadığı için Allah indinde bu ölümden veya yaralanmadan sorumlu değildir. Adı üzerinde kasten değil kazara başa gelen bir olaydır.

Kader: Geleneksel anlayışa göre insanın alınyazısı olarak tanımlanırsa da bu tanım doğru değildir. Bizim anlayışımıza göre KADER, Allah Teâlâ’nın İnsana ve eşyaya verdiği özelliklerdir. Suyun akıcılığı, ateşin yakıcılığı, insanın doğan, yaşayan, yiyen – içen, Konuşan, işiten ve gören, sevinen-üzülen… Ölen ve dirilecek olan bir varlık oluşu insanın kaderidir. Bu özellikler insana Allah tarafından verilmiştir. Bu nedenle kaza ve kader Allahtan’dır sözü doğrudur. Yani kulun kendi isteği dışında başına gelen bir hadise Allah’tan olduğu gibi; O insana kendisinde bulunan özellikler de Allah tarafından insana sormadan verilen özelliklerdir. “Biz her şeyi bir kader ile/bir ölçü ile yarattık” {Kamer 54/49} ifadesinde olduğu gibi. Allah kimseye sen nasıl bir varlık olmak istiyorsun diye sormadan kendi isteği doğrultusunda istediği özelliklerde yaratmıştır. Her yaratılanı diğerinden ayıran bir özelliği vardır. Bu farklılıklar ile biri diğerinden ayrılır.

Bu özelliklerin insanda var olması ne günah ne de sevaptır. Ne hayır ne de şerdir. Ancak Allah, insandaki özellikler ile ilgili bir takım kurallar koymuştur. Sorumluluklar vermiştir. Örneğin: Yemek ve içmekle ilgili olarak, “şunları yeyin bunları yemeyin, şu sözü söylemeyin bu sözü söylemeyin, şöyle giyinmeyin, şunları yapın bunları yapmayın… gibi. İşte günah ve sevap bunların sonucunda ortaya çıkmaktadır. Yani bu özellikleri istenmeyen yerde ve yönde kullandığımızda günah, istenilen yönde kullandığımız da ise sevap meydana gelmektedir. İnsanın sorumluluğu da işte burada ortaya çıkmaktadır

Kader, geleneksel kültürde anlaşıldığı gibi insanın, ne yapacağının alnına yazılması meselesi değildir. Allah’a iftira ederek: “Ben böyle yazdım sende böyle yapmaya mecbursun” anlayışı doğru değildir. Bu anlayışı kabul etmek, Allah’a iftira etmektir. Allah insanı yaratmış, istediğini yapacak her türlü güç ve imkânı vermiş, doğru ve yanlışı göstermiş, yanlıştan da uzak durmasını telkin etmiş, her iki durumun sonucunu da bildirmiştir. Kimsenin iradesine müdahale etmeden “Dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” ancak her iki durumunda sonucuna katlanacaksınız. Çünkü “insan için kendi yaptıklarından başka bir şey yoktur” {Necm 53/39-40} ilkesini koymuştur.

Kaza ve kader olayı bu günkü anlamda asla peygamberimizin varlığında tartışılan bir konu olmamıştır. Çünkü ilk Müslümanlar hiçbir zaman için Allah’ın emir ve nehiylerini tartışma konusu yapmadan yapılması isteneni yapmaya terk edilmesi isteneni de terk etme konusunda hiç tereddüt etmeden tabi olmuşlardır.

Allah ve Resulü, Herhangi bir konuda hüküm verdiği zaman, kadın ve erkek müminlere başkasını seçme hakları yoktur.”{Ahzab 33/36} ayetini ahlâk edinen kimseler olmuşlardı. Bu nedenle İşittik iman ettik, İşittik itaat ettik “{Ali İmran 3/193} diyorlardı. Ancak fetihler ile genişleyen İslam coğrafyasında her çeşit inançtan insanların bir arada yaşamaya başladığı bir dönemde bu tür tartışmalar başlamıştır. Hicri birinci yüzyılın sonunda İtikadi mezheplerin de doğmasıyla bu düşünceler yeni bir ekolleşmeyi beraberinde getirmiş oldu. Bu durum ilk nesil tarafından kabul edilen bir durum olmadığından, Ahmed bin Hanbel ve İmam Ebu Yusuf gibi şahsiyetler, bu konuları tartışan kelamcıları zındıklıkla suçlamışlardır. {M.S. Yeprem İt. M. T.S.139}

Bizler, bu konularda Allah Teâlâ’nın ayetler ile çerçevesini belirlemiş olduğu bir anlayışı kendimize şiar edinerek, bu konuları tartışmaktan uzak durmanın daha doğru olduğuna inanıyoruz. Allah kimseyi günah işlemeye mecbur etmiyor. Kimsenin iradesine, istek ve arzularına müdahil olmuyor. Doğruyu ve yanlışı belirleyerek, yanlıştan uzak durarak, doğru ve doğrularla beraber olmamızı istiyor. Bu iltifata kulak asmayan kimseler ise, şeytanının izinden yürümeyi kendince daha güzel kabul ederek tercihini o yönde kullanıyor. Böylece İman eden de inkâr eden de kendi tercihi ve seçimi olarak bu işi yapıyor. Her ikisine de Allah müdahale etmiyor. Bu durum bir alın yazısı değil, insanın tercihen yaptığı amelidir. İnsanın dünyada ve ahrette başına gelen veya gelecek olan ne varsa kendi elinin yaptıklarındandır:“Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.” {Şura 42/30} ayetiyle tescillenmiştir.

Allah katında bir şeyler biliniyorsa biz neden yaşıyoruz? Kimileri diyor ki, herkesin cennete mi cehenneme mi gideceği belli. Mademki belli, neden sınavda olduğumuz söyleniyor?

Elbette Allah Teâlâ her şeyi biliyor. O küllü şey’in âlimdir. Bizi yaratmadan da bizim nasıl bir hayat yaşayacağımızı bilir. Onun için bir zorluk yoktur. Ancak bizi yaratıp yaşatması bizim için gerekli olan bir durumdur. Allah’ın her şeyi bilmesi konusunda bir sorun yoktur. Ancak İnsanın, Allah’ın her şeyi bildiğini bilme noktasında sorun vardır. İnsan bir suç işlediği zaman eğer kimsenin kendisini bu suçu işlerken görmediğini zannederse, suçu asla kabullenmez. Ancak onun anlayacağı türden ispat eder önüne delillerini koyarsanız, elleri yanına düşer ve kabullenir. İnsanın yapısı budur.

Bunun için Allah Teâlâ önce insanı yaratmış. Ona gerekli olan her türlü nimetini vermiş. Bununla da kalmayıp doğruyu ve yanlışı hatırlatacak ve doğru yolu gösterecek Elçiler ve kitaplar göndermiştir. Elçinin diliyle hayatı ve ölümü, dünyayı ve ahreti anlatmış. İnsan da buna göre bir yol tutarak bir ömrün sonuna gelmiştir. Allah da, hayat boyu yapıp ettiklerini bütün ayrıntı ve delilleriyle bir kitaba kaydettirmiştir. Yeniden dirilme gününde Allah, bu kitabı insanın önüne koyarak : “İşte hayatın ve sonuçları” dediği zaman, insanın Allah’ın her şeyi bildiği konusundaki şüphesi kalmayacak ve yapacağı hiçbir itirazı da.

İşte bu insanın kendi seviyesinde bir ikna olma biçimidir. Allah bu nedenle insanı yaratıp hayatı ve ölümü de verip hangimizin daha güzel amel yapacağını bize göstermek için yaşatıyor bunların tümünü. Kendisinin bilmesi için değil bunlar, bizim nasıl bir insan olduğumuzu görüp bilmemiz içindir. Hesaba çekeceği gün bu kayıtları ortaya koyarak: “İşte hayatın ve hayat boyu yapıp ettiklerin. Yapmış olduklarına karşılık hak ettiğin mekân da şurası” dediğinde, insanın söyleyecek sözü kalmayacaktır. Sadece :” Ya Rabbi bu ne biçim kitap ne büyük koymuş ne küçük hepsini içine almış” {Kehf 1849/} diyecektir. Ve o gün: “Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım.” {Nebe 78/40}

Bu insan için insanın anlayacağı seviyede bir ispat biçimidir. Aynı zamanda Allah’ın her şeyi bildiğini anlaması için kendi seviyesinde bir ispat biçimidir. İtiraz edeceği bir imkân bırakmamaktadır. Ayrıca “O gün insanı yaptıklarına ikna etme konusunda :“Ağzınızı mühürler ellerinizi konuşturur ayaklarınızı da yaptıklarınıza şahit tutarız.” {Yasin 36/65} “Derilerinizi konuştururuz” {Fussilet 41/22}, “Ayağınızın dibinden bir canlı çıkartırız da o size ne yaptığınızı anlatır.” {Neml 27/82} buyurduğu yöntemler ile de ispat edeceğini ifade etmektedir. İşte insan o zaman Allah’ın her şeyi bildiğini bilecek, delilleriyle görerek tatmin olacaktır. Ama başa dönmek mümkün olmayacaktır. “Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, “Biz gerçekten zalim kişilermişiz” demelerinden başka bir şey olmadı / olmayacak.” {Araf 7/5} hükmü tecelli edecektir.

İşte insanlar ve cinler ne yaptıklarına bizzat kendilerinin şahit olması için yaratılıp yaşatılmışlardır. Hür bir iradenin sonucu yapıp ettikleri ile yüzleşerek, hak ettiklerine kavuşacaklardır. Her şeyi istediği gibi yaratan Allah, insanlık için de böyle takdir buyurmuştur.

Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan o’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafur’dur.” {Mülk 67/2}

Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu. O halde Arş’ın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıkları şeylerden beridir, münezzehtir.

Allah, yaptığı hiç bir şeyden sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” {Enbiya 21/22-23}

Bu ayetlerin açık beyanıyla da anlaşılmaktadır ki, Allah dilediğini, dilediği gibi yaratır, onun yaşam şartlarını, doğa ve tabiatını belirler, dilediği gibi görevlendirir ve sorumlu tutar. Dileyen bu şartlara uyar kazanır; dileyen de uymaz kaybeder. Her hal ve karda işlerin sonunun Allah’a döneceği bildirilmektedir:

İşte böylece Biz; sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitab nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz; onu, kullarımızdan dilediğimizi hidayete eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yolu göstermektesin. Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah’ın yoluna. Haberiniz olsun; işler Allah’a döner. {Sura 42/52-53} Hiç şüphesiz bizler de döneceğiz. Dönüşü olmayan bir güne gelmeden dönülmesi gerekene, Kur’an’a dönerek Rabbimize giden bir yol tutalım…

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı