Genel

Kur’ân-ı Kerîm Tarihi

Muhammed Hamidullah

Kur’anın yazılması ve zamanımıza kadar intikali konusunda gösterilen gayretle alakalı olarak kendisini ilme vakfetmiş, yedi dil bilen ve bu dillerde eserler veren Değerli ilim adamı Muhammed Hamidullah’ın Kur’an tarihi ile ilgili araştırmasını sizlerin istifadesine sunuyoruz.

Kur’an’ı Kerim Tarihi:

İbn İshâk, batıda basılan Meğâzî’sinde (s. 28) şunu zikret-mektedir: “Resûlullah[sav]’e vahiy inince o onu önce erkeklere, akabinde de kadınlara okurdu. Sonra bir (vahiy) kâtibi çağırır ve o[nâzil ola]nı yazdırırdı. Yazma işi bitince, -yaptığı hata veya yan-lışlığı düzeltmesi için- kâtibe, “yazdığını oku” derdi. Nüshaları ço-ğaltır ve onları Müslümanların evlerine dağıtırdı. Onlara, güveni-lir bir üstâzın yani, Nebî[sav]’in önünde, sonra da onun izin ver-diklerinin yanında Kur’ân’ı tedrîs etmelerini emrederdi. Sahâbeye, Kur’ân’ı ezberlemeleri, her gün namazlarda birkaç de-fa onun tilavetini tekrarlamaları tavsiyesinde bulunurdu. Yeni âyetler indiği zaman hep aynı şey[ler]i yapardı. Yeni gelen vahyin, Kur’ân’ın bütünü içindeki –yazılacağı/yerleştirileceği- yerinin ne-resi olduğunu söylerdi. Çünkü onları nüzül[sıra ve tarih]ine göre tedvin etmiyordu. Her defasında böyle yapıyordu. Medîne’ye hic-ret edince yeni bir tedbir aldı; her Ramazan ayında, o zamana kadar inmiş olan bütün Kur’ân’ı sesli olarak açıktan okumaya başladı. Sahâbe ise, (önceden yazdıkları Kur’ân) nüshalarını geti-riyor, (ondaki) tertibi (sıralamayı) düzelttikleri gibi kelimeleri de düzeltiyor ve bu işi, arza (العرضة ) diye isimlendiriyorlardı. Resûlullah, hayatının son Ramazanında Kur’ân’ı iki kere oku-muştur. Bu son arza, Kur’ân tarihinde büyük bir yankı yapmış-tır. Bu ve diğer tafsîlât için, Fransızca Kur’ân-ı Kerîm tercememin mukaddimesine başvur[ulabilir]; orada bütün kaynaklar vardır. Nebî[sav]’in vefâtı ve Müseylimetü’l-kezzâb savaşından son-ra Ebû Bekir (ra) Kur’ân’ın, mushaf (yani, sayfalardan oluşan bir kitap) halinde istinsahını emretti. (Bunun için vahiy) kâtib[i] Zeyd b. Sâbit[ra]’a, Kur’ân’a dair, ezberinden herhangi bir şey (kelime) yazmaması, aksine, yazılmış ve Nebî[sav]’e arzedilmiş iki nüshaya dayanması emrini verdi. Bundan sonra Hz. Osman[ra]’ın hilâfeti zamanında bu mushaftan çeşitli nüshalar istinsah edip vilayetlerin merkezlerine gönderdiler. Onlardan şu anda bir nüsha İstanbul’da (ki bu ön-ceden Medine’de idi), bir adet Taşkent’te (bunu Timurlenk Şam’dan getirmiştir), bir tanesi de, Londra İndia Offica kütüpha-nesinde bulunmaktadır ki onlar (İngilizler) bu nüshayı, 1857’de işgal ettikleri zaman Dehli’deki Moğol sultanlarının kütüphane-sinden gasbetmişlerdir.

Bu güne kadar Müslümanlar, güvenilir bir üstadın yanında (Kur’ân) okuma (kırât) âdetini devam ettirmişlerdir. Bu âciz (Mu-hammed Hamîdullah’ın kendisi), 1366/1946 yılında Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını, Medine-i Münevvere’de bulunan, Şeyhü’l-kurrâ eş-Şeyh Hasan eş-Şâ’ir’in yanında okuduğu zaman o bana bir belge (icâzet) verdi. Bu zat (kırâatı) üstâz/d ve üstâzlarından öğrendiği gibi bana da öğretti. Onların sonunda, “Zirr b. Hubeyb el-Esedî (kırâatı), Osman, Ali, İbn Mes’ûd, Übeyy İbn Ka’b ve Zeyd b. Sâbit’ten, onlar da Nebî[sav]’den, o da Cibrîl’den, Cibrîl de Levh-i Mahfûz’dan (aldı), oraya da (kırâat) İzzet sahibi, ihtişa-mı büyük ve faydası umumi olan[Allah’]dan (geldi)” bilgileri var-dır. Bu uygulamadan dolayı Kur’ân’ın metninde (en ufak bir) ihti-laf/farklılık bulunmaz. Geçen asırda, bazı büyük Alman papazlar/rahipler İncil’in, dünyadaki bütün Yunanca yazmalarını bir araya topladılar -ki Kur’ân için Arapça’nın asıl olması gibi Yunanca da onların ya-nında asıldır-. (Onları) satır satır, harf harf karşılaştırdılar ve yaklaşık olarak iki yüz bin rivayet farklılığı buldular. Bu (duru-mu) gördükleri zaman, Münih üniversitesinde Kur’ân Araştırma-ları Enstitüsü kurdular. Dünyanın her tarafından (el yazması) Kur’ân nüshalarını toplamaya başladılar. Bu (çalışma), arka ar-kaya üç nesil devam etmiştir. Ben (Muhammed Hamîdullah), 1933-1934 yıllarında Sorbonne’de iken, enstitünün üçüncü müdürü Prof. Bristol, Kur’ân yazmalarının fotoğrafını çekmek için Paris’e geldi. Paris’te milli kütüphanede, hicrî ikinci asra ait bir nüsha vardı. Kendisiy-le karşılaştım, bana şöyle dedi: “Şu anda yanımızda, tam veya eksik olarak kırk iki bin el yazma Kur’ân var, karşılaştırma işi devam ediyor.”  İkinci dünya savaşından hemen önce geçici bir rapor yayın-ladılar. Ve o raporda şöyle dediler: “Şu ana kadar, bazı yazılış (imla) hataları dışında herhangi bir rivâyet farklılığı bulamadık, (kâtibin hatası bir nüsha ile ilgili iken, o ikisi (yani rivâyet ve kitâbet) arasındaki fark, ihtilafın birkaç nüshada bulunmasıdır). Sonra, (II. dünya) harb[i] esnasında bu enstitü üzerine bir Ame-rikan bombası düştü ve ondan hiçbir eser ve eşya kalmadı; kü-tüphane, çalışanlar ve (kısaca) her şey yok oldu; o[enstitü]nun sadece temelleri kaldı. Birinin maddî imkânı ve isteği olursa o[Kur’ân nüshalarından yazma ola]nları tekrar bir araya toplar ve inaşaallah asıl neticeye ulaşır.

Kur’ân’ın Başka Dillere Tercemeleri

Terceme, “bir dildeki sözün manalarını, diğer bir dile ak-tarmaktır.” Önceki âlimlerimiz bu kelimeyi en ufak bir itiraz söz konusu olmaksızın kullanmışlardır. Son zamanlarda bazı âlimle-rimiz, “Kur’ân’ın manalarının tercemesi” ifadesini kullanmada ısrar etmektedirler. (Halbuki) buna gerek yoktur.

Kur’ân’ın Arapça dışındaki dillere tercemesi, -ileride açıkla-yacağımız gibi- Nebî[sav]’in döneminde başlamış ve geçen asra kadar en ufak bir itirazla karşılaşmamıştır. Bazı insanlar, Kur’ân’ın tercemesinin caiz olmadığını iddia ediyorlar. Bir espri kabilinden, Ezher şeyhinin gözetimi altında Kur’ân’ı İngilizce’ye çeviren Muhammed Marmaduke Picktahall’u (Marmaduk Piktol’u) (Allah ona rahmet etsin) hatırla[malısınız]. Fakat o bu tercemeyi yayınlayınca, Mısır hükümeti onun Mısır’a girmesini yasaklamıştır. Kanaatime göre geçen asırda bu tercemenin ya-saklanmasının sebebi, Avrupalıların İslâm ülkelerini işgal ettikle-rinde bütün imkanları kullanarak Müslümanları Hıristiyanlaş-tırmaya çalışmalarıdır. Bu nedenle onlar, Afrika’nın kuzeyinde Arap dilinin öğretilmesini de yasakladılar. Sonra Kur’ân tercemelerinin sömürülen ülkelere girmesine izin vermediler. Misyonerlerden biri samimi bir Müslüman’a şöyle demiştir: “Ger-çekten, Kur’ân bir mu’cizedir, onun herhangi bir dile tercemesi mümkün değildir. Gerçek fazîlet, düşmanların tanıklık ettiği şey-dir.” Bu seçkin (müslüman) buna sevindi. Bunu kendisine mal etti ve çevresine yaydı. Kısa bir süre sonra o, “mümkün olmaz” ve “caiz değil” hale geldi. Bu iddiayı Arap beldelerine; başkentleri Kostantiniyye’ye/İstanbul’a ve o zamanın Osmanlı idaresindeki Irak, Suriye, Mısır gibi ülkelere yaydılar. Ancak bu Hıristiyan misyonerler (bunda) yanıldılar ve -Arapların o tercemelere ihti-yacı yok iken- onları yapanların Araplar olduğunu zannettiler. Aksine bunlar, Arapça’yı bilen ve Kur’ân’ın manalarını kendi ül-kelerinin dillerine aktaran Acem (yani Arapların dışındaki) Müs-lümanlardır. Onlar (sadece), Arap ülkelerinde tercemenin aleyhi-ne olan iddiaları yaymakla yetindiler; Hindistan, İran, Afganis-tan, Cava, Malaya (Batı Malezya) ve Çin’i… unuttular. Allah’a hamdolsun ki, şu anda Müslüman Araplar uyandılar. Su’ûdî ve diğer Arapların Kur’ân’ın, dünyanın önemli dillerine tercemesiyle uğraştıklarını görüyoruz. (Kur’ân’ı) ilk terceme (etme işi), Selmân Fârisî[ra]’a aittir. Serahsî, el-Mebsût adlı eserinin kitâbu’s-salât kısmında şu hu-susu zikretmektedir: “Bazı İranlılar Müslüman olunca, Selmân Fârisî’den Fâtiha suresini kendileri için Farsça’ya terceme etme-sini istediler. Onlar, dilleri Arapça’ya yatkın hale gelinceye kadar bu tercemeyi okuyorlardı.” Tâcu’ş-Şerîa, el-Hidâye’nin şerhi olan en-Nihâye’[sin]de (konuyla ilgili olarak) şunu ilave etmektedir: Selmân Fârisî, (yaptığı) bu tercemeyi Nebî[sav]’e sundu, Resûlullah ise onu (bundan) menetmedi. Akabinde o (Selmân) da bu tercemeyi İran’a gönderdi. Muhtemelen onlar, Yemen’den ya da o dönemde Arabistan’nın doğusundaki Fars sömürgelerinden olan Amman’dandırlar. Bu dönemde Kur’ân’ın, tam olarak takrîben yetmiş, birta-kım cüzlerinin ise seksen (çeşit) dilde tercemesi bulunmaktadır. O dillerin çoğunda birden fazla terceme vardır. (Meselâ) Urdu di-linde üç yüzden fazla terceme mevcuttur. Türkçe ve Farsça’nın her birinde yüzü aşkın terceme bulunmaktadır. Avrupa’nın en eski dillerinden yani, Arap alfabesiyle yazılan Endülüs (الخميادو ) di-liyle 36, Almanca 49, İngilizce 91, Fransızca 46, Latince 43 ve Rusça 11… adet terceme vardır. Avrupa dillerinde yapılmış bü-tün Kur’ân tercemelerinin tafsîlâtını Fransızca (Kur’ân) tercememin mukaddimesinde zikrettim. Bütün (yabancı) diller[de yapılan tercemeler]in fihristi, “Her Dilde Kur’ân Tercemesi” adlı kitab[ım]dadır. (II. dünya) savaş[ın]dan önce bu eserin üç baskısı yayınlandı. Pek çok ziyadesiyle hazırlanmış olan dördüncü baskı-sı ise bir yayıncıyı beklemektedir. Umulur ki Allah bundan sonra bir kolaylık ihdas eder. Bu kitabıma, bir örnek olarak Fâtiha su-resinin bütün (yabancı) dillerde yapılmış olan tercemelerini koy-dum; -mütercimin ismi, baskılarının tarihi vb. diğer bilgileri vere-rek- her bir dilde yapılmış olan tüm tercemeleri zikrettim. Fran-sızca (Kur’ân) tercemem 1959 yılında yayınlandı. Şu ana kadar 12 defa basıldı. Allah’ın izniyle 13’üncüsü baskıya hazırlanmıştır. Bunda, terceme ile birlikte dipnotlarda bazı açıklamalar bulun-maktadır. Ondan misal kabîlinden bir hususu zikredeyim:

Bakara suresinde, Derken, Adem (vahy yoluyla) Rabbin-den birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır. İnin ora-dan (cennetten) hepiniz…”5 ve Tâhâ süresinde, Adem Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesi-ni kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi. Allah şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin… dedik”6 buyurulmaktadır. Diyorum ki: Tevbenin kabulünden sonra Allah’ın cezalan-dırması O’nun adaletine uymaz. Aksine Allah onu, nimetlendirdi ve yeryüzüne kendisinin halîfesi olarak gönderdi. Yeryüzünün ömrü Âdem’in ömründen daha uzun olduğu için kendisinden sonra Âdemoğulları kıyamet kopana kadar halife oldular. Bu konuyu mütevâzî bir şekilde bitiriyorum. Terceme konu-sunda kardeşlerimiz çok tenkit yaptılar Fakat (ben şunu söylüyo-rum): “Arapça asıl (yani Kur’ân)”, kişilerin değişik anlayışların-dan korunmuş mudur? Yüzlerce, hatta binlerce Arapça tefsir vardır. Tâ ki sahâbe (ra) Nebî[sav]’e gidiyor ve Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılması zor olan yerlerini ona soruyordu. Hatta Ömer b. Hattâb (ra) gibi sahabîlerin en büyükleri bile (böyle yapıyordu). Başka bir ifadeyle bütün dünya dillerini birleştirsek ve Arap-ça’nın dışında hiç bir dil kalmasa, bu (dahi) Kur’ân’ı (yeteri ka-dar) anlamaya kâfî gelmeyecektir. Biz -mutlaka- tefsirlere ihtiyaç duymaya devam edeceğiz. Allah dilediği şeylere kâdirdir.

Not:  Bu zor ve anlaşılamayan diye tanımlanan ayetler, kişisel mükellefiyetler ile alakalı olan ayetler değildir. Genellikle arşı semayı ve kâinatı anlatan ayetlerin anlattığı şeylerin gerçek mahiyetleri ile ilgili kısmıdır.  Bir diğer ifadeyle müteşabih dediğimiz ayetlerin mahiyetleri ile ilgilidir. (Bununla ilgili iktibas çizgisinin temel düşüncelerimiz kısmında yayınlamış olduğumuz müteşabih konusuna bakabilirsiniz.) Bu kısım, insanlık tarihinin sonuna kadar da devam edecektir. Konu yanlış mecralara çekilmemesi için bu kısa notu ekleme gereğini duydum. “Hüseyin Bülbül”

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı