GenelYazarlardanYazılar

Kur’an Ayı Ramazan

Bilindiği gibi İslam kültür ve geleneğinde kutsanmış Kandil günlerini, Kadir gecesi ve bazı ayları yoğunlaştırılmış ve hızlandırılmış ibadet ile ihya etme âdeti vardır. Hemen ifade edelim ki bu söz konusu günlerden Kadir gecesi hariç diğerlerinin Kur’anî bir referansı yoktur. Bu günlere ilişkin referanslar hadislere dayanır veya dayandırılır. Sahih kabul edilen pek çok rivayette Hz. Peygamber’in Kadir gecesinin faziletinden bahsedildiği görülse de bu hadisler inadına yanlış anlaşılmış veya yanlış yorumlanmıştır.  Bu gün ve geceler fırsatı ganimete çevirme anlayışının getirdiği “bedavacılık” algısı devreye sokularak, kısa zamanda yıl boyu pervasızca işlenen günahlardan arınma vesilesi yapılmıştır.

Kur’an’da müminlerden söz edilirken; “Aklıselim sahipleri ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler” denilir (3/Al-i İmran: 191). Kur’an’ın bu ifadesinden hareketle, ayetten mü’minlerin Allah’ı sadece bu üç durumda değil, hayatlarının her safhasında zikrettikleri veya zikretmeleri anlamını çıkartmak mümkündür. Şu halde Allah’a ibadeti ve pişmanlığın emaresi olan tövbe etmeyi belli gün ve gecelere tahsis etmek doğru bir yaklaşım değildir. Müslümanlar Ramazan ayında, Kadir gecesinde ve Cuma gününde de “mü’min” olmanın gerektirdiği ahlakî duyarlığı hayatın her alanına ve her gününe taşımakla sorumludurlar.

Ramazan ayı ve Kadir gecesine özel/mahsus bir ihya şekli bulunduğu anlayışını kabul edecek olursak, bunun pratik sonuçlarının ister istemez, Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün deyimi ile  “mevsimlik müslümanlık” diyebileceğimiz dinî yaşantılarla, hatta Hıristiyanlıktaki “günah çıkarma” geleneğini çağrıştıran anlayış ve uygulamalarla kesişmesi kaçınılmaz olabilir.

Kur’an Ramazan ayında ve “Kadir gecesinde indirilmeye başlamıştır” (97/Kadr: 1). Bu bakımdan Ramazan ayına Kur’an ayı dense yeridir. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” (97/Kadr: 3).  Kur’an’da açıkça ifade edilen bu hususlar elbette doğrudur. Fakat Kadir gecesi bizatihi mi bin aydan daha hayırlıdır/değerlidir; yoksa Kur’an’ın o gece indirilmeye başlamasından dolayı mı değerlidir? Doğru ifade ile şerefli ve değerli olan Kur’an Kadir gecesinde indiği için, gece şereflidir/mübarektir. Bin aydan hayırlı olması Kur’an’ı bize taşıyan gece olmasından dolayıdır.

Ramazan ayına ve Kadir gecesine değer katan ve bu zaman dilimlerini diğer ay ve gecelerden anlamlı kılan şey, Kur’an’ın indirilmeye bu ayda ve bu gecede başlamış olmasıdır. Burada vurgu Kur’an’a yapılmalıdır. Aksi takdirde Kadir gecesi de gecelerden bir gecedir.

Ramazan ayı içerisindeki Kadir Gecesine, Kader Gecesi de diyebiliriz. Zira “kadr” veya “kader” kelimeleri, ölçü koyma” ve “ölçü” anlamlarına gelir. “Biz, her şeyi bir kadere/ölçüye göre yaratmışızdır” ayeti bu anlamı destekler (54/Kamer:  49).  Kadir gecesi, bir yıllık ölçülerin belirlendiği ve görevli meleklere emir halinde verildiği bir gecedir. Yaratılacak her şeyin ölçüsü bu gecede kararlaştırılır (44/Duhân: 4-6). Yani Kadir gecesi melekler yeryüzüne iner ve önümüzdeki bir yıllık işlerin planlamasını yapıp onu bir kanuna bağlar.

Hayatımızın her alanında/safhasında kendimize rehber edinmemiz gereken Kur’an’ın Ramazanda indirilmeye başlamasından ve bu ayda oruç tutulmasından dolayı Ramazan ayı önemlidir. Nitekim Kur’an bize bunu şöyle anlatmaktadır: “Kur’ân, insanlara bir rehber, bu rehberliğin apaçık delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak Ramazan ayında indirilmiştir. Bundan dolayı, sizden kim bu aya ulaşırsa, bu ayda oruç tutsun. Ancak hasta veya seyahatte olan, başka günlerde aynı günler miktarınca oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz ve O’na şükretmeniz içindir” (2/Bakara: 185).

Kur’an okumanın önemine dair bir noktanın altını daha çizdikten sonra oruç meselesine geçebiliriz. Ülkemizde Ramazanda çok yaygın bir “hatim indirme” âdeti vardır. Anlamadan okumanın hiçbir fayda sağlamayacağını ve bu uygulamanın da hem Peygamberimiz hem de arkadaşlarının Kur’an anlayışından/algısından çok farklı olduğunu belirtmemiz gerekir.

Kur’an okumada gayemiz; anlamak ve anladığımız kadarını yaşamak olmalıdır. Bu nedenle anlamadan sırf ramazanla güne gün bitirmek için okunan hatimler hazmedilmemiş hoş bir yemeğe benzeyeceğinden tadı damağımızda kalacaktır. Sesi güzel bir hafızın teganni ile okuduğu Kur’an’ı dinlemek; muhteşem bir tabiat manzarası karşısında duyulan hazza benzer. O manzara karşısında mest olur ve çok da mutlu oluruz o kadar. Bize bundan başka bir getirisi olmaz. Hâlbuki Kur’an’ın kendisi bize, onu ağır ağır/dura düşüne, yani anlayarak okumamızı söylemektedir (73/Mümezzil: 4).

Peygamberimizin arkadaşlarından Abdullah ibni Mesud’un bize haber verdiğine göre; onlar Kur’ân’ı on ayet, on ayet alıyor ve bu on ayeti hayatlarında pratiğe dökmeden diğer on ayete geçmekten kaçınıyorlardı. Bu bağlamda Abdullah ibni Ömer de Kur’an algısının daha o günde değiştiğinden yakınarak şöyle diyor: “Biz Kur’ân’dan evvel imanı sağlamlaştırmaya çalıştığımız uzun bir dönem yaşadık. Kur’ân sure sure nazil oluyordu. Bu surelerin helâl ve haramını, emir ve yasaklarını öğrenirdik. Şimdi ise imandan evvel Kur’ân’a yapışan, Fatiha suresinden başlayarak sonuna kadar okuyan, fakat Kur’ân’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında durmak gerekir; katiyyen bilmeyen, okuduğu Kur’ân ayetlerini çürük hurmalar gibi sağa – sola serpen nice kişiler görüyorum.” Bu yakınmaya kulak verip Kur’an’a ne yaptığını bilir bir vaziyette yani “şuurlu” bir şekilde yanaşmalıyız.

Sahabe, Peygamberimizin bir sünneti olarak her gecenin üçte birinde düşünerek, anlama gayretiyle Kur’an okuyordu. Anladıklarını/öğrendiklerini ve kendilerinden istenen davranışları gün içinde hayatlarında pratiğe döküyorlardı. Bizim gibi indirilen hatimden hâsıl olacak sevap diye bir gayeleri yoktu onların. Bu yüzden Kur’an okuyoruz okuyoruz değişen bir şey olmuyor. Kur’an okumaktan da bir şey çıkacağı yoktur. Şu halde bırakalım okumayı düşüncesine kapılmak yanıltıcıdır. İşin doğrusu bizim okuma problemimiz var. Mesela; defalarca okuduğumuz “yalan söylemeyiniz”, mealindeki ayeti davranış haline dönüştürmek için âlim olmamız gerekmiyor. Bırakın ilkokul mezunu birini, okuma yazma bilen bir kişinin bile rahatlıkla anlayacağı bu davranışı içselleştirdiğimiz zaman Kur’an’ı okumuş oluruz. Sahabenin de okuma şekli böyleydi. Onların mezarlıkta okunan Yasin suresinden hâsıl olan sevabı Âdem’den başlayarak günümüze kadar yedi ceddine üleştirmek gibi bir dertleri de yoktu. Onlar Kur’an’ı bir hayat kitabı olarak görüyor ve öyle davranıyorlardı. Maalesef bu konuda bizim bugünkü durumumuz, Rasülullah’ın “onlar, Kur’an’ı büsbütün terk ettiler” yakınmasıyla bire bir örtüşmektedir (25/Furkan: 30). Okuduğumuzu zannettiğimiz Kitabı büsbütün terk etmişiz ama vahametin farkında değiliz.

Şeytanı Savmak İçin Savm/Oruç

Başlık Ramazan Kayan’a ait. Yazar Ramazan orucunun ne kadar önemli bir ibadet olduğunu bu özlü deyiş ile vurucu bir şekilde ifade ediyor. Bu bağlamda; orucun, “ruhumuzu, bedenimizi, aklımızı, duygularımızı ve davranışlarımızı şirkten, hurafelerden, saplantılardan arındırma ve savma tecrübesi” olduğunu bir kenara not etmeliyiz.  Bunun için Ramazan ayından ziyade orucun önemli olduğunu akıldan çıkartmamak gerekir. Bu ayda eğer Şeytanların zincire vurulması söz konusu ise; bunu onlara fırsat vermeyecek şekilde davranarak, işlevsiz kalmalarını sağlamak şeklinde anlamak iktiza eder. Bir mü’min oruç ibadetinin hakkını vererek, dinî/ahlakî duyarlıkları önceleyerek oruç tuttuğunda şeytan onun için adeta zincire vurulmuş olacak ve işlevsiz kalıp kımıldayamayacak demektir. Yoksa ibadet şuurundan yoksun, iş olsun diye oruç tutan veya tutmayan insanlardan olan şeytanlar ve ahbapları, hepimizin şahit olduğu gibi, Ramazan ayında da şehrin en görünür meydanlarında cirit atmaktadırlar. Yeri gelmişken toplum içinde alenen oruç yiyenleri, sigara içenleri eleştirip bize saygı göstermeleri beklentisinde olmayalım diye bir not düşelim. Zira zoraki saygı olmaz. Unutmayalım ki ibadetlerimiz yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya matuftur. Değerlerimize aldırmayanlara aldırmamak ve tahammül etmek gerekir.

Oruçlunun, yalnızca orucu bozan şeyleri terk etmesi hikmete uygun bir oruç ibadeti için yeterli değildir. Tabiri caiz ise; oruçlu kişi âdeta melekleşmeli, güzel ahlakın gerektirdiği gibi davranmalı, öfkesine hâkim olmalı, kimseyi incitmeyerek her zamankinden daha ziyade affedici, bağışlayıcı ve paylaşımcı olmalıdır ki, Şeytanları başımızdan savalım.

Aksi takdirde oruç bizde olumlu değişikliklere sebep olmuyor ve günah işlemekte de caydırıcı değil ise, demek ki; Şeytanların bağlanması söz konusu değil. Hem Şeytanlarda bağlanmaz, insanın kendini, arzularını, hırslarını bağlaması gerekir. Bu anlamda insanlar kendi nefislerini bağlayamadıkları/söz geçiremedikleri için günah işlemeye devam ediyorlar demektir.

Oruç ibadeti ile ilgili her husus Kur’an ayetlerinde en ince ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Sonra da bütün bu anlatılanların hududullah/Allah’ın koyduğu sınırlar olduğu belirtilmiştir. (2/Bakara: 187) Ayrıca Yüce Rabbimiz orucu bozan şeyleri; yeme, içme ve cinsel ilişkide bulunma şeklinde sınırlandırmak suretiyle bu konuda kimseye de bir söz hakkı bırakmamıştır.

Oruç ibadetinin sadece yememek, içmemek ve cinsellikten uzak durmak anlamına gelmediği gerçeğini açmak gerekir. Hemen hemen tüm ibadetlerde olduğu gibi oruç ibadetinin de toplumun önemli bir kesiminde hak ettiği karşılığı bulduğunu söyleyemiyoruz.  İşin ibadet boyutu ıskalanmak suretiyle mesele yememe ve içmemeye indirgenmiş ve ruhsuz bir ritüel/ayin gibi eda edilir olmuştur. Yapılan iş netice itibariyle merhum Ali Şeriati’nin isabetle ifade ettiği gibi, yeme ve içme saatlerimizin değişmesinden öteye geçmemektedir.

Bu durumu Mustafa Öztürk Hoca şöyle izah ediyor: “Genel olarak din, özel olarak ibadetler alanında neyin ne olduğunu yeterince bilmemize rağmen bildiklerimizi tutum ve davranışa dönüştüremememiz, tıpkı sigaranın zararları hakkında yeterli bilgi sahibi olduğumuz hâlde tiryakilikten bir türlü vazgeçmememiz gibi bir şeydir. Burada çözmemiz gereken sorun bilgi kifayetsizliğinden öte azim ve dirayet eksikliği, zaaflarımızın aklımıza, fikrimize ve vicdanımıza hükmetmesidir.”

Oruç tutmanın hikmetleriyle ilgili çok şey söylenebilir. Söylenecekler içinde birinci sırayı şüphesiz “takva” alır. Tüm ibadetlerimizde olduğu gibi oruç ibadetimizde de önceliğimizin gösterişten/riyadan uzak durup şirkten sakınarak hakkıyla Allah’ı birleyen bir “muvahhid” olmayı hedeflememiz icap eder.  Bu bakımdan takvanın, sorumluluk bilincinin farkında olarak şirkten, günahtan ve çirkin fiillerden sakınmak gibi anlamlara geldiğini de akıldan çıkartmamak gerekir. Bir başka ifade ile oruç tutmakla;  “Allah’a karşı gelmekten, O’nun emir ve yasaklarının sınırlarını çiğnemekten sakınmakla kendi Müslümanlığımıza sahip çıkmış” oluruz.

Orucun hikmetine ve sağlık başta olmak üzere bize sağladığı faydalara dair hemen hemen her Müslümanın azdan çoktan bildiği çok şey vardır. Ancak şahsen ibadetlerde maddi bir menfaat gözetilmesinin ve bu menfaatin öncelenmesinin taraftarı değilim. Benim için oruç ibadetinin hikmeti; bu işi Rabbim olan Allah’ın açıkça emretmiş olması ve Onun rızasını kazanmaktan ibarettir. Rabbime teşekkür etmenin bir yolu ve fırsatıdır.

İbadetlerin maddi yönlerini ve sağladığı faydaları sorgulamayı ve kuyumcu titizliği ile hikmet aramayı hazzetmem. İbadetler evvel emirde Allah buyurduğu için eda edilmelidir. Hikmeti varsa da başım gözüm üstüne. Bu hususu gözeterek ibadet etmenin doğru olduğunu da düşünmüyorum.  İbadetin Allah tarafından emredilmesi, bana düşenin de bu emrin gereğinin sorgusuz/sualsiz yerine getirilmesidir.

Mustafa Öztürk Hocanın altını çizdiği gibi; “ibadetlerde hikmet ve illet arama çabası ön plana çıktığında, ister istemez rasyonelleştirme, aklen gerekçelendirme, hatta kimi zaman bilimsel verilerle destekleme gibi, ibadetin asli yapısını haleldar edip ahlakî, manevî/derunî boyutunu ve büyüsünü bozan bir yere doğru mesafe alınması kuvvetle muhtemeldir. Bu bakımdan iman ve ibadet konusunda hikmet aramamak tercihe şayandır. İbadetler şu veya bu şekilde fayda sağlama ve çıkar teminine bağlandığında, faydacılık ve çıkarcılığın da günlük hayatımızda olağanlaşıp sıradanlaşma kapısı aralanır.”

Bütün bunların yanı sıra orucun, sosyal ve psikolojik yönleri de olan bir ibadet olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ramazan ayının sosyolojisi bize, açları ve yoksulları hatırlatır. Bilhassa açlık hissinin doruğa çıktığı iftara yakın zaman diliminde, oruç lisan-ı hal ile bize der ki; hemen yakın komşun, uzak komşun aç olabilir, yoksulları da hatırla. Bunların durumunu şu an bizatihi yaşıyorsun, sakın bu insanları ne şimdi ne de daha sonra görmezden gelme. Onların derilerinin içine girmek suretiyle empati yap ve onlara yardımı esirgeme.

Muhtaç olanlarla bölüşüp ve paylaşmak sadece Ramazan ayı ile sınırlı tutulmamalıdır. Çünkü açlık, insanlığın kadim ve ciddi bir sorunudur. Ramazan münasebetiyle tanış olduğumuz bu ulvi davranışlarımızı sene boyunca da devam ettirmeliyiz. Ayrıca oruç doğal olarak hayatı yavaşlatır. Bu vesileyle “hız” ve “haz” çağında yaşayan bizlerin geride kalan ruhu ramazanda bize yetişmiş olur.

Orucun psikolojisi ile ilgili olarak, işin uzmanı olan Prof. Dr. Sefa Saygılı şu tespitleri yapıyor: “Oruç tutmayanlar oruca dayanmanın zor olduğunu düşünürler. Oruçla aç kalacaklarını sanırlar ama aslında oruç üzerinden kendimizi yıllık bakıma almış oluyoruz. Ruhun rehabilitesi oruçla gerçekleşir.

Oruç; tüm organlarımıza ve sistemlerimize dinlenme ve yeniden güç kazanma şansı verir. Böylece oruçtan sonra vücudumuz daha düzenli olarak çalışır. Özellikle kalbin kan damarlarına ve sindirim sistemine besinlerin emilmesi için fazla miktarda kan pompalanması gerekmeyecek ve sistem istirahata geçecektir. Böylelikle yaşlanma süreci yavaşlayarak ömür uzayacaktır.

Oruç tutma zihni berraklaştırır, duyuları keskinleştirir ve hafızayı güçlendirir. Boş bir mide sindirim için harcanacak kanı beyne gönderir, böylece beyin daha fazla kan ve enerji alacağı için konsantrasyon artar ve düşünme yeteneği çoğalır. Oruç tutma ile hormonların ve organların normal ve dengeli salgı yapmasına yardımcı olunur.

Oruç kişiyi sakinleştirir. Endişeyi azaltır, uykusuzluğu giderir. Oruçluyken nimetlerin tadını daha lezzetli algılarız ve kıymetini daha çok anlarız. Yoksulların ve olmayanların acılarını daha derinden hissederiz.

Yılda tutulan bir aylık Ramazan orucu bizi yemek için yaşamadığımızın, aksine yaşamak için yediğimizin şuuruna erdirir. Rastgele yemeye elimiz uzanmaz olur. İrademiz artık daha kuvvetlidir.”  Velhasıl; “Oruç tutan sıhhat bulur” vecizesi karşılık bulmuş olur.

Oruç, sağlıklı olmak kaydıyla aklı başında ve baliğ/yetişkin her Müslümanın yerine getirmesi gereken farz/vacib olan bir ibadettir. Kulların Allah’a karşı şükrünün bir yoludur/ifadesidir.  İbadetleri bir zorunluluk/mecburiyet gibi düşünmek yerine, merhameti bol olan Rabbimize teşekkür etme fırsatı olarak telakki etmek iktiza eder. Zira iman ve ibadette gönüllülük esastır. Aksi durumda iki yüzlülük/münafıklık söz konusu olur.  Bu bağlamda oruç ibadetini, merhametli olan Allah’ımızın bizi ramazana sağlıklı bir şekilde kavuşturduğu, soframızda yiyecek yemeğimiz, içecek suyumuz ve diğer nimetinin bulunmasının teşekkürü olarak yâd edebiliriz.

Orucun Kazası ve Keffaret Meselesi

Kur’an’da hastalık ve yolculuk hallerinin Ramazan orucunu erteleme gerekçesi oluşturduğu net bir şekilde belirtilir. Yine bu haller son bulduktan sonra kaldığı yerden oruçları tutmak gerektiği de Kur’an’ın beyanıyla sabittir.

Hasta ve yolcular, diğer zamanlarda aynı gün sayısı kadar/güne gün oruç tutmalıdır. Bunun dışında yaşlı olan, kronik hastalığı olan ve oruç tuttuğunda başka sıkıntıları tetikleyecek bir hastalığı bulunan ve aynı zamanda bu hastalıktan kurtulup iyileşme ümidi olmayan kimselerin tutamadıkları Ramazan orucu yerine her gün için bir fidye vermesi gerekir. Bir günlük fidyenin miktarı ise; “bir fakiri doyuracak iki öğün yemeğin parasal değeri kadardır.”  Yani fıtır sadakası miktarı kadardır. Bu asgari birimdir, ancak kişi, “sadakanın miktarını daha fazla tutarsa/daha fazla iyilik yaparsa, kendisine daha fazla iyilik yapmış olur” (2/Bakara: 184).

Bazı âlimler ilgili ayette geçen “güç yetiremeyenler/dayanamayanlar”  ifadesinden hareketle; aşırı sıcaklarda açık havada, asfalt işçiliği ve çelik üretimindeki dökümhanede olduğu gibi ağır işlerde çalışan kimselerin de oruç tutmak yerine fidye verebileceklerini söylemişlerdir.

Bir mazerete binaen oruç tutamamanın hükmü genel hatlarıyla yukarıdaki izah ettiğimiz şekildedir. İşin birde kasten ve taammüden oruç tutmama yönü var ki, bu kısım epey netameli ve tartışmaya açık bir konudur. İslam âlimlerinin ortak kabulüne göre hiçbir mazereti olmadığı halde Ramazan orucunu vaktinde tutmayan kişi günah işlemiş olur. “Âlimlerin bu görüşü şu anlama gelir. Oruç tutmamanın cezası dünyevi değildir, uhrevidir.”  Kur’ân’da her ne sebeple olursa olsun, oruç yiyene, namaz kılmayana bir ceza belirlenmemiştir. Bu hususun altını kalın bir çizgi ile çizmekte fayda var.

Ramazan orucunu gününde ve usulüne uygun tutmak esastır. Bu nedenle, Hz. Peygamber’in Ramazan orucunu özürsüz olarak tutmayan bir kişinin hayatının kalan kısmının tamamını oruçlu da geçirse,  bu günahını telafi edemeyeceğine dair ifadesi, olayın vahameti hakkında bize bir fikir verir. Ramazan orucunun edası için geceden niyet edildiği halde bilerek isteyerek ve dinen geçerli bir mazereti bulunmadan az veya çok yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak suretiyle oruç bozmak; Hanefilere göre kaza ile birlikte kefareti de gerektirir. Maliki mezhebinin görüşü de bu şekildedir. Ancak Şafiler Ramazan orucunun sadece cinsel ilişkiyle bozulmasının kefaret gerektirdiği görüşündedirler.

Klasik fıkhın kodlarına göre; kişinin bilerek oruç bozmasının keffareti eğer mümkünse bir köle azat etmek, buna gücü yetmiyorsa hiç ara vermeksizin iki ay süreyle oruç tutmak, şayet buna da gücü yetmiyorsa altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmaktır. Ancak oruç için ön görülen bu keffaret hükmü Kur’an’da yoktur. Kur’an’da oruç için esin kaynağı olduğu anlaşılan “zıhar” kefaretine (58/Mücadele: 1-4) ve sehven/hata ile adam öldürmeye (4/Nisâ: 92)  ilişkin bir düzenleme vardır.

Oruç kefareti, Din’de teşrî yetkisine sahip olduğu düşünülen Rasûlullah’a nisbet edilmiştir. Bu nedenle olay Hz Peygamber’in hadislerine dayandırılır. Seleme b. Sahr hadisinin zıhar kefaretiyle ilgili olduğunu ve ravinin konuyu oruç ile karıştırdığını ifade eden Mustafa Öztürk Hoca; “orucun altmış günlük cezası ve bir de kazası şeklindeki geleneksel hüküm ve uygulamaya dayanak gösterilen hadislerin delaleti problemlidir veya tartışmaya açıktır” diyerek, zıhar kefaretinin oruca uyarlandığını düşünüyor. Ayrıca “bu kefaret hükmü pratikte pek tatbik edilebilir ve iyi sonuçlarda verecek gibi de değildir. Kanaatimiz o ki; bilerek orucunu bozmuş mü’min kimsenin yapması gereken, gerçekten pişmanlık duygusuyla tövbe edip Allah’tan af dilemesi ve bilinçli işlediği günah sebebiyle tutamadığı orucu bire bir tutmasıdır” diye görüşünü belirtiyor.  Unutmamak gerekir ki tövbe de bir ibadettir.

Tefsir ilminin günümüzdeki önemli isimlerinden Prof. Dr. Süleyman Ateş Hoca da yukarıdaki görüş doğrultusunda fikir beyan ediyor ve gerekçesini bize şöyle izah ediyor: “Cezanın, işlenen suça denk olması gereği, Kur’ân’ın temel prensiplerindendir. Bir günlük oruç bozma suçunun, altmış bir gün ard arda oruç tutma cezasıyla cezalandırılması, Kur’ân’ın bu temel prensibine aykırıdır.”

Başlanan bir orucu özürsüz olarak bozmaktan ötürü keffaretin gerektiği sorunu, Ebû Hüreyre rivayetine dayandırılmıştır. Söz konusu rivayet şöyledir:

“Bir adam Peygamber’e geldi, ‘Helâk oldum ey Allah’ın Elçisi’ dedi.

Peygamber: Seni helâk eden nedir? dedi.

Adam: Ramazan’da karımla birleştim, dedi.

Bir köle âzâd edecek gücün var mı? dedi.

Adam ‘hayır’, dedi.

İki ay ard arda oruç tutabilir misin? dedi.

‘Hayır’, dedi.

‘Altmış fakire yemek yedirebilir misin? dedi.

‘Hayır’, dedi.

Adam orada otururken, Peygamber’e bir sepet hurma getirildi.

Peygamber: ‘Al bunu sadaka ver’, dedi.

Adam ‘bizden daha fakirine mi vereyim? Medine’nin iki tepesi arasında bizden daha muhtaç bir ev halkı yoktur’, dedi. Bu söz üzerine Peygamber kahkaha ile güldü,

‘Haydi, götür ailene yedir’/Götür, çoluk çocuğunla beraber ye. Allah seni affetsin! Bozduğun orucun yerine de bir oruç tut dedi. (Buhârî, Savm: 30-31, Müslim, Sıyâm: b. 14, h. 81-84)

Bu rivayeti dayanak alan fıkıhçılar, oruç kefareti hakkında görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Kimine göre eğer kasten oruç bozmaktan ötürü kefaret gerekseydi, kişiden, yoksulluk dolayısıyla kefaret düşmezdi. Kimine göre ise yoksulluk nedeniyle kefaretin düşmesi, sadece bu adama özgü bir şeydir. Asıl olan kefaretin düşmemesidir.

Süleyman Ateş Hoca konu ile ilgili kanaatini şöyle ifade ediyor: “Hz Peygamber, oruca karşı bu cinâyeti işleyen adama, Kur’ân’da hata ile adam öldürene belirlenen cezaya [4/Nisâ: 92] kıyâsen bir kefaret belirlemiş, fakat bunun, zorunlu bir hüküm değil, günahın affı için sadaka olduğunu belirtmek üzere “Götür, çoluk çocuğunla birlikte ye, Allah seni affetsin!” demiştir. Eğer bu keffaret, zorunlu olsaydı, özel olarak o adama böyle bir ruhsatın verilmesi söz konusu olmazdı. Çünkü din hükümleri kişilere göre değişmez.

Ayşe validemizden gelen, aynı konu ile ilgili iki rivayette de belirli bir kefaretten söz edilmez, sadece bir miktar sadaka vermekten söz edilir ki bu da işlenen bir hata ve kusurun ardından bir miktar sadaka verme geleneğine ve bunu destekleyen Kur’ân öğüdüne uygun düşmektedir.” (58/Mücâdele: 12-13, Tevbe: 103)

Oruca niyet etmeyerek orucunu bozan kimseye kefaretin gerekmediği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Niyet ederek yani bilinçli olarak başlanan orucu, özürsüz olarak bozmaktan dolayı kefaretten bahsedilmektedir. Ancak bir namazı özürsüz olarak bozan kimse, nasıl o namazı yeniden kılıyorsa, orucu da özürsüz olarak bozan kişinin de bire bir kaza etmesinden doğal bir şey olamaz.

 “Allah’ın Kitabında hakkında en ufak bir işaret olmayan şey farz olamaz diyen” Süleyman Ateş Hoca meseleyi şöyle bağlıyor. “Eğer orucun zorunlu bir kefareti olsaydı bu, Kur’ân’da belirtilirdi. Doğrusu şudur ki saf ibadet konularında, yani Allah ile kul arasındaki kusurlarda ceza/kefaret yoktur. Bu hususlardaki kusurun cezasını Allah âhirette verecektir. Fakat hukuki sorunlarda, yani toplumu ilgilendiren şerîat/hukuk konularındaki yasal olmayan işlere ceza konmuştur. Bu bakımdan orucun farz/zorunlu kefareti diye bir şey yoktur.”

Dr Fatih Orum ise; Musa Carullah’ın İbnü’l Arabî’den yaptığı bir nakle binaen, kasten oruç yiyen bir kişiye ne keffaret ne de kaza gerekir, ancak bağışlanma talebiyle nafile oruç tutabilir görüşünü ifade ettikten sonra; “Ramazanda ister “niyetli değilim” gibi temelsiz bir yaklaşımla oruç tutmayan, ister yeme-içme veya cinsel ilişki yoluyla orucunu yolculuk ve hastalık durumu söz konusu olmadan bozan kişi, telafisi asla mümkün olmayan bir fırsatı kaçırmış, cezayı hak etmiştir. Bu kulun yapması gereken tek şey vardır, o da, tevbe edip Allah’tan bağışlanma dilemektir. Durum böyleyken, böylesi bir kula keffâret ya da kaza cinsinden ceza tertiplemek, Kur’ân’ın ifadesiyle haddi aşmak olur” diyor. (“Bir Beşerî Teşrî Faaliyeti: Oruç Keffâreti”, Kitap ve Hikmet, Yıl: 1, Sayı: 2, Temmuz-Eylül 2013, s. 18-23.)

Malumunuz Ramazan ayı başlar başlamaz tartışılan ve gündemimize oturan iki konu daha var. Birincisi imsak vakti, ikincisi ise teravih namazıdır. Teravih başka bir çalışmanın konusu olabilecek muhtevada olduğu için burada girmeyi düşünmüyorum. İmsak vakti ile ilgili son yılların en ciddi çalışması kamuoyunun da bildiği gibi Süleymaniye vakfı tarafından yapılmıştır. Ben şahsen bu imsakiyeyi tercih ediyorum.  Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı imsakiyeyi İlahiyat Fakültesine başladığım 1981 senesinde Hüseyin Atay Hocanın mesele ile ilgili düşüncesine vakıf olduktan sonra terk ettim. Hocanın görüşüne göre Müslümanlara en az 50-60 dakika fazla oruç tutturuyorlar. Bu durum orucun sıhhatine zarar vermez deyip, fazlalık konusunu “ne olacak canım” retoriğine bağlayalım ama DİB’in imsakiyesine göre sabah namazı kesinlikle imsakın bitişini haber veren ezan ile kılınmaz. Ezanı yerinden oynatmamak lazım. Zira henüz namaz vakti olmamıştır. Kılınan namaz sabah namazı olmaz, ancak teheccüd namazı olur.

Dini amellerimizin anlamı üzerine derin derin düşünmemiz gerekir.  Oruç,  toplumsal bir yönü olmakla beraber aynı zamanda bireysel manevi bir tecrübedir. Bu bağlamda Ramazan ayı tefekkür etmenin ve hayatımızı gözden geçirip yeniden formatlamanın en uygun zamanıdır. Çünkü oruç tutmak bir görev olmanın ötesinde sorumluluk bilinci üst seviyede olan bir ibadettir. Oruç tutan herkes hayatın manası, öncelikleri ve amaçları üzerine ciddi ciddi tefekkür etmelidir.

Gün boyunca yemeyi ve içmeyi kesmek ve cinsellikten kaçınmaktan amaç; kendimizi, bedenimizi ve aklımızı terbiye edip kirden arındırmak olmalıdır.

Ramazan ayı merhamet ve huzur ayıdır. Bu vesile ile anne-baba, çocuklarımıza ve özellikle yoksullara merhametimizi gösterme fırsatını hakkıyla değerlendirmeliyiz.

Ramazan nefsine hakim olmanın, disiplinli davranmanın ve tüketim çılgınlığının frenlenmesi gereken bir zamandır. Bu zaman dilimi az yeme,  çok tefekkür etme ve daha fazla infak etme vaktidir.

Ne yazık ki; Kapitalistleşen Müslümanlar Ramazan ayını daha fazla yemeye, iftar bahanesiyle sofralarında fakirlerin olmadığı büyük ziyafetlerin verildiği şölene çeviriyor.  İşi gösteriş yapmaya kadar götürüp maddi bolluk ve aşırı tüketim festivaline dönüştürüyorlar.

Ramazan ayı dayanışmanın/yardımlaşmanın da ayıdır. Güneş batana kadar tecrübe ettiğimiz açlığı bizatihi yaşadığımız için, yakınımızda veya pek çok ülkede ve özellikle Afrika kıtasında açlıktan ölen insanlara karşı, tıpkı Resulullah örneğinde olduğu gibi oruç günlerinde daha cömert davranmalıyız. Bu şekilde tuttuğumuz oruç bir taraftan bizi Allah’a yakınlaştırırken, diğer taraftan da cömertliğimiz vesilesiyle yoksul, haklarından mahrum edilmiş mustaz’aflara yakınlaştırır.

Tarık Ramazan’ın dediği gibi; “Kalbimizin doğrularına ve manevi ihtiyaçlarımıza dikkat ettiğimiz için oruç adaletle de ilgilidir. Oruç tutmak kendine adil olmaktır. Bu dünyanın her yerinde ezilmiş ve adil olmayan muamele görmüş insanlara karşı da adalet olmalı. Allah Adil olandır ve Kur’an’da belirtildiği gibi adaleti emreder. Ayrıca oruç tutmak bir özgürleşme eylemdir. Kişinin doymak bilmeyen egosundan,  bir türlü mutmain olmayan bencilliğinden kurtulmaktır.”  Aynı zamanda tüketim tutkusundan, çılgın rekabetten ve güce tapınmadan kurtarma anlamına da gelir. Oruç; gerek kişisel gerek kolektif olarak vermeyi, zorluklara karşı direnmeyi ve boyun eğmeyi/kulluğu öğrenmek demektir. Oruç tutmak kendimizi tutmaktır. Durulması gereken yerde durmaktır. İçgüdülerimizin etkisinden kurtulup Allah’ın ipine/hablullah’a sımsıkı sarılmaktır.

Konuyu Mehmet prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu Hocanın duasıyla bağlayalım; “Ramazan’ı ve Orucu; din istismarcısı politikacılardan, resmi dinin kurum ve adamlarından, din şarlatanlarından, din bezirgânlarından, Ramazan’ı hazımsızlık, israf, şatafat ve gösteriş aracı haline getirenlerden, cemaat ve tarikat kelimelerinin lügat anlamlarından bile fersah fersah uzak olan din tüccarlarından, orucu bir bilgi cambazlığı ve bilmişlik alanı haline getiren hayız nifas ulemasından kurtarmanız ve orucu araçsallaştıran bilumum çabalara karşı direnip orucu özgürleştirmeniz dua ve niyazıyla!”

Allah en doğrusunu bilir.

Selam ve dua ile.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close