GenelYazarlardanYazılar

Köprülerin Altından Çok Sular Aktı-1964/Johnson Mektubu…-

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve askeri tarihi açısından kritik anlamı vardır Johnson Mektubu’nun. Aynı zamanda, söz konusu dönemdeki küresel sistemin niteliği ve Türkiye’nin vesayetçi yapısının ikinci aşaması hakkında da fikir veren bir öneme sahiptir, bu mektup…

Johnson Mektubu’ndan 46 yıl sonra ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Türkiye’ye bir mektup gönderdi. Mektupta Türkiye’ye iki aylık bir süre tanınmakta ve sürenin sonunda neler olacağı sıralanmakta…

ABD’de eğitimlerine devam eden Hava Kuvvetleri personelinin eğitim programlarının sonlandırılması ve 31 Temmuz itibarıyla da üsleri terk etmeleri de mevcut yaptırımlar arasında. F-35 eğitimi için Kasım ayına kadar ABD’ye gitmesi beklenen personelin de eğitim programı iptal ediliyor… Dahası, 12 Haziran’da, F-35 ile yerli yapılacak üst düzey toplantıya -proje ortaklarından olan- Türkiye yöneticilerinin davet edilmemesi düşünülüyor… Ve F-35’in bazı parçalarını üreten Türk şirketlerine yeni siparişlerin verilmeyeceği, buradan kaynaklanacak eksikliklerin başka şirketlerle giderileceği de deklare ediliyor. Bu arada Türkiye’ye teslim edildiği ifade edilen ama henüz Türkiye’ye gelmemiş uçakların akıbetinin ne olacağı da meçhul… Yani görünen tablo bu. Ne var ki bu gelişmelerin arka planına baktığımızda hiçte kazın ayağı öyle değil…

Evet, her ne kadar köprülerin altında çok sular akmış olsa da değişen dünya ve bölge dengeleri yeni bir dünya dengesine doğru hızla yol alıyor olsa da “üslup” gerçekten can sıkıcı. Ve son mektup malum çevrelere hemen Johnson mektubunu hatırlatıyor. Yani küresel dengeler açısından bakıldığında, ABD içindeki güç ve strateji mücadelesinde Başkan Trump’ın malum nedenlerle Türkiye’ye daha esnek davranmanın ABD lehine olacağı anlamına gelen -F-35’ler ile S-400’ler arasındaki ilişkiyi (güya) tahkik edecek- “Komisyon” önerisinin Pentagon tarafından terslenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Konuyla ilgili Haziran sonunda gerçekleşmesi planlanan G-20 Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump’ın görüşmesi planlanmasına rağmen ABD’nin kritik bu adımıyla karşı karşıyadır Türkiye. Ne var ki birileri hemen ABD/Batı sevdası gereği kaygılansa da Batı sisteminin bir parçası olan Türkiye, ABD’nin kısa vadeli hesapları nedeniyle hızla yeni bir savunma sistemi arayışına doğru yol almakta. Daha net bir ifadeyle değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni denge arayışı süreci, Türkiye’yi buna zorlamaktadır. Türkiye’nin tüm kritik adımlarını -küresel sistem içinde meşruiyet arayarak- gerçekleştirdiği bir zeminde yine de bazıları “eksen kayması”ndan söz edebilmektedirler…

Tüm bunlara rağmen dünya eski dünya değil, ABD-Türkiye ilişkileri de bilinen niteliğinin çok ötesine geçmiş durumda. Özellikle de ABD’nin stratejisini değiştirdiği değişim sürecinin Suriye ayağından bu yana… Artık ABD yönetimleri tüm eski alışkanlıklarına, nobranlıklarına karşın Türkiye’ye bütün Ortadoğu haritası, hatta Ortadoğu’yu da aşan “hinterlandı”nı (etki sahasını) dikkate alarak yaklaşmak durumundalar. Akdeniz-Kıbrıs-Suriye-(Irak)-İran-Pakistan-Afganistan ve diğerlerinde. Aynı zamanda değişen dünya ve bölge dengelerinin Rusya ve Çin’i taşıdığı yeni pozisyonları da dikkate almak zorunda ABD/Batı.

Bu bağlamda konuşulacak, yapılacak çok şey var. Ancak bu değerlendirmemizde konuyla ilgili malum başlıklardan bazılarını kısaca dikkatlerinize sunmakla yetineceğiz… Ki ne demek istediğimiz çok boyutlu bir düzlemde algılanabilsin…

DOĞU AKDENİZ…

Öncelikle dikkatlerinize sunmamız gerekir ki aslında Doğu Akdeniz’deki taraflar arası çatışma ve işbirlikleri, bölgede oluşturulmaya çalışılan yeni ekonomik ve siyasi denklemle doğrudan ilintilidir. ABD Başkanı’nın, gerek Suriye gerekse Filistin ile ilgili İsrail ile birlikte kurgulamaya çalıştıkları sinsi planın uygulama alanı bulabilmesi için Türkiye’nin desteğine, hiç olmazsa gelişmelere sessiz kalmasına ihtiyacı vardır… Doğu Akdeniz’de oynanmaya çalışılan bir satranç oyununda -Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan tüm haklarına rağmen- KKTC ile birlikte Türkiye’nin köşeye sıkıştırılması manidardır ve doğru okunmalıdır.

2000’li yıllardan bu yana gündemde olan Doğu Akdeniz’deki zengin doğalgaz rezervi, ABD desteğinde bir blok oluşumuna neden oldu. Ve bölgedeki gelişmelerin seyri, Türkiye ile ABD arasındaki strateji farklılığının giderek derinleşmesi nedeniyle ciddi açmazları ortaya çıkarmaktadır. Mevcut konjonktür, görünürde, Türkiye ve KKTC’yi söz konusu bloğun dışında tutmayı, hatta Türkiye’ye yönelik sıkıştırmaları beraberinde getirirken aslında ABD, bir yolunu bulup Türkiye’nin de bu bloğun bir parçası olmasını sağlamak istemektedir. Lakin dünya eski dünya değil, bölgedeki dengeler yeniden oluşum sürecini yaşamakta ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, küresel diğer güçler Rusya ve Çin’i de bir şekilde ilgilendirmektedir. Bu durum, değişen ve dönüşen, stratejik ve tarihi derinliğini kendi güvenliği ve geleceği için bir fırsata çevirmekten başka çıkışı olmayan Türkiye’nin -eskiden olduğu gibi- ABD ve AB çizgisinde hareketine izin vermemektedir. ABD ve müttefiklerinin gerek Suriye’de gerekse de bölgenin diğer sorunlarında bir akıl tutulması yaşadığı bir vasatta ABD ile Türkiye’nin “ortak çıkarlara” vurgu yapan bir çizgiye yeniden dönmeleri beklenilmemelidir. Süreç içerisinde, ABD ile Türkiye’nin stratejik farklılıkları giderek derinleşmekte ve iki müttefik (?!) arasındaki sorunların çözümü neredeyse imkansız hale gelme yolunda ilerlemektedir. Türkiye’nin Batı sistemine derin bağlantıları ve ABD/Batı’nın Türkiye’siz bir savunma sistemini henüz planlamamış olması gerçekliği ise ilişkilerin bir süreç içerisinde yeni bir zemine oturması zorunluluğunu gündeme taşımaktadır…

Eski sistemin çöktüğü, yeni denge arayışlarının devam ettiği bir süreçte Türkiye’nin, bölgenin, hatta bölgeyi de aşan geniş bir coğrafyanın vazgeçilmez bir gücü haline gelmesi söz konusu. Dahası 2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada belirleyici güç olan ABD hızla etkisini kaybetmektedir. Bu arada Çin ve Rusya’nın yanında yeni güçler sahneye çıkmaya hazırlanmaktadır… Ayrıca, bölgesel diğer bir güç olan İran-ABD ilişkilerinin seyri de ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrini etkileyecek bir niteliğe sahiptir…

Evet… Tüm bu şartlarda, Doğu Akdeniz’deki doğalgazın kimlerin kontrolünde çıkarılacağı ve nasıl paylaşılacağı önemlidir ama onunda ötesinde bahsekonu doğalgazın dünya piyasasına nasıl nakledileceği ve Türkiye’nin bu konuda da stratejik önemi, taraflarca gündeme gelecek, hesaplar yapılacaktır. Bölgedeki doğalgazın bir boru hattı ile Avrupa’ya taşınması hususunda tarafların büyük bir kısmını yönlendiren ABD ve onunla paralel hareket eden AB ülkeleri var. Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) projesini hayata geçirmek için arayışlar devam etmekte… İsrail, Filistin, Yunanistan, İtalya, Ürdün, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Doğu Akdeniz Gaz Formu kurmak üzere bir araya geldiler… Bunlar enerjide “merkez ülke”/ “köprü” olma yolunda ilerleyen Türkiye’yi ve

KKTC’yi bu projenin dışında bırakacak arayışlar içindeler. Ne var ki bunun mümkün/ekonomik olmayacağını göreceklerdir… Ayrıca Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını korumak amacıyla her yola başvurduğuna şahit olunmaktadır… Bu çerçevede S-400 savunma sisteminin Türkiye’nin elini ne kadar güçlendireceği de bir gerçeklik olarak okunabilir…

İRAN’A YÖNELİK ÇEVRELEME ADIMLARI…

İran ve Türkiye, iki bölgesel güç olarak Müslümanların yaşadığı coğrafyanın geleceği açısından kritik/stratejik öneme sahiptirler. Her ne kadar İran, devrim sonrası izlediği politikalar, stratejiler ve “ilkesel ve ahlaki” hassasiyetlere uyma konusundaki zaafları nedeniyle Müslümanların büyük çoğunluğunun (Şiiler’in bir kısmı da dahil) güvenini kaybetmiş olsa da… Türkiye ise Ilımlı-Laik eksendeki sapkın ideolojisi ve referansının(sözde evrensel) Batılı değerler ve kavramlarla malül olsa da… Maalesef bölgemizde Müslümanların geleceği etkileyecek başka bir devletten bahsetmek mümkün değildir. Daha önce Arap ülkelerinin liderliğine soyunan Mısır, süreç içerisinde, Batı/ABD istediği çizgiye doğru evrilmiştir ve Mursi sonrası Diktatör Sisi yönetimindeki ahvali de Mısır’ı bölgede başka bir kategoriye taşımış olmasının anlamını da ıskalamamak gerekir.

Bölgedeki iki güçten biri olan İran’a yönelik ABD-İsrail-Suudi Arabistan-BAE ittifakının/ Şer Cephelerinden birinin çevreleme çabaları devam etmektedir. Ekonomik/ticari savaşlarla İran’ı köşeye sıkıştırmayı uman ABD’nin bu çevrelemesinde iki ana hedefi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, baskı ve yaptırımlarla İran’ı eski (ABD’nin tek taraflı olarak çekildiği) nükleer anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya zorlamaktır. İkincisi ise kendisi ve müttefiklerinin kaygılarını gidermeye yönelik askeri operasyonu da içeren bir çevrelemeyi veya İran’ı zayıf düşürmeyi hedeflemektir…

İran, jeopolitik hedeflerine ulaşmak için kritik bir envantere/güç unsurlarına sahip bir ülkedir. Dolayısıyla ABD ve müttefiklerinin İran’a yönelik planlamalarında sonuç alma ihtimali çok zayıftır. Dolayısıyla ABD, İran’a karşı hamlelerinde birçok ihtimali dikkate almak zorunda olduğu gibi küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin gereklerini de hesap etmek durumundadır. ABD ile nükleer anlaşmanın diğer taraflarının geçmişte İran ile ilişkilerinin taraflara neler kazandırdığına bakıldığında ibret verici bir manzarayla karşı karşıya gelinir. Anlaşma sonucu İran’ın -belirli bir dönem- Irak ve Suriye’de kazanımlarını arttırdığını hatırlayalım. ABD ve müttefikleri ise bölgedeki strateji değişikliliğinin bir sonucu olarak yeni bir dönemin önünü açtıkları da görüldü… DEAŞ güçlendirildi; Irak ve Suriye’de DEAŞ’ın işgalleri, PYD/PKK ile DEAŞ’ın “paslaşmaları” ve bunları kontrol eden güçlerin Irak-Suriye eksenindeki stratejik hamlelerinin tezahürleri bugün de kendini göstermektedir. Ve şu gerçeklik bir kez daha görülmüştür ki başta ABD olmak üzere malum güçler, ne kadar terör örgütü varsa hepsinin önünü açmakta, kendi çıkarları çerçevesinde kullanagelmekteler. Son planda da bölgede oluşturulan “Kaos”, terör örgütlerinin bir kısmının diğerleriyle ‘sözde’ savaştırılmalarıyla “özgürlük savaşçısı” olarak lanse edilmelerine neden olmuş. Kendi ülkelerini, can ve mal güvenliklerini sağlamaya çalışanlar da küresel güçlerin arkaplanda yer aldığı odaklarca “terörist” ilan edilebilmişlerdir.

Her ne kadar Türkiye ve İran’a yönelik tehditlerin niteliği farklı da olsa ve her iki ülkeye birlikte operasyonun rasyonel olmadığı bilinse de bölgedeki gelişmeler, geçmişi ve bugünü ile doğru okunması zaruridir. Hiç şüphesiz bu okumalarda, “ideolojik duruş”umuzu kaybetmeden reel-politik gerçekleri doğru tanımlamak ve anlamlandırmak durumundayız…

“İdeolojik duruş”, “düşüncel ve siyasi duruş”ta netlik derken 1990’lı yılları ve sonrasında yaşanan savrulmaları hatırlamadan edemiyoruz. İnsanımızın büyük bir kısmının “ilkesiz değişim” süreci yaşadığı ve bizleri sosyal hayatın dışında kalmak ile suçladığı bir dönemi yaşamaktaydık. Ve refiklerimiz hızla “Sistem İçi”ne sürüklenmekteydiler… “Rasullerin Yolu”, “Nebevi Yöntem” hatırlatmalarının yanı sıra ulaşabildiğimiz kadar refiklerimize, küfür ve şirk sistemleri içinde, sadece düşünsel netliğin yeterli olmadığını “Siyasal duruş”ta netliğin çok önemli olduğunu adeta haykırmıştık… Zira küresel ve yerel boyutlardaki “Organize İşleri” anlayıp anlamlandırabilmek için “sistem bilinci”ne sahip olmak gerektiğinin farkındaydık… Ve yine yüksek sesle ifade ediyoruz:

“Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Rusyanın doğu Akdeniz deki doğal gaz arama faaliyetlerine bir süre çomak sokacağı düşüncesin de misiniz. Sebebi çıkan gazın kendisi için sattığı gazın fiyatının düşüşü ve kendisine var olan talebin doğu Akdeniz gazının çıkması sonucu azalacağının farkında. Ve Doğu Akdeniz deki çıkacak gazın ulaşım maliyeti sebebi ile gazın avrupaya ulaşması sürecinde Türkiye’ye muhtaç olmalarını anlamaları fazla zaman almayacak gibi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir