GenelYazarlardanYazılar

Kur’an Üzerinden Yapılan Yanlış  

Bizler insan olarak şunu biliriz ki; söylenen her sözün, yazılan her kitabın, gönderilen her mesajın bir gayesi vardır. Aynı zamanda sözün söylendiği mesajın gönderildiği bir hedef kitle vardır. Gönderenin Amacı ise, istek ve arzularının, emir yasak ve tavsiyelerinin hedef topluluk tarafından anlaşılıp,  yerine getirilmesidir.  Bu kural bizim için ne kadar doğru ve elzem ise, Allah ile kulları arasında da o kadar gerçek ve gereklidir. Kur’an’ a bu gözle baktığımızda bunu çok açık olarak görüyoruz:

“Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri muhkem kılınmış, sonra da her şeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından ayetleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır ki;” “Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye. Muhakkak ki ben de, size O’nun katından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.”(Hud 11/1-2)

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra ona tövbe edin. O’na dönün ki; belirlenmiş bir ömür süresinin sonuna kadar sizi nimetleriyle yaşatsın ve faziletli bir hayat sürenlere, lütuf ve fazlından mükâfatlarını versin. Fakat imandan yüz çevirirseniz sizin tepenize inecek o müthiş günün azabından korkarım.”  “Dönüşünüz yalnız Allah’adır. O, her şeye kadirdir.” (Hud 11/3-4)

İnsanın dünyaya gönderilmesinin gerekçesini ise şöyle açıklamıştır:

“Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah,  yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.” “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, üstündür, bağışlayandır.” (Mülk 67/1-2)

Allah haktır ve gerçektir. O’nun her işi de gerçektir. Asla ihtimallere, varsayımlara ve afakî düşüncelere göre hüküm koymaz, sorumlu tutmaz. İnsanın sorumlu olabilmesi için ölümü ve hayatı yaratıp, dünyada gerçek bir hayatı yaşatarak bizzat insanın yapıp ettiklerinden hesaba çekeceğini bildirmiştir. Bunun için de onun anlayacağı dilden bir kitap, bu kitabı kendisi gibi bir insan olan elçi tarafından hayatta uygulanmasını sağlayarak anlaşılıp yaşanmasını örneklemiştir.  Sonra da kıyamete kadar onları takip edecek olanlardan bunun devamını istemiştir.  En son Nebinin önderliğinde bunu başaran ilk nesil ve onları anlayış ve amel olarak takip edenler için Allah şöyle buyurmuştur:

“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur. Onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe 9/100)

Buraya kadar vermeye çalıştıklarımızla şunu söylemeye çalışıyoruz: Yaptıklarından kimseye hesap vermeyecek ve kimsenin de kendisinden hesap sorama yetkisi olamamasına rağmen Allah,  yarattığı insanı sorumlu tutarken; insanın yüklenmiş olduğu sorumluluğu yerine getirebilmesi için bütün imkânları da hazırlamıştır. Ancak onun “kulları” cebren ve hile ile Müslümanların kalesine girdikten sonra İslam’ı ve Müslümanları mahkûm etmek için Kur’an ayetlerinin birbiriyle çelişki içerisinde olduğunu, asrın insanın ihtiyaçlarını karşılayamayacağını söyleme cüretini göstermektedirler. Kur’an’dan ayetleri cımbızlayarak iddialarını ispata çalışmaları anlaşılır gibi değildir. Daha açık bir ifadeyle sözü maksatlarına delil olması için eğip bükerek anlatmaya çalışıyorlar. Hal bu ki hakikat onların anlayıp anlatmaya çalıştıkları gibi olmadığı birazcık düşünen insanlar için gayet açıktır:

Birincisi: Bu Kur’an geldiği asırda bir kişiden başlayarak toplumu değiştirmiş; değişen toplum ile dünyayı değiştirmeye talip olmuş; büyük oranda da başarmıştır. İlk otuz yılda Mekke, Medine, hicaz bölgesinden doğan İslam, kısa zamanda insanları örgütlemiş; ordular kurmuş ve Suriye, mısır, Irak ve İran Sasani imparatorluğunu fethederek sınırlarını Orta Asya’ya kadar genişletmişti. Ardından Roma ve Bizans topraklarını büyük ölçüde ele geçirmişti. Kısa zamanda bunu başaran düşünce ve bu düşüncenin oluşturduğu organize topluluğu /DEVLETİ hangi akıl, ilim ve insaf sahibi görmezden gelebilir?  Bu gün bu topraklar üzerinde onlarca ulus devlet vardır ve bunların her biri devlet, fakat bunların tümüne  asırlarca sahip olan devlet olmayacak!!!..

İkincisi: Bir düşüncenin neler yapabileceğini gerçekten görmek isterseniz onun yaşaması için hayat hakkı verirsiniz, kendini ispat edecek süreyi tanırsınız. Eğer hayatta başarı elde edemez ise,  buna dayanaraktan dersiniz ki bu düşünce bir ütopyadır. Hayatı düzenlemede başarılı olamadı. Yani bu fikir işe yaramaz.

Sürekli kötülenmeye çalışılan İslam; akidesiyle, Ahlakıyla, ekonomisiyle, hayatı düzenleyen yasaları ile,  ilim ve bilimiyle, ortaya koyduğu sanat, edebiyat, mimari ve medeniyeti ile asırlarca isim yapmış tarihe tanıklık edip eserler bırakmış. Ortaya koyduğu eserleri hala arşivlere mahkûm edilmiş milyonlarca cilt kitap gözler önünde duruyorken, görmezden gelmek ilim ve bilim ahlakıyla asla bağdaştırılamaz.

Üçüncüsü: Doğru ve dürüstlük ilkesiyle öğrenilmesine ve hayata geçirilmesine izin verilmeyen İslamı, yaşanan hayatın sorumlusu olarak göstererek demokrasinin yozlaştırdığı insanlar üzerinden İslam’ı ve gerçek Müslümanları hedef göstermenin mantıklı bir açıklaması olamaz. , “Yarım doktor candan yarım hoca dinden eder” sözünde olduğu gibi isminden başka İslam ile anlayış ve davranış olarak ilgisi olmayan insanlara bakarak Allah’ın dinini yargılamak  ne insafa, ne vicdana, ne de dürüstlük ilkelerine uygun düşer!!!

Dördüncüsü: Allah Teâlâ insanın benliğine koymuş olduğu fücur ve takvanın sınırı yoktur. Yani insan istediği kadar isyan, istediği kadar itaat edebilir. Din ise insanın bu sınırsız isteklerini terbiye etmek için gönderilmiştir. Dinin terbiyesinden geçen insan, erdemli, terbiyeli, ahlaklı, dürüst ve güvenilir insandır. Bu nedenle Resulullah’ın:

“Din güzel ahlaktır.”, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”,  Beni Rabbim edeplendirdi ve ne güzel edeplendirdi”, “Resulullah’ın ahlakı Kur’an idi” sözleri bu gerçeği anlattığı gibi; Rabbimizin Ahzab 33/21 de :

“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” buyurmuştur.

Bu “ifadelerde” dile getirildiği gibi DİN, insanın hevasından doğan tüm isteklerini onların istediği gibi tatmin etmek için değil,  onları Allah Teâlâ’nın isteklerine uygun olarak terbiye etmek için gönderilmiştir. Bunu kabul edip hayata geçirene Allah, “Müslüman” sıfatını vermiştir. Bu ölçüleri kabul etmeyenleri aşağıların aşağısı olarak nitelemiş; bilip yaşamayanları, Kitap taşıyan merkeplere benzetmiş ve hakikate kulaklarını tıkayıp duymazlıktan, görmezlikten, anlamazlıktan gelenleri; sağırlar, dilsizler, körler olarak vasıflandırmıştır. (Bakara2/18)

Şimdi bu anlayıştaki insanları tatmin etmek, verilenlerle memnun etmek mümkün olur mu? Elbette olmayacaklardır. Rabbimizin öyle bir sözü de yoktur. Bunu elçisine bildirerek şöyle teselli etmiştir:

(Ey Muhammed!) “Sen ancak, Kuran’a uyan ve görmediği halde Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık o kimseyi, bağışlanma ve cömertçe verilecek bir ecir ile müjdele.” (Yasin36/11)

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?” (Yunus 10/99)

“Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyan elbiseler (zırhlar) yarattı. İşte böylece Allah Müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.”

“Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, ey Muhammed! Artık sana düşen sadece açık bir şekilde tebliğden ibarettir.” (Nahl 16/81-82)

“Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Onları bilmedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.” (Kalem68/44)  sözünü hak etmektedirler.

Bu nedenle zamanın, mekânın, kavim kabile ve milletlerin ve şahısların değişmesi her şeyin değişeceği anlamına gelmemektedir.  Allah Teâlâ dinin ilkelerini insanın fıtratında ve eşyanın tabiatındaki değişmeyen özellikleri üzerine bina etmiştir. Bunlar zamana, zemine ve şahıslara bağlı değişken özellikler olmadığı için bunlara bağlı olan emir yasak ve tavsiyeler de hep aynı kalmaktadır. Yani bu günün deyimi ile hiçbir zaman modası geçmeyen genel geçer kurallardır.

Örneğin: insanda sarhoş olma şarapta ve benzeri içeceklerde de sarhoş etme özelliği olduğu sürece inanan insana şarabın ve benzer içeceklerin içilmesi haramdır. Bunun için Allah:

“Allah dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura 42/13)

İşte bu ayet tarihselcilerin tezlerini çürütmektedir. Nuh’tan İbrahim’e, İbrahim den Musa, İsa ve Muhammed (as)’a kadar nebilere verilenin ayniliği dile getirilmektedir.  Muhammed (as) verilen ile de risalet noktalanarak din kemale erdirilip tamamlanmıştır. (Maide 5/3) insanlıktan istenen ona tabi olarak dünya ve ahiret saadetine ulaşmalarıdır.

Beşincisi: Bazı ayetleri bulundukları bağlamından kopartarak birbirleri ile tezat oluşturduklarını savunmalarına gelince; bunları da ele alarak üzerinde düşünülmesini istiyoruz. Bu konuda dillerine doladıkları ayetler:

  1. a) : “Kafirun suresinin son ayetleri; Sizin dininiz size benim dinimde banadır.” (Kafirun 109/6)

b): “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğut’u reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2/256)

  1. c) : “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlıgayan, esirgeyendir.” (Tevbe 9/5)

Bunlara en etkili cevabı Allah Teâlâ vermektedir:

“Bunlar Kuran’ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?” (Muhammed 47/24)

“Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.”  (Nisa 4/82)

Görüldüğü gibi kitabı gönderen onda çelişkinin olmadığını bildiriyor. Biz ise onu anlamak için yaklaştığımızda göreceğiz ki her bir ayetin bir bağlamı vardır. Ayetlerin bulundukları yerdeki ifade etmiş olduğu anlam esas alınmalıdır ki doğru anlaşılmış olsun. Tevbe suresinde verilen hüküm,  Muhammed (as)ile antlaşma yapan kabilelerden bazıları antlaşmalarını bozarak saldırıya geçmişlerdi. İşte sulhu bozup savaş haline dönen kabileler için verilen bir hükümdür. Yoksa İslam önüne gelenle savaşan bir anlayışa sahip değildir. Ayetlerin öncesini ve sonrasını birlikte okuduğumuzda; antlaşmalarını bozmayanlarla sonuna kadar sulh ve güven halinin devam edeceğini ifade ettiğini göreceksiniz.

Kafirun suresindeki” sizin dininiz size benim dinim de banadır” ayeti ise, Mekke de Kureyş’in Nebiye yapmış oldukları sapkın bir teklife verilen bir cevaptır.  Bu gün de iki karşıt düşünceden olup tartışan insanlar birbirlerini ikna edemedikleri zaman söyledikleri söz budur.

“Dinde zorlama yoktur” (bakara 2/256. )Ayetinde ise tüm zamanlar için verilmiş bir ölçüdür. İnancın tabiatı zorla kabul ettirmeye manidir. Bir insanın kabulünden veya reddinden sorumlu olması için o şeyi kendi hür iradesi ile kabul etmesi gerekir. İnanç, insanın gönlünde oluşan genel kabulün adıdır. Görünen boyutundan çok görünmeyen kısmı önemlidir. Zorla kabul ettirilen şeyde insanın gönlünden gelen bir kabul söz konusu değildir. Bu sebeple İnanç zorla kabul ettirmekle olmaz denilmektedir.

Bu nedenle çelişki Kur’an da değil, onun mesajını halis bir niyetle anlayıp yaşamaya çalışmayan bozuk anlayışlardadır. Sonuçta tüm işlerin ve anlayışların sonu Allah’a varacak; herkes yaptığının hesabını O’na verecektir…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir