GenelYazarlardanYazılar

Kendileri Vermeyip Allah Versin Diyenler

Allah’ın gönderdiği vahyin gereğini yapmayanlar ne yazık ki gönderilen vahiylere gereğini yaptırmaya çalışmışlardır. Bu anlayış sahipleri tarih boyunca hep var ola gelmişlerdir. Allah kendisinin yapacağı ve yapması gereken işlerinin gerek adetullah gerek ise sünnetullah’ı gereği herhangi bir aksamaya meydan vermeden işleyeceğini ve yaratılmışlardan buna hiç kimsenin engel olamayacağını son vahyi olan yüce Kuran’da ortaya koymuştur.

Mesela kendi nefislerinde olanları değiştirmeyen bir toplumun halini Allah  asla değiştirmeyeceğini, güneşin doğmasını kulları istediği için değil kendisinin belirli bir kanuna bağlamış olmasından dolayı hayatın devam ettiğini belirtmiştir. Bunlar Allah’ın yaslarıdır ve hiçbir değişmede olmayacak ta ki koyduğu yasayı kendisi değiştirene kadar. Bunun yanında bir de yaratığı insanoğlunun neler yapması veya neler yapmaması gerektiği konularını ise vahiy ve o vahiyleri gönderdiği elçileri vasıtasıyla onlardan istemiştir.

Bütün bunlara rağmen aynı insanoğlu Allah’a dinini öğretmeye çalışan insan misali büyük bir kurnazlık ve manevra ile kendi yapmaları gereken işleri Allah’a yaptırmaya çalışarak yapmaması gereken ve kendisinin de kaybedenlerden olacağı bir davranış şeklini hayat tarzı edinerek kaybedenlerden olmaya aday olmuştur. Allah bunları bu davranışlarından dolayı şiddetle kınamıştır.

Yüce Kuran’a baktığımız da bunun en iğrenç ve aşağılık örneğini Musa peygamberin gönderildiği İsrail oğulları yani Yahudi toplumunun ortaya koyduklarını görmekteyiz. Şöyle ki: “ Ey Musa, onlar o düşmanlar orada olduğu sürece biz oraya asla giremeyiz. Sen ve rabbin, gidin, savaşın, biz burada oturuyoruz.” ( Maide- 24) Oh ne ala işte size çözüm. Bu günde kardeşim sizler hele bir çalışın İslam devletini bir kurun bakın bizler o zaman nasıl geliriz diyen kimselerin sözleri ile nasılda bir benzerlik göstermektedir. Bu ayet bizlere şunu net olarak hatırlatıyor ki, önce bizler gidip savaşacağız daha sonra Allah bizlere gerekli olan yardımını gönderecek. Sizlerde biliyorsunuz ki Kuran isimlendirmeler ve zaman üzerinde yoğunlaşmaz zaten böyle bir anlayış verilmek istenen esas amacı gölgede bırakır ki, bu da Kuran’ın amaçları arasında yer almaz. Bizim anlayışımıza göre aynı tavır ve davranışı bu gün kimler ortaya koyuyor iseler ayetin muhatapları da onlardır ve bunlar böyle söylemekle de sorumluluktan asla kurtulamayacaklardır.

Evet, Allah için bir şeyler vermesi ve yapması gerekenler kendi zanlarınca sorumluluktan kurtulmak ve kendilerini rahatlatma adına: “Git be kardeşim Allah versin” demek suretiyle de bi anlamda da Allah ’ile de alay edip ihtiyaç sahiplerini başlarından savmaktadırlar. Onların bu tavırları Kuran tarafından şiddetle kınanmaktadır. Elbette ki, her şeyi veren de alan da Allah’tır. Ancak aradaki ince nüansı fark etmemiz gerekmektedir. Sahip olduklarımızın tamamı Allah’ındır. Bizler biliyorsunuz ki: “ Bu dünyaya sahip olmak için değil şahit olmak için gelmişizdir.” (M. İslam oğlu) Bizler Allah’ın malını yine Allah yolunda  Allah için harcamakla ona ödünç vermekteyiz. Zira bizler annelerimizden ellerimiz boş olarak dünyaya geldiğimiz gibi sonunda da onun huzuruna yine ellerimiz boş olarak varacağız.

İslam’ı ve onun kitabı Kuran’ı günlük hayatlarının dışına atan İslam coğrafyası büyük bir tevhidi ve ameli sapmanın da kaçınılmaz sonucu olarak kendilerinin bizzat yapmaları ve yerine getirmeleri gereken sorumlulukları da Allah’a yaptırmaya çalışarak hayatın ve onun doğal sonuçları olarak da gelişmelerin dışında kalmışlardır. Kuran insan fiil ve davranışlarından bahseder iken onun özne olduğunu ona sürekli hatırlatır ve nesne konumuna düşmemesini ona öğütler. Zira insanın kendi çabalarından başka bir karşılık göremeyeceğini de ona hatırlatır. Yine Kuran insanın bütün hal ve hareketlerinden kendisinin sorumlu olduğunu istese de bir başkasının günahını yüklenemeyeceği veya kendisinin sevaplarının bir başkasına verilemeyeceğini zira kıyamet günü ne bir alış veriş nede bir dostluğun nede bir torpil veya şefaatin olmayacağını çok net olarak belirtmiştir.

Mesela Allah kendisinin ve iman edenlerin düşmanları olan kâfirlerden kendisine iman edenlerin elleriyle intikam alacağını bir ayetin de şöyle belirtmiştir. “ Allah’ın düşmanları olan inkârcılar ile savaşın ki Allah sizlerin elleriyle onlara azap etsin, sizleri onlara üstün getirsin ve inananlar topluluğunun gönüllerini yatıştırsın.” (Tevbe-14)

Evet, yapmamız gerekenin ne olduğunu veya olması gerektiğini Allah çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Allah’a ve onun gönderdiklerine karşı düşmanlıklarını ve kinlerini açıkça ortaya koyan ve bu konuda gerek fiili, siyasi, ideolojik veya ekonomik bir mücadeleye girişen inkârcılara karşı yapmamız gereken onlar ile her alanda mücadele etmek iken ne yazık ki bizler bize düşenleri yapmıyor hatta kimi zamanlar hiç yapmamamız gerekenleri yapıyoruz.

Şöyle ki Allah’ın açık emrine rağmen onlarla askeri veya ekonomik bir takım oluşumlarda onlar açıkça istememelerine rağmen yer almaya, onlar söz konusu olduğun da  dostlarımız veya stratejik ortaklarımız diye bahsediyoruz. Oysa Allah onları kendimize dostlar ve veliler edinmememiz gerektiğini daha önce söylemiş iken bunu yapıyoruz sonrada başımıza gelenlerden şikâyet ediyoruz. Maide suresi ayet elli  bir ve elli yedi.

Kendileri bir şeyler yapmayıp sürekli Allah’a bir şeyler yapmasını emretmek anlayışı hem fiili hem de dua adı altında daha çok yapılmaktadır. Allah’a ihtiyaçları olduklarında dua seansları düzenleyip hayatlarına yansıtmadıkları İslam’ı yalvarıp yakarma egolarını tatmin aracı etmek isteyen hem geleneksel hem de uydurulmuş İslam mensuplarının sık aralıklarla başvurdukları bir yöntem olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Bunlar Allah’ı karşılarına alıp adeta rütbeli bir komutanın kendisinden daha aşağı bir rütbedeki askere verdiği emirler mesabesinde Allah’a emirler yağdırmak suretiyle:

“ Ey Allah’ım vatanımızı ve milletimizi koru, şuna şuna yardım et, ödenmedik borcumuzu bırakma, şunları cennetine girenlerden eyle, okunan Kuran’dan hâsıl olan sevabı şu ismi sayılanlara ver” vb. son örnekleri merak edenler TV. Kanallarında yapılan güncel dualara bakabilirler. Bu anlayış sahipleri Allah’a yalvarmak yerine ona emirler yağdırmaktadırlar.

Kendilerinin yapması gerekenleri Allah’a yaptırmaya çalışan bu anlayış sahipleri son iki yüz yıldır insanlık âlemine İslam adına hiçbir şey verememişlerdir. Zira kendileri perişan ülkeleri işgal edilmiş kutsalları ayaklar altına alınmış ve parça parça olmuşlardır. Bundan dolayı da düşmanları için kolay yutulur lokmalar haline gelmişlerdir.

Kendilerini hiçbir şey yapmayan bu konuda yapmaları   gerekeni Allah’a yaptırmaya çalışan bu anlayış sahiplerinin oluşturdukları ve adına Müslüman kesim dediğimiz halklar ne yazık ki son iki yüzyıldır perişanları oynamaktadırlar. Paramparça olan bu İnsanlar kendilerinin hayatlarına son vermek isteyen Allah ve iman edenlerin düşmanları için kolay yutulur bir lokma haline gelmektedirler. Bundan dolayıdır ki ne  Irak’ta, ne Afganistan’da ne de Suriye’de bir metrekarelik İslam coğrafyasında huzur kalmadı.

Böylesi bir durumu Müslüman coğrafya için bir kadermiş gibi algılamak ise tam bir aymazlık örneğidir. Yahudilerin Hz Musa’ya karşı koymuş oldukları olumsuz tavırlarını ne yazık ki bugün günümüzde son Elçin’in ümmeti olmakla her defasında övünen Müslümanlar yapmaktadırlar.

Olması mümkün değil ama bugün Hazreti Muhammed hayatta olsa ve bu insanları Allah yolunda bir savaşa veya bir şeyler İnfak etmeye çağırsa inanın günümüz insanlarının da söyleyeceği “ Ey Muhammed Rabbin ile git Filistin’i, Irak’ı, Suriye vb. ülkeleri düşmanlardan Kurtar Ya da biz vermiyoruz Allah versin”  demeleri hiç ihtimal dışı değildir.  Kuranı günümüz Problemlerini çözen bir kitap konumumdan uzaklaştırıp yani hayatlarından kovan veya çıkaran günümüz insanları ne yazık ki Kur’an’ın bu ayetlerinin kendilerini muhatap alıp sorumlu tuttuğunu görmemezlikten gelmektedirler.   Okuduğu her Kur’an ayetini kendisi ile ilgili ve alakalı görmeyip hep başkalarını ayetlerin hedef kitlesi olarak gören bu anlayış sahipleri ne yazık ki kendilerinin hala İslam’ın birer mensubu olarak kalabilecekleri zannıyla hayatlılarını devam ettirmektedirler.

Oysa Kur’an okuyan herkes okuduğu bu ayetlerin ilk defa kendisine indirildiğini ve bu ayetlerin muhatabının da ilk kendisi olduğu anlayışı ile Kur’an okumalıdır ki Kur’an’dan nasiplenen birisi olsun. Aksi halde kuran okuduğunu hatta sevap ! Bile kazandığını Veya Allah’ı bu şekilde razı ettiği hayal âleminde ölüm meleği kendisine gelene kadar yaşamaya devam edecek ancak Yeniden dirilme gününde ziyanı uğrayıp kaybedenlerden olduğunu anlayacak ancak bu anlama ve farkına varma onun ziyanından başka hiçbir şeyini  artırmayacaktır.

Kur’an’ın hiç bir ayetinden insanın öz ne olduğu ve onun yapması gereken işlerin kendisi değil de Allah’ın yapması gerektiği anlamı çıkarılamaz.  Ancak İnsanoğlu yaptığı bütün işleri Allah adına yapacak Allah için olacak ki bir anlamı olsun ve Allah katında bir değeri olsun.

Konumuz  vermek ile ilgili olduğundan Kur’an’dan şu ayeti sizlerle paylaşmak istiyorum.”   Ey iman edenler!   Kazandıklarınızın İyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın kendinizin gözü kapalı olarak alıcısı olmayacağınız bayağı değersiz şeyleri ihtiyaç sahiplerine vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah her bakımdan zengindir ve övülmeye layık olanda odur” (Bakara- 267)

Ayette Allah’ın verdiklerinden vermesi gereken özne insandır. Diğer bir ifadeyle insan Allah için kendisine çok sevimli ve büyük bir zaafı olan malı bir başka ihtiyaç sahibine verecek ki Rabbinin rızasını kazansın. Allah’ın zengin biz insanların ise fakir olduğunu Kuran bize bildiriyor ve öyle iman ediyoruz.

Mesela Savaş yoluyla elde edilen ganimetlerin beşte birinin Allah ve Resul’ünün olmasın da Allah’a düşen payın yine Allah’ın dininin yayılması yaşanılması için harcanması gerektiğini sanırım hepimiz bilmekteyiz. İslam’ı kabul edenlerin etmeyenlere göre en bariz farkı Kuranı ahlak edinip yaşaya bilen emirler haline getirmiş olmalarıdır. Bunların en başta gelen özellikleri kitabın istediklerine uyup kitabı kendi istek ve arzularına uydurmayan ve iman eden kimseler olmalarıdır.

Mekke’nin müşrikleri ve günümüz müşriklerinin en büyük özellikleri Kuran ayetlerini kabul ettiklerini söylemiş olmaları  ki zaten İslam’ı kabul etsin ki yani ben Müslümanım demeden müşrik olunamayacağını zaten biliyoruz Bunlar Kuran ayetleri üzerinde kelime oyunlarıyla Manipülasyon yaparak Allah’ın istemediği ancak kendilerinin istedikleri manayı çıkarıyorlar olmalıdır. Onlar mallarını bir kısmını kendileri, bir  kısmını putları diğer bir kısmını da Allah için ayırmakta idiler. Böylece kendilerine göre eşit ve adil bir paylaşım yaptıklarını zannetmekteydiler.  Ancak  daha Sonraları “  Allah için ayırdıklarını Allah zaten zengindir ve zaten mala ihtiyacı yoktur”  demek suretiyle  Allah  için  vermek ten vazgeçmekteydiler. Onlara göre Allah’ın bunlara ne ihtiyacı vardır ki? demek sureti ile Allah’a büyük bir iftirada bulunmakta idiler.

Olayı günümüze bu güne taşıyacak olur isek bu gün Allah’ın dininin kurumsal anlamda herhangi bir yaptırım gücü olmadığı ortadadır. Zaten sekiler (yani dini Hayatın dışına atan diğer bir ifade ile Allah vardır ama  yeryüzü işlerine karışamaz anlayışından hareket ile) ortaya çıkan demokratik laik, kapitalist, komünist, şu anda yeryüzünde kurumsal anlamda yaptırımları söz konusu olduğu için bu sistemleri örnek olarak verdim. Yoksa sizlerin bilip de benim bilmediğim ve şuan yeryüzünde insanların hayatlarına şekil veren rejimler mutlaka vardır. Bu yönetim sistemleri o ülkede yaşayanların tercihleri olmamasına rağmen üzerlerinde uygulanmaya bir nevi mecbur bırakılan halkı Müslüman coğrafyanın insanları ise ne yazık ki kendileri için çözümler üreten kitaplarının emrine uymak yerine çözümsüzlüğü çözüm olarak görmeye devam etmektedirler.

Bütün işlerini Allah için yapmaları, Allah için vermeleri gerekirken yanlış bir paylaşım yaparak bir kısmını Allah için ayırdıklarını zannedip verirlerken diğer kısımlarında ise istedikleri gibi tasarruf edebilmektedirler. Unutmayalım ki ne bu düşünceleri ne yapmış oldukları paylaşım ve taksimatları onları asla kurtarmayacaktır. Kurtulmanın yolu ise bütün bir hayatımızı yine Allah’ın son olarak gönderdiği vahye teslim olmak ve gönderilen emirleri en güzel örneklerini bizzat yaşayarak hayatına uygulayan Hz. Muhammed (as.) ve diğer bütün elçileri örnek almaktan geçmektedir.    Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah a emanet olunuz.

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close