GenelYazarlardanYazılar

“Keşke Bilselerdi”

‘Keşke’ geçmiş zamana ait, pişmanlık ifade eden bu söz kayıp edilenlerin geriye gelmediği, telafisi mümkün olmayan hataların ardından ve en vahimi de telef olmuş bir ömrün arkasından söylendiğinde iş işten çoktan geçmiş demektir. Yaşadığımız hayat serüveninin bir çok kesitinde defaatle  söylemişizdir ‘keşke’ sözünü. Telafisi mümkün olan ‘keşke’ler olduğu gibi mümkünatı olmayanlar esaslı sorun teşkil etmektedir. Aslında Dile getirilen pişmanlıkların boyutu söylendiği yer söyleyene ve zamana göre de değişmektedir.
Bu ifadeyi Allah kulları için kullanıyorsa, kullarına  acıdığından, merhametinden onlara verdiği onca senelerin ve imkanların kadrini-kıymetini bilmiyor olduklarındandırElçiler vasıtasıyla bunca uyarılmaya rağmen nasihate kulak asmayan, onları bekleyen kötü akıbet karşısında söz dinlemeyen, yaramaz çocuklar gibi oynayıp, oyalanarak kayba uğrayan müflis kullara artık ‘iş işten geçti’ demenin ifadesidir “Keşke bilselerdi.”

“Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise işte asıl hayat odur. Keşke bilselerdi.” (Ankebut. 64)

Ayette dünya hayatı bir oyuna, bir eğlenceye benzetiliyor. Her oyun ve eğlencede kurallar vardır. Kurallar ve roller oyun kurucuları tarafından belirlenir. Dünya hayatındaki kuralları belirleyenleri sistem, toplum, örf-anane, nefis… olarak sıralayabilirizBunların yanında bir belirleyen daha var ki, O’da alemlerin asıl sahibi ve Rab’ı olan Allah’dır. Biz seçimimizi yaptıktan sonra artık oyunu bozmadan, bozuculuk yapmadan, kimi neyi razı etmek istiyorsak onun kurallarına uyarız. Oyun bittiğinde de oynanan oyunun kalitesine göre kimi razı etmiş isek mükafatını ondan alırız!

Oyun oynayan insan oyunun dışına kendisini atamaz, oyun bitene kadar ondan soyutlanamaz. Aksi takdirde rolünden kopar, onun kurallarına uyması bunu gerekli kılar. Oyunu oynayan çocuk ise kınanmaz, çünkü çocuk bir çok şeyi oyunla/oynayarak öğrenir. Sorumluluk çağına gelmiş, mesuliyetleri olan insan hayatı  ıskalayamaz, bunun ciddiyetini fark etmeyenler oyunun oyun olduğunu unutmuş/unutturulmuş oyuncudan ziyade oyunu nesnesi olmuştur.  Ama her zaman her oyunun bir sonu vardır ve oyun bittiğinde ya ‘keşke’ler’ başlar ya da ‘iyiki’ler

Geçmiş zamana ait bu ‘keşke’ ifadesi bir insan tarafından söylüyorsa; ömrünün kadrini bilen, vaad/vaid edilen o gün gelene kadar Rabbini razı etme yolunda ter döken, kanı akan, gözleri nemlenen ve  ölümünden sonra kendisine  verilen nimetlerle karşılaştığında inkarcılara acınan bir söz olarak çıkıyor karşımıza “Keşke bilselerdi.” sözü.

Tarihin bir döneminde kavmi tarafından hunharca katledilen bir yiğidin sözüdür bu söz. Yasin suresinin hemen  baş tarafında karşılaşıyoruz bu yiğitle. “Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: ‘Ey kavmim, elçilere uyun’ dedi. ‘Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.’
‘Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz O’na döndürüleceksiniz.” Ben, O’ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.’ ‘O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum.’ ‘Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim; işte beni işitin.’ Ona: “Cennete gir” denildi. O da dedi ki: “Keşke kavmim bilseydi, ‘Rabbimin beni bağışladığını ve ağırlananlardan kıldığını.’” (Yasin. 20-27)

Bu yiğidin öldürülmesinden sonra kavmi hakkında ona söylettirilen bu söz çok manidardır! Mü’min’lik böyle bir şey olsa gerek; kendisini katledenlerin bile kurtuluşunu istemek, ‘yaşatmak için ölmek,’ mum misali kendisi yanıp erirken etrafını aydınlatmak, hiçbir şey beklemeden hak yolunda kendini feda etmek ve hak yoluna çağıranlarla birlikte olmak, onlara ölümü pahasına arka çıkmak…

Aslında kıssa iki elçinin bir beldeye gelmesi, halkı doğruluğa, iyiliğe ve hakka teslim olmaya çağırmasıyla başlar. Bu çağrıyla birlikte toplumda ayrışmalar başlar, kariye halkının eliti/aristokrasisi, ellerindeki imtiyazlarını kaybetme korkusuyla, üzerinden geçindikleri, emeklerini sömürdükleri mazlumların uyanmaması adına elçilerle mücadeleye girişirler. (Yasin.13-20) “Eğer bu işten vazgeçmez iseniz sizi taşa tutar, buralardan süreriz” diyerek  tehditler savururlar, her zorba cahili ve despotik yönetimlerin hakka davet edenlere karşı takındığı tavırdır bunlar. Çünkü onlar biliyorlar ki; eğer halk doğru bir şekilde iradesine sahip çıkar da kullanır ise cahili düzenlerinin yıkılacağını, ellerindeki imkanların gideceğini ve zorbalıklarının son bulacağını hissettikleri anda sistemden beslenen ne kadar STK, holdingler, medyası, sanatçısı, yazarı-çizeri, politikacısı vs. Vahşileşir kötülükte sınır tanımazlar. Kaybetmek istemediklerini koruma adına, her muhalifi susturmak, ‘vatan haini’ mürteci ilan etmek, hakka ve hakikate çağıranları bozgunculukla yaftalamak, işten atmak, hapsetmek, işkence, itibarsızlaştırmak ve yargısız infaz… Bütün bu tehditleri ve fiilleri ellerindeki imkanları kullanarak elbirliğiyle yaparlar, sürüleşmiş halk yığınlarını da manipüle ederek, kışkırtarak zulümlerine ortak ederler. (Ahzab. 67) İşte böylesi zor zaman da hakkın şahitliğini yapmak ‘bu elçiler doğru söylüyor’ diyerek ölümüne davayı sahiplenmek. Kimseye minnet duymadan, Hiçbir menfaat gözetmeden, hesapsızca kendini ortaya koyabilmektir. Her ne olursa olsun, savrulmadan, erozyona uğramadan, ahlaki çöküntü ve yozlaşmanın ortasında tertemiz bozulmadan kalabilmek, gerektiğinde şehrin en uç yerinden koşarak gelip ‘ey kavmim’ diyerek karyesine sahiplenip, onların akıllarına, yüreklerine, hislerine ve vicdanlarına seslenerek ‘sizden bir ücret istemeyen, hidayet üzere olan elçileri dinleyin’ diyebilmek.

Bir toplumun tamamının kendilerine gelen mesaja bigane kaldıkları, mesajı doğru bulmadıkları, yalanladıkları düşünülemez. O toplum içerisinde de elçilerin doğruluğunu hak üzere olduklarını kabullenip de elçilere destek olanlar/olmayanlar olduğu gibi. Elçilerin hak olduğunu kabul etmedikleri halde vicdan sahibi, fıtratı bozulmamışların elçilere yapılan bu zulmü kabullendikleri de söylenemez. Ama işin ciddiyetinin farkına varanlar kavmin gazabından korunmak için sinerek bir çok bahaneler ileri sürmekle akıbetleri konusunda zulmedenlerden farklı bir cezaya düçar olmuyorlar. Saklananlar, sinenler, korkaklar, makyaveller hiçbir zaman tarihte özne olarak var olmayı başaramadılar başaramayacaklar/başaramazlar!…

Sonunda ya ‘keşke kavmim bilseydi’ diyeceğiz ya da hayır bu oyunu yeniden oynayalım bu olamadı! “ Bizi dünyaya geri gönder ya Rab” (Secde 12) bak nasıl senin istediğin/belirlediğin kurallara göre oynayacağız diyeceğiz. İkisi de pişmanlık ama faydasız hayıflanma oyunu bitiren düdük ötmüş oyun ‘saat’ı son bulmuştur. Sıra herkese hak ettiği mükafatı/cezaları eksiksiz vermeye gelmiştir!.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; kainatta her şeyin bir rolü olduğu gibi bize de bir rol biçilmiştir. Bize düşen; ‘keşke’ diyenlerden, yenilmişlerden olmamak için bu rolümüzü olması gerektiği gibi yerine getirerek hayatımızı sonlandırmaktır, vesselam… 

Ona: “Cennete gir” denildi. O da dedi ki: “Keşke kavmim bilseydi, ‘Rabbimin beni bağışladığını ve ağırlananlardan kıldığını.’” (Yasin. 26,27)

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close