GenelYazarlardanYazılar

Kur’an Okuma Biçimleri (2) (Batıni Okuma)

Hicri üçüncü asırdan itibaren Müslümanlar, İslamdan önce yaygın ola­rak bulunan diğer din ve kültürlerle tanıştılar.  Müslümanların fethettiği coğrafyalarda bu din ve kültürlerin etkileri hala devam ediyordu. Bu etkileme, fetihler sonucu ve tercüme faaliyetleri sayesinde oldu. İsmailiye, gerek akide planında, gerekse tefsir yöntemi açı­sından bu kültür ve felsefelerin etkisinden kurtulamadı. Bu anlamda İsmailiye, Hz. Ali ve âl-i beytin yüce konumunu vurgulamak için te’vil yön­temini geçerli olan tek yöntem yaptı. Te’vil anlayışları bağlamında, söz ko­nusu felsefe ve kültürlere olan kesin güven ve itimatları, bu felsefelerin onla­rın itikatlarına girmesine neden oldu. Bu yüzden Fatımî akidesi,  çeşitli din ve mezheplerin bir karışımı görünümündedir. Fatımî inancında Mısır dinleri, Yunan felsefe ve kültürü, Zerdüştlük, İbranilik ve Babil düşüncesinin izleri de bulunmaktadır…

Bâtınîlik kelimelerin bünyesinde barındırmadığı anlamlar arama girişimidir. Anlatılmak istenene değil anlaşılmak istenene yönelik art niyetli bir eğilimdir. Namı diğer bir tahriftir.  Kur’an’ın korunmuşluğunu aşamayanlar zaman içinde Metni Bâtınî yorumsamayla tahrife giriştiler. Kur’an’ın metnini tahrif edemedilerse de Kur’an’ın yorumlanmasında Müslüman zihinde önemli yaralar açmayı, Müslüman ile Kur’an arasında büyük çelişkiler yaratmayı başardılar.

 Lafzın İhmal Edilmesi Ve Batıni Yorum[1]

Mana ve maksadı ihmal nasıl lafızcılığa yol açmışsa, lafzı ihmal etmek de batıniliğe yol açmıştır. Bâtıni akımlar zahiri akımların tersine, manayı asıl lafzı fer olarak görmüşlerdir. Bu tavır en uç noktada, ‘lafız hiçbir şeydir, mana her şeydir’ anlayışına uzanmıştır. Sufi akımların içinde gizlenen batınilik, lafzı anlama tabi kılmıştır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Zira fer asla tabidir. Bâtınilik, lafızları içi boş kap gibi görmektedir. Böyle görünce, o kabın içini doldurmak kişiye kalmıştır. Sonuçta ayetler içini Allah’ın doldurduğu murad-ı ilahiyi taşıyan kaplar olmaktan çıkarılıp, içini yorumcunun doldurduğu kaplara dönüşmüştür. Bunun nasıl yapıldığını görmek için, Bâtıniliğin sembol isimlerinden İbn Arabî’nin (560-638/1165-1240) Fususu’l-Hikem adlı eserine bakmak yeterlidir.

Kur’an Firavun’un kâfir olduğunu ve kâfir öldüğünü tevile meydan vermeyecek açıklıkta söyler. Ayrıca En’âm 158’de, firavun imanı türü imanın kabul edilmeyeceği, üzerine basılarak vurgulanır. Fakat İbn Arabî bunun aksini söyler. Kendi arzusunu Allah’a söyletmek için, ayetlere yapmadığı kalmaz. Mesela Firavunun imanına, hiç alakası yokken Yunus 91 ve Furkan 70’i delil gösterir. Bu ayetlere baktığınızda hiç alakası olmadığını görürsünüz. Bu sonuca ulaşmak için tek aracı vardır: Ayetleri lafız ve maksadına aykırı olarak batıni yoruma tabi tutmak.

İbn Arabi “kelimelerin kalbine manaları inzal eden Allah’a hamdolsun” der. Bu hoş cümle ile nahoş bir şeyi kasteder: Kelimelerin bir manaları olmadığını, sen içine ne koyarsan kelimenin manasının o olacağını… Esasen böyle keyfi ve batıni bir dil teorisi icat etmeden, kelimelerle bu kadar oynamak da imkânsızdır. Onun, kelimelerin içini kendisi doldurup, sonra da “Ben değil Allah doldurdu” demesi, yine batıni algının bir gereğidir. Bu üç aşamalı bir süreçtir:

  1. Önce Kur’ani kelimelerin içi boşaltılır.
  2. Onların yerine arzu edilen beşeri anlamlar doldurulur.
  3. O anlamlar Kur’an’ı gönderene nisbet edilir.

Kur’an’da fâcir kavramı, “sapık, yoldan çıkmış” anlamında kullanılır (Msl: Nûh 27). İbn Arabî anlamı ters yüz eder. O, Kur’an’ın ıstılah olarak kullandığı fâciri yapısöküme uğratarak, kök anlamına irca eder ve “hakkın kendisinde tecelli edip fışkırdığı kimse” olarak tanımlar. Eğer hermenötik, bir metni onu yazandan daha iyi anlama iddiasıysa, bu işin babası İbn Arabi’dir. Hedef bellidir: Allah’ın muradını anlamak yerine, Allah’a kendi muradını söyletmek…

“Senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder” (İsrâ’ 23). Bu ayetten, “kim neye kulluk ederse etsin mecburen Allah’a kulluk etmiş olur” anlamı çıkar mı? Şeyh, bu ayetin anlamının bu olduğundan emindir. Bu yaklaşımın, mü’min-müşrik ayrımını geçersiz kılan batıni bir okuma olduğu aşikârdır.

Kur’an’da nerede ellezine keferû geçse, orada “küfredenler” kastedilir. İbn Arabî bu anlamı tam tersine çevirir. Ona göre bu ibarenin anlamı “nefislerini örtüp perdeleyen” kimselerdir.

Nuh 22, kâfir kavmin Hz. Nuh’a kurduğu “tuzak/mekr”i haber verir. İbn Arabî’nin sistemine göre mü’min-kâfir ayrımı geçersizdir. O’na göre mekr/tuzak, peygamberlerin Allah’a davetidir? “Nası yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Şöyleymiş: Allah’tan başka bir şey yokmuş. Bu durumda Allah’a davet etmek, davet eden peygamberin, davet ettiği ümmete kurduğu bir “tuzak ve hile”den başka bir şey değilmiş…

Kur’an’a göre Nuh kavmi tufan ile helak edilmiştir. İbn Arabî’ye göre iş bunun tam tersidir: “Nuh kavmi ilm-i billâh deryasına gark olmuştur.”

Kur’an’a göre ins ve cin Allah’a ibadet için yaratılmıştır (Zariyat 56). İbrahim Fassı’nda Şeyh’e göre durum bildiğiniz gibi değildir: “O bana ibadet eder, ben de O’na ibadet ederim.” Hûd Fassı’ndaki “Bizim vücudumuz Hakk’ın gıdası, O da bizim gıdamızdır” sözünü de buna eklediğinizde, Şeyh’in muradıyla Kur’an’ın muradı zıt kutuplara düşer.

İsâ Fassı’nda “Doğrusu, ‘Allah Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler kafir olmuştur” (Maide 72) ayeti, Şeyh’in batıniliğine şöyle uyarlanır: “Onların küfürleri İsa’ya Allah demeleri değildir; çünkü bu söz doğrudur, küfür değildir…” Gerisi önemli değil, ama onu da aktaralım: “Asıl onlar Hakk’ı İsa’ya tahsis etmelerinden dolayı küfre girmişlerdir.” Yani mi? Yani, “İsa da dâhil, her şey Tanrı’dır” deselerdi, sorun yoktu.

Hârun Fassı’nda buzağıya tapanların üzerine Musa ve Harun’un niçin musallat edildiğini Şeyh şöyle açıklar: “Ta ki Allah’a her surette ibadet edilsin.” Kur’an buzağıya tapanların Allah’ın lanetine uğradığını söylerken, İbn Arabî tam tersini söylemektedir.

Kur’an’a göre, Firavun’un “Ben sizin en büyük Rabbinizim” sözü Allah’ı gazaba getirmiştir. İbn Arabî’nin batıni sistemine göre, Firavun’un bu sözü “doğru bir söz” imiş.

Kur’an, Cehennem’i bir cezalandırma yeri olarak takdim eder. İbn Arabî Fusûs’ta cehennemi isyan ehlinin cenneti olarak görür ve azabı “tatlılık” olarak yorumlar.

Örnekler böyle devam edip gidiyor. Ayetin lafız, mana ve maksadına sırt dönmeden bu sonuçlara varılamayacağı aşikârdır. Unutulmaması gereken husus şu: Şeyh, ilahi kelamın ne dediğiyle zerre kadar ilgilenmiyor. O, kendini Kur’an’a uymak zorunda hissetmiyor. Kafasında bir şey var. Kur’an’ı ona uydurmaya çabalıyor. Bu Kur’an’a uyar mı, uymaz mı diye bir derdi yok. Uysa da uymasa da, o bildiğini okuyor. Yukarıda verdiğimiz örneklerde de görüldüğü gibi, dilin en temel kuralları yerle bir ediliyor. Anlama ve yorumlama usulü olan “delalet”in tüm kuralları yok sayılıyor. Hepsinden öte, kelimelerin anlamlarının toplumsal mutabakata dayandığı hakikati görmezden gelinerek, dilin içi boşaltılıyor. Ve kelimelere sahte anlamlar giydiriliyor. Bu durumda tartışılması gereken şey, İbn Arabî dilinin “doğruluğu” değil, “dürüstlüğü” olmalıdır.

Yahudilerin, bu yöntemi Tevrat’a uyguladıklarını haber veren Kur’an, yöntemin adını da “kelimelerin anlamlarını çarpıtmak” (yuharrifûne’l-kelime ‘an mevâdı‘ıhi) koyacaktır (Nisa 46).

Ayetlere verilen manaların lafzın, mananın, maksadın ve hatta işaretin delaletiyle alakası yoktu. Bu yönteme sufiler “zevk” adını veriyorlar. Buna göre ayetleri anlamada murad-ı ilahinin yerini “zevk” alıyor. Mesela Risale sahibi Kuşeyri’ye göre, Kur’an’ın zahiriyle uğraşanlar ‘ulemâ’, Kur’an’ın batınını bilen hakikat ehli ise ‘asfiya’ olmuş oluyor. Değil sevgili Peygamberimizin, ilahi kelamın sahibi olan Allah’ın bile ‘bilmediği’ manalar işte bu sayede ‘keşf’ edilmiş oluyor.

Bu örneklerden, Vahdet-i Vücud ile Panteizm arasında var olduğu iddia edilen farkın, mahiyet değil ifade farkından ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Bu yolun sonu nihilizmdir. Onun sonu, değersizlik ve anlamsızlık cehennemidir.[2]

İbn Arabî batıniliği, batıniliğin Sünni versiyonuydu. Bir de batıniliğin Şii/İsmaili/Karmati versiyonu var. Bu versiyonu temsil eden Hallaç’tan da birkaç örnek verelim.[3]

Hallaç, Kur’an’daki mukattaa harflerinin batıni anlamları üzerine yazdığı Tavâsîn’de İblis için “dostum ve üstadım” der. Allah ise İblis için “O apaçık düşmanınızdır” der. Kitabının Ezel ve İltibasTâsîni bölümünde der ki: “İblis’in inkârı gerçekte Allah’ı kutsamaktı. O, yolu Allah’a giden ve O’nu seven bir kuldu.” Hallaç’ın kitabının “Allah’ı kutsamak” dediği şeye, Allah’ın kitabı “Allah’a isyan etmek” diyordu. İkisinden birini tahrif etmeden, bu iki kitabın arasını bulmak mümkün görünmüyor.[4]

Tasavvufî Tefsir[5]

Tefsir ekolleri arasında, tasavvufî tefsirler önemli bir yer tutar. Tasavvufun zühd ve takva anlayışı, İslâm’ı tam olarak yaşamak, kalbi mâsivâdan arındırıp tamamen Allah’a tahsis etmek şeklindedir.

Tasavvufi eserlerde aslolan derin manaları ortaya çıkarmaktır. Bu bağlamda Ebu Nasr es-Serrac et-Tûsî’nin sözleri önemlidir: “Dini çıkarsamalar, kavrayış ehli muhakkiklerden zahir ve batın olarak Allah’ın Kitabı’na uygun bir şekilde ortaya koydukları; zahir ve batın olarak Peygamber (s)’in peşinden gitmek ve hem zahir hem de batın olarak bu çıkarsamalara uygun bir şekilde amel etmektir. İnsanlar bildikleriyle amel ettiklerinde Allah onlara bilmediklerini öğretir. Bu öğrettiği şey ise, amel sayesinde ortaya çıkan işârî ilimdir. (Şimşek, 208)[6]

Bazı sûfiler tefsirlerini işârî ve nazari olmak üzere ikiye ayırır:

  1. a) İşârî Tefsir: Bu tefsir, yalnız sülûk ehline açılan ve zahir mana ile bağdaştırılması mümkün olmayan birtakım gizli anlamlara ve işaretlere göre Kur’an’ı tefsir etmek şeklinde tarif edilmiştir. (Şimşek, 209) Bu tefsirde sufî, düşüncelerine ayetleri uydurmaya çalışmaz. Bilakis sufînin ruhî riyazetine dayanır. Riyazetle ruhu aydınlanan mutasavvıf, kutsi işaretleri alacak dereceye ulaşır ve ayetlerin iç manaları kalbine doğar. (Şimşek, 210) Ayetin tek anlamı yoktur. İlk anda akla gelen zahiri anlam yok sayılamaz. Ayetlerin tasavvufi yorumu fıkhî, kelamî yorumlar gibi bir yorumdur. (Şimşek, 210)
  2. b) Nazarî Tefsir: Kişinin Kur’an’ı kendi felsefî görüşlerine uydurması şeklinde tarif edilmiştir. Filozof, sufî görüşlerinin kabul görmesi için kendi prensiplerini Kur’an ile teyit etme ihtiyacını duymuştur. Muhiddin İbnu Arabi’nin bazı ayetlere dair yaptığı yorumlar[7] bu bağlamda görülebilir. (Şimşek, 209) Bu tür tefsir sahibi, ayetin tek anlamının kendi anladığı şekilde olduğu iddiasındadır. (Şimşek, 210)

Tasavvufî tefsirde zahir [görünür anlam] ve batın [gizli anlam] ayrımı oldukça önemlidir. Ayetlerin zahiri ve batını olduğunu söyleyenlerden daha da ileri gidip Kur’an-ı Kerim’in 77. 200 ilmi ihtiva ettiğini söyleyenler de olmuştur. Daha sonra bu dört misline çıkar. Zira her kelimenin zahiri, batını, haddi ve matlaı[8] vardır. (Şimşek, 215)

Sahabeden Gösterdikleri Deliller: Hz. Ömer, “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde…” ayeti indiğinde İbnu Abbas’a ayeti nasıl anladığını sorunca o, “O, Allah Rasulü’nün ecelidir.” demiştir. (Şimşek, 212) Benzer bir rivayet de Hz. Ömer’den nakledilir. O, “Bugün dininizi kemale erdirdim.” (Maide, 5: 3) ayeti inzal olduğunda ağlamıştı. Çünkü bu ayetin gelmesi ile Rasulullah (s)’ın öleceğini hissetmişti (Şimşek, 212-213).

Bu tür işârî tefsirin kabul görmesi için bazıları birtakım şartlar ileri sürmüştür:

  1. a) Batın mananın, lafzın zahir manasına aykırı olmaması.
  2. b) Başka bir yerde bu mananın doğruluğuna nass olarak veya zahiren bir şahit bulunması.
  3. c) Bu manaya şer’î veya aklî bir karşı çıkışın olmaması.

Aslında bu şartlar nazarî sufî tefsir ile işârî sufî tefsir arasında farka işaret ederek işârî tefsire meşruluk kazandırma hedefini gütmektedir. (Şimşek, 213)

Gizli ilimlerin bazı sahabelere verildiğini söyleyen sufîlerin bir kısmı bu ilmi Hz. Ebu Bekir, bir kısmı da Hz. Ali aracılığıyla aldığını ileri sürer. Bu iddia, İslâm’ın temel prensipleriyle bağdaşmaz.[9] Tebliğ herkesedir. Özel bilgilerin birkaç sahabeye aktarılması, diğer sahabelerin taşıyamayacak durumda olmalarına bağlanır. (Şimşek, 217) Ancak o dönemlerden günümüze, batınî ilme sahip olduğunu söyleyen milyonlarca kişi sahabenin taşıyamadığı bu ilmi kendisi nasıl taşıyabiliyor izahı mümkün değildir. (Şimşek, 218)

İşârî Sûfi Tefsire Örnekler: a) Abdülaziz ed-Debbağ şöyle der: Şeyhime, “O (Allah) bütün gaybı bilir. Fakat gaybını hiç kimseye açmaz.” (Cin, 72: 26) ve “Şüphesiz ki, kıyamet saatinin bilgisi Allah’ın yanındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde ne varsa (erkek veya dişi oluşunu, renk ve özelliklerini) O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır.” (Lokman, 31: 34) ayetlerini sordum. Buyurdu: “Biz bu ve benzeri sözler hakkında, bunların genel ölçüde olduğunu söylüyoruz. Bu sözlerdeki nurların ışınları fertlerin bir kısmına has olur, bir kısmına değil. Arif olan zat genel ölçüdeki nurun ışınlarına bakar, o ışınlar sadece falan ve falan kişiler üzerine iniyorsa, inen ayetten ve söylenen hadisten maksadın o kişiler olduğunu ve başkasının bundan kastedilmediğini anlar. İsterse o söz genel ölçüde bulunsun fark etmez. O ışınların bütün fertler üzerine indiğini, hiç kimsenin bunun dışına kalmadığını görürse, o zaman inen ayetten ve söylenen hadisten hepsinin kastedildiğini anlar. Bu ayetteki nur ışınları daha önceden Peygamber (s)’in kalbine girer ve o bu sayede Hakk’ın muradını anlardı. (Şimşek, 223) Rasulullah (s) gayba muttali olunca onun ümmetinden gerçek dostları da buna nail olmazlar mı? (Şimşek, 224)

  1. b) Abdurrahman es-Sülemi, “Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O’dur.” (Rad, 13: 3) ayetini tefsir ederken şöyle der: (Tasavvuf ehlinden biri dedi ki: Yeryüzünü yayan ve kullarının evliya ve sâdâtlarından yeryüzünde (yeryüzünün dengesini sağlayan) kazıklar kılan O’dur. Onlara sığınılır ve kurtuluş onlarladır. Yeryüzünde her kim onlara yönelirse başarıya ulaşır ve kurtulur. Başkasına yönelen hüsrana uğrar. (Şimşek, 224)
  2. c) Alusi’de de işârî tefsir örnekleri görülür. Maide Suresindeki “Ey iman edenler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek Kâbe’ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Maide, 5: 2) ayetin tefsirini yaptıktan sonra işârî tefsirini de şöyle yapar: “Ey iman edenler, Rabbinin haremine sülûk halinde olanın bildiği sabır, tevekkül, şükür ve benzeri hallerden makamlarına saygısızlık göstermek suretiyle Allah’ın şeâirine saygısızlık etmeyin. Yani bu makamların hükmünün dışına çıkmayın. Haram aya da saygısızlık etmeyin. Söz konusu ay, hakiki haccın vaktidir. Bu, melikler melikine sülûk vaktidir. Ona saygısızlık etmek, hükmünün dışına çıkmak ve ona aykırı düşen davranışlarda bulunmaktır. Kurbana da saygısızlık etmeyin. Zira kurban, Allah’ın huzuruna ulaşma esnasında kurban olmaya hazırlanan nefislerdir. (Şimşek, 225-226)

Değerlendirme: Görüldüğü gibi sufî tefsir ekolü ayette ifade edilenlerle sınırlı kalmamış kişisel yorumlarla ayetin konusuna uysun uymasın yorumlar yapmış ve okuru Kur’an’ın amaçlarından büyük oranda uzaklaştırmıştır.

Özetle: Kur’an’ın lafız, mana ve maksadına aykırı her yorum aşırı yorumdur. Kur’an’ı siyasi istismar aracı gören (mızrakların ucuna takma) Muaviye’nin yorumu, Haricilerin “hüküm Allah’ındır” yorumu, İbni Arabi’nin Kur’an’ı keyfince konuşturması, Şiilerin ve Sünnilerin kendi ekollerini haklı göstermek için ayetlere takla attırmaları hep aşırı yorumdur. Yorumlama sürecinde “Allah kesinlikle böyle söylüyor” veya “Allah burada şuna işaret ediyor” şeklinde bir yaklaşım sergilemeden “ben bu ayetten şunları şunları anlıyorum” diyen bir kimsenin hikmet açısından ayetleri ele alıp değerlendirmesi daha uygun bir yaklaşım olduğu söylenebilir.


[1] Bu başlığın bütünü Mustafa İslamoğlu’dan alıntıdır. KUR’AN’I ANLAMA YÖNTEMİ (Tefsir Usulü), S. 242-246

[2] İbn Arabî’nin batıni sisteminin dibini kazıyınca Yahudi batıniliği ile Yunan batıniliğini (Stoacılık) sentezleyen Yeni Eflatunculuk çıkar. Bu mezhebin kendisine izafe edildiği Yahudi Philo, Tanrı’nın insanla birleştiğini iddia eden ‘hulül’ ve ‘ittihat’ itikadına sahipti. Ömrünü İbn Arabî tetkiklerine adayan Ebu’l-A’lâ el-Afifi de İbn Arabî’nin Kur’an’ı yorumlama tekniğinin Philo’nun Tevrat’ı yorumlama tekniğiyle örtüştüğüne dikkat çeker ve İbn Arabî’nin yolunu “panteizm” olarak isimlendirmekte tereddüt etmez.

[3] Mansur el-Hallaç Karmatilerle siyasi işbirliği yapmakla suçlanmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştı. İşkence ile organları kesilerek dramatik bir biçimde infaz edildi. Bu, İslam yargı tarihinin yüz karası ve tasvip edilmeyecek tarafıydı. İşin öbür tarafına gelince… Esasen o da Bayezid Bistami gibi Zerdüşti kültürden geliyordu. Oradan getirdiği gnostik/batıni kültürü müslümanların dünyasına taşıdı. İşin anlaşılamaz yanı, İsmaili/Nizâri batıniliğe zamanın halifesinin emriyle reddiye yazan Gazzali’nin, Hallaç’ın batıniliğini temize çıkarmasıydı. Gazzali Hallaç’ı, “hakikat semasına yükselen büyük bir şahsiyet” olarak selamlıyordu.

[4] Hallaç, Nur-ı Muhammedi tezini hocası Tüsteri’den alıp geliştiren kişidir. İşte Tavâsîn’den bir alıntı: “O ölmez, hep yaşar. Olduğu gibi durur hep. Hadisattan önce idi o, eşyadan da önce. O kâinattan varlıklardan önce bilinmekteydi. O hep var olacaktır. O renklerden önce anılıyordu. Cevherlerden önce de dillerde idi. Önceden önce vardı o, sonradan sonra da kalacaktır.” Sizce Hallaç kimden bahsediyor? “Allah’tan” diyen, yanılır. “Ben de sizin gibi bir beşerim” demesi emredilen Allah Rasulü’nden bahsediyor. Sözün bittiği yerdeyiz.

[5] Bu başlık Murat Kayacan’ın Haksöz Okulu sitesi “Tefsir Akımları Karşısında Kur’an Okurunun Konumu” adlı makaleden alınmıştır.

[6] Şimşek, M. Sait, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yay., Konya, 1997.

[7] Muhiddin İbnu Arabi’nin ayetleri ve hadisleri felsefî görüşlerine uygun yorumlamalarına dair örnekler için bkz.: www.muratkayacan.com.

[8] İbnu Teymiye’nin de belirttiği gibi, her kelimenin dört anlama sahip olduğu rivayetini ilim ehlinden hiç kimse rivayet etmemiştir. Hadis kitaplarında da böyle bir rivayet yoktur. (Şimşek, 216)

[9] “Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun peygamberlik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu doğru yola iletmez.” (Maide, 5: 67)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir