GenelYazarlardanYazılar

Kur’an Açısından Fert Ve Cemaat/Toplum

Toplum, bir arada yaşayan bireylerin oluşturduğu canlılar topluluğu diye genel bir tarifi var. İnsanlar açısından betimleyecek olursak, belli bir amaç etrafında bir araya gelmesi olarak tanımlanabilir. İnsanlar var oldukları ilk günden beri daima birlikte yaşayan ve bir arada bulunan gruplar ve topluluklar halinde yaşadığı bilinmektedir. (Kimileri bunu ‘insan sosyal bir varlık’ diye tanımlar) İnsanın özünde yatan, topluluk içinde yaşama ihtiyacını göz ardı eden ve onu sadece maddi yönüyle ele alanlarsa, insan denilen varlığı hatalı okumuşlardır! İnsanların amaçsız bir araya gelmeleri cemaat/toplumsal nitelik taşımamaktadır. Toplumsal hayat, iki ya da daha fazla insanın bilinçli ve karşılıklı birlikteliklerine dayanmaktadır. Buna göre her toplumun bir inanç şekli, yapısı, yerleşmiş kültürü ve kuralları bulunmaktadır. Bu özelliklere sahip olmayan birliktelikler çok kısa sürede dağılıp yok olmaları kaçınılmazdır.

Değerler etrafında birleşen bireylerin oluşturduğu toplulukları bağlayan/bir arada tutan şeyler; itikat, (inanç) ibadet (eylem) ve cemaat (topluluktur). Bu bağlamda amacı gayesi olan birlikteliklerin oluşumunda bireyden başlayıp cemaate doğru evrilen bir tekamülü vardır.

İnancın toplumsal yapı üzerinde belirgin rolü olduğu yadsınamaz. İnanç, bireyin ve toplumun oluşturduğu yaşam şekli olan kültürünü de dönüştürmektedir. İnanç dünyevileşen kültür karşısında bireyi yozlaşmaktan kurtarırken toplumunda çözülüp dağılmasına engel olmaktadır.

Çağımızda toplumların en büyük sorunlarından olan inançsızlık ve adalet eksikliği anlayışı, toplumları ayrıştıran milliyetçilik, şiddet, ahlak sorunları, yönetim ve idarenin kaynağı, sekülerleşme çabaları, sosyal değişme, değerlerin yozlaşması ve sağlıklı aile oluşumunun önünü kesmekte ve değersizleşmeye doğru koşar adım yol alınmakta…

Bir mana ve değerler etrafında bütünleşme, en mükemmel bütünleşme şekli olarak öngörülmektedir. Bu işlevsel olarak bütünleşmenin ötesinde et ile tırnağın bütünleşmesi gibi bir durumu ifade etmektedir. Şahısların bilinçli ve içten rızayı kalp ile bütünleşmeye katılması mananın anlamını daha da kavileştirmektedir. Bir mana etrafında bütünleşme tipine dinin çok büyük katkısı bulunmaktadır. Dinler, özellikle de, İslam dini, kabul gördüğü toplumlarda kaynaştırıcı, birleştirici ve bütünleştirici vasıflarla topluma rehber olmuştur. Mekke’den Medine’ye hicret eden Medineli ensarla Mekkeli muhacirlerin iman kardeşliği bunun ispatıdır. İslam insanların gündemlerine düştüğü ilk günden bu yana yapısı gereği bünyesinde barındırdığı yapıcı/onarıcı vasıflarla toplumların belli amaçlar etrafında huzurlu olmalarını sağlamıştır. Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu esaslar şuurlu şahsiyetlerin oluşmasında kilit rol oynamıştır. Davası ”Tevhit” olan İslam dininin çeşitli yaşam şekilleri, inançları, kültür ve ırkları evrensel daveti etrafında toplayarak manevi ve sosyo- kültürel birlik oluşturmuştur. İslam’ın, davetini herhangi bir millete/kavme veya çevreye değil, bütün insanlığa yapması sosyal bütünleşmeyi hedeflediğinin göstergesidir. Onun için O hitabında “Ey insanlar” veya “Ey inananlar” şeklinde çağrısı bütün müminleri ”din kardeşliği” etrafında toplamayı hedeflediğini ve inananlar arasında kavim/ırk bakımından hiçbir üstünlüğün olmadığını vurgulu bir şekilde görülmektedir. (Rum 22) İslam’ın hayata dokunan kısmını görünür hale getiren namaz, zekât/sadaka/infak, oruç, kurban gibi ibadetler toplumsal kaynaşmayı sağlayan yapıcı unsurlar olarak bilinmektedir.

Kur’an’ın öğretisi başından sonuna kadar insanın sorumluluğu kavramı üzerine kurulmuştur. (Tur 21, Bakara 141) İnsan kendinden, toplumlardan ve bütün bir dünyadan sorumludur. Al’i İmran 110) “Emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker” ilkesi fertlerde bu sorumluluğu canlı tutar ve ona toplumsal bozulma ve kokuşmalara karşı başkaldırma ruhunu verir. Yine bu ilke toplumu kargaşadan, düzensizlikten ve çöküntüden kurtarmak için insanlara, Kur’an tarafından verilen davranış kalıbıdır. Kur’an’da bu konuyla ilgili kıssaların çoğunda bireylerin toplumsal bozulmalara karşı çıkışları hikaye edilmektedir. Nuh, İbrahim, Lut, Musa, İsa, Muhammed, Ashab-ı Kehf kıssaları tamamen bu direnişlerin öyküsünü anlatmaktadır. (M. Mutahari. Tarih ve Toplum)

Kur’an’da bireylerin ve toplumların ıslahına yönelik ilke ve prensiplerin neler olduğunu, felaketlerden korunmak için ne gibi tedbirler almanın gerekli olduğunu tespitini yapmış ve bunları ilke haline getirmiştir.

Kur’an, toplum inşa ederken öncelikle iman esasları üzerinde durmuş, bunu kalplerde müstahkem hale getirmek istemiş ve daha sonra da toplumsal meselelere değinmiştir. İmani meseleler kabul veya red ilkesine dayandığı için bundan dolayı bir süreç yaşanmasına gerek duyulmaz bu nedenle bu alandaki dönüşüm daha hızlı gerçekleşmektedir. İmani meselelerin dışındaki diğer meselelerde ise dönüşüm, değişim ve inşa, sürece yayılmıştır. Buradaki dönüşüm ve inşa; ibadetlerin düzenlenmesi, kötülüklerin yasaklanması, bireysel veya toplumsal ahlaki hastalıkların iyileştirilmesi şeklinde olmuştur. (Alkol yasağı buna misaldir. Bakara 219, Maide 90-91) Toplumdaki oluşmuş olan güzel davranışlar vahiyle takdir edilmiş ve bu davranışların toplumun geneline yayılması istenmiştir. (Al’i İmran 75) Bu durum Kur’an’ın bir toplumu inşa ederken toplumun oluşmuş örfünün dine uygun yönlerinin devamına müsaade etmesine ve geliştirmesine dönük yönünü oluşturmaktadır.

Toplum bireylerden oluşur. İnsanı inşa etmeden toplumu inşa etmek mümkün değildir. Bu nedenle toplum açısından bireylerin eğitim ve donanımı önemlidir. Ferdin bozulmasıyla da toplumun çöküşü başlar. (Rad 11)

Mekki sure ve ayetlerin muhtevası, mümin kişilik ve ideal bir ‘müslim’ modelinin inşasını; Medeni sure ve ayetlerin muhtevası, ideal bir toplumun inşasını önermektedir. Yüce Allah, Mekki surelerde kişilik inşasına zihin ve duygu eğitimi ile başlar. Bundan dolayıdır ki, öncelikle insanın idrakini, bakışını, zihnini ‘enfüsuna ve afakına’ yönlendirip çevresinde olup bitenler karşısında düşünmesini ve ibret almasını ister. (Rad 2, Lokman 10) Şahsiyet inşasında uygulanan bir diğer yöntem ise vahyin ilk muhataplarının zihin ve idrak dünyalarına hitap ederek, onlar nezdinde toplumun aciliyet teşkil eden konularına yer vermesidir. (Tekvir 8-9) Kur’an’ın, Müslüman kişiliğini inşa ederken uyguladığı yöntemlerden bir diğer yöntem ise insanın tutum ve davranışlarını olumlu yöne çekebilmek için sürekli ölümü hatırlatan Vakı’a 85-87) Allah inancı ile birlikte ahiret bilincini oluşturmasıdır. (Tekasür 8)

Kur’an öncelikle tevhidi merkeze alarak mümin bir kişilik ve karakteri inşa etmeye, çalışmıştır. (Haşır 23, Araf 33) Bu da en başta Allah’ın varlığı ve birliği olmak üzere (İhlas 1-4) imanın diğer esaslarına inanmakla mümkündür. Zira Kur’an sisteminde her şey, iman temeli üzerine bina edilmiştir. (Zümer 67) Sahih bir Allah inancı olmadan, mümin kişilik ve karakteri oluşturulamaz. Bu çerçevede Lokman (a.s)’ın evladına yaptığı imani, ahlaki ve irfani öğütleri misal olarak verilebilir. (Lokman 12-19) İnsan, önce Allah’ı doğru tanımakla yükümlü kılınmıştır. (Zümer 67, Hac 74) Allah, kendisini unutanlara, kendilerini de unutturur. (Haşır 19) Bundan dolayı, ‘zikir’; hatırlamaktır, başka bir deyişle Allah’ı hatırlamak, O’nu merkeze alma fiilidir. (Ahzab 41) Bu, İslam’ın dünya görüşünün ve eşyaya bakışının temelini oluşturur. Kur’an, Allah merkezli bir dünya görüşünün temelinde mümin şahsiyeti inşa eder. Bunu da kendi sistemi ve yöntemi içerisinde gerçekleştirir. (Enfal 29)

‘Kur’an mümin kişiliği inşa ederken insanın değişimini mümin, müslim, salih, sadık, mütevekkil, muttaki, muhlis, Muhsin ve mukerrebun sıfatlarını üzerinde taşıyarak mükemmel bir mümin olma yolunda gelişip olgunlaşmasını ister. Kur’an, rol model toplumun oluşmasında mümine iyiliği yaygınlaştırma ve kötülükten uzaklaştırma sorumluluğunu yüklemiştir. Bununla hedeflenen amaç toplumda iyilik ve güzelliklerin yaygınlaşması kötülük ve günahların yok edilmesidir. Kur’an’da zikredilen bu inşa süreci Hz. Resulün örnekliğinde bizatihi nevi şahsında uygulanarak hayata geçirilmiştir. Hayatı öğrenmeye Kur’an’dan başlamak, İslam’ın ilk döneminde olduğu gibi ümmet arasında ortak bir anlayışın gelişmesine, ortak bir bakış açısı ve stratejinin oluşmasına, ortak bir kimliğin meydana gelmesine, ortak bir hedef ve idealin var edilmesine vesile olduğu gibi, şahsiyet oluşumu ile kirlerden arınmaya da yardım eder.’ (Fikret Karaman. Hz. Muhammed’in Evrensel Tebliğ Metodu ve İman Aksiyonu)

Allah resulü Mekke’de davetine başladığında tevhidi eksenli mücadelesi en büyük günah olan şirk ileydi. İnsanları şirkten uzak durmaya her konuda Allah’ı birlemeye (Tevhide) çağırıyor, resulüllah müşrikleri öncelikle tek Allah’a kulluğa çağırıyor; onun dışındaki bütün bağlardan kurtulmalarını söylüyordu. Allah’a tam bir teslimiyet olduktan sonra Allah’tan gelen emirleri kabul etmek zor olmazdı. Bu yüzden Allah resulü “Lâ ilâhe illallah” mesajını öne çıkardı. Çünkü toplumun en büyük sapkınlığı Allah’a ait olan ilahlığı birden fazla ‘ilah’a verme idi. Her şeyden evvel kendisi iman ile donanmış ve kendisinin resullüğüne iman eden fertleri de bu inançla yetiştirmek için çalıştığına şahidiz. Bu iman erlerini tahammülü zor olan sıkıntılar karşısında her çeşit münferit davranmaktan menediyor, sonuca vardırmayan heyecanlı hareketlerden uzak kalınarak mücadele ve davetini hedefinden saptırmak isteyenlerin manipülasyonlarına gelmiyordu, taşkınlıklara da müsaade etmiyor doğru bildiği metotla davetine devam ediyordu. Resulüllah, hiçbir hileye baş vurmadı “Emrolunduğun gibi dost doğru ol”du, hile yapıp meşru olmayan yollara baş vurmadığı gibi imanını pazarlık konusu yapıp uzlaşmaya/tavize de yanaşmadı. Davasına zarar verecek hiçbir eylemde bulunmadı. Mesela, gecenin karanlığında hiç kimsenin göremediği bir zamanda Kabe’deki putları kırmaya hiç kalkışmadı. Herhangi bir müşrike tuzak kurup suikast düzenlemedi. Çünkü bu fevri hareketlerin, davete hiçbir şey kazandırmayacağını bilakis karşı tarafa meşruiyet kazandıracağını çok iyi biliyordu. Yapılması zorunlu işin, akıllardan şirk pisliğini temizlemek, bu bataklığı kurutmak, put yapanları, hakkı müdafaada ölmeye hazır yürekler durumuna getirmekti, ( Ahzab 23) doğrudan onların kendi yaptıkları putları  yıkmalarını sağlamasıdır. İşte Resulüllah’ın, Mekke’de ilk olarak bunları yapmaya gayret etti. Öncelikle gönüllere iman yerleştirildi. Sonra da tedricen imanı arttıracak hükümler konuldu. Hz. Aişe’ye atfedilen şu sözler bu konuya açıklık getirmektedir: “…Eğer önce ‘içki içmeyin’ biçiminde vahiy gelseydi, ‘biz kesinlikle içki içmeyi bırakmayız’; ‘zina etmeyin’ biçiminde vahiy gelseydi ‘kesinlikle zinayı bırakamayız’ derlerdi…” (Buhari, Fedailu’l-Kur’an, 6)

Medine’de nazil olan ayetlerde, önemine binaen imana vurgu yapılmakla birlikte ibadet, ahlak ve içtimai davranış kurallarına daha geniş yer verilir. Çünkü artık din kamusal alana hakimdir. Mekke’dekinden farklı olarak bu dönemde Allah yolunda malı infak etmek İslam’ın devletini korumak için canı feda etme de eklenmiştir. (Saf 10-11) Medine’deki muhataplar (münafıklar hariç) Allah ve Resulü’nün bütün talimatlarına iman ederek teslim olmuşlardır. Vahiyle inşa olan o ilk nesil, nazil olan vahyi can kulağıyla dinlemekte ve hidayetinin gereği olarak “işittik ve iman ettik” diyerek emredileni yapmaya adeta can atmaktadırlar. Böyle muhataplara konuşan bir hitabın da daha fazla eğitici ve öğretici formda gelmesi, bilgileri ve konuları detaylarıyla beraber uzun uzun vermesi pek tabiidir. Bu bakımdan Mekki ayetlerin aksine Medeni ayetler, gözle görülür derecede uzun pasajlar halinde nazil olmuştur. Uzun ayetlerin muhtevaları tefekkür ve tedebbür derecesinde okunmuş, neticede anlaşılarak gereği yerine getirilmiştir.

‘Toplumsal İnşa Alanları Kur’an ilk nazil olmaya başladığı andan itibaren örnek bir toplum oluşturmayı amaçlamış ve bu konuda ilk muhatap olarak da Mekke toplumunu seçmiştir. Başta inanç, ibadet ve ahlak olmak üzere birçok konuda yanlışları bulunan Mekke toplumu ile işe başlayarak, oradan hareketle tüm insanlığı yeniden inşa etmeyi hedeflemiştir. Kur’an’ın toplumu inşa süreci incelenirken toplumdaki dinin, inancın, ibadetin, ahlakın, ailenin, hukuk ve adaletin, ekonominin, toplumsal ilişkilerin, uluslararası ilişkilerin, estetiğin, zamanın, tarihin, ilmin ve kainatın kısaca nasıl inşa edildiği irdelenecektir.’ (Hüseyin Çelik, “Kur’an’ın, Mekke Toplumunda Var olan Birtakım Yanlış İnanç, İbadet ve Davranışların Islah Etmesi”)

İslam aynı zamanda insanın imanını ve hareketini/amelini bütün bir hayatını kuşatıp düzenler. Aksi durumda beşeri dinlerde ve ideolojilerde olduğu gibi insanı edilgen, miskin veya militanlaştırmaz. İslam’ın amacı, insanın yaradılış amacını keşfetmesine kılavuzluk etmektir. Din insanın huzuru içindir.

İnsana ve dolayısıyla topluma hayat anlayışı verdiği için sosyal hayat üzerinde etkisi çok güçlüdür. Sosyal ilişkilerde küçümsenmeyecek bir yere sahip olan din, sosyal davranış için kurallar koyar. Aynı zamanda din kendi sisteminin ilkeleriyle bağlantılı olarak belli davranış biçimleri üretir. Kur’an’ın fıtratla uyumlu ahlaki temelleri üzerine oturtulmuş bir toplum oluşturma gayesinin altında yatan neden, dalalet/sapık yollara düşerek, yeryüzünde fitne ve bozgunculuk yapmaktan insanları alıkoymaktır. Bu, her resul tarafından kendi ümmetlerine yüklenen bir görev olmakla birlikte, son resul Hz. Muhammed ile bu görev İslam topluma geçmiştir. (Al’i İmran 104) Din, sosyal müesseseleri ve onları meydana getiren birimleri kaynaştırır, birlik şuuru doğurarak bütüne bağlılık hissini kuvvetlendirir. Toplumda yaşayan fertlerin günlük hayatına kadar girip, onları her yönden kuşatıp mensuplarını dünyaya ve olaylara karşı tavır almaya götürüp kültürlerini şekillendirir. (Rum 2-4)

Kur’an, toplumu inşa ederken kötülüğün izalesi ve iyiliğin yerleşmesi için son derece kararlı bir bütünlüğe sahip olacak şekilde nazil olmuştur. Bunun amacı ise gerek bireylerde gerekse de toplumda oluşturulmak istenen sağlıklı ve huzurlu ortamın daha kolay ve kalıcı olarak sağlanmasıdır. Yüce Allah toplumu ve onu oluşturan fertlerin kişiliklerini, bunların yaratılmasının mana ve gayeleri doğrultusunda resulüne gönderdiği vahyi vasıtasıyla inşa etmiştir. Bu inşa, aynı zamanda Allah’ın oluşturmak istediği ideal kulluk için de esas ögeleri ifade eder. İman üstüne inşa edilmemiş olan bir ibadet, Allah Teala indindeki kabul edilebilirliği yönünden nasıl sıkıntılıysa, ahlaki bir netice oluşturmayan ibadetler de aynı şekilde dini yönden problemlidir. (Kehf 104-5, Ahzab 19) Kur’an şahsiyetli bireyi inşa ettiği gibi toplumu da inşa etmiştir. Şahsiyet ve birey inşasında öncelikler ve yöntemler olduğu gibi toplum inşasında da öncelikler ve yöntemler bulunmaktadır. Günümüzde toplumu inşa ederken takip edilmesi ve izlenmesi gereken en önemli metot, tevhidi temelden hareketle, iyiliği emredip kötülükten sakındırma metodudur. Bu konuda en önemli örneğimiz resullerdir. Resulüllah’ın yaklaşık yirmi üç yıllık bir sürede, cahili bir toplumdan medeni bir toplumu oluşturmasında pek çok etken var ama en önemlisi onun insanlardan beklediklerini onlara öğretirken ilk örnek model olarak Mü’min şahsiyetinin profilini ortaya koymasıdır.

‘Kur’an’ın ana çerçeve olarak topluma karşı sorumluluk ve mesuliyet duygusuyla hareket etmeyi önerdiğini söylemiştik. Bu çerçevede Kur’an’ın, toplumsal değişim sorumluluğunu da bireye yüklediğini görüyoruz. “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez” (Raʿd 13/11). Ayete göre bir toplumun iyiye doğru ya da kötüye doğru gidişatı kendi tercihlerine bırakılmıştır. Allah’ın Mekkelilere iyilik olarak gönderdiği elçiyi kentten çıkaran müşrikler, bu nimetin kıymetini bilmedikleri için Bedir’de cezalandırılmışlardır. “Bu böyle olmuştur; çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez” (Enfal 8/53). Öyleyse toplumsal değişimin ana ilkesi/sünnetullah şudur: Toplumu oluşturan bireyler -kolektif bir şekilde- düşüncede ve eylemde en güzelin, en iyinin, en doğrunun ve en faydalının/ihsan takipçisi ve teşvikçisi oldukları müddetçe huzurlu kalmayı sürdürebilecektir. Allah, tavırlarıyla iyiliğin takipçisi olan bir toplumu ya da fertlerini, kaos ya da yıkımla cezalandırma heveslisi değildir.’ (Cevdet Said. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları)

Kur’an’ın öngördüğü değerler sistemi, ferdin sorumluluk duygusu temeli üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla Kur’an’daki tüm toplumsal değerleri, ana bir ilke etrafında toplayacak olursak şunu ifade edebiliriz: Birey toplumundan ve toplum da içindeki bireyden mesuldür. Birbirlerini kötülükten korumalı ve iyiliklerini temin etmelidir…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir