GenelYazarlardanYazılar

Kur’an’a Göre Şefaat

Dinî bir terim olarak şefaat, ‘günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için, Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O’na dua etmesi, dilekte bulunması’ ve daha çok ‘bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vuku bulacak aracılık ve dilekleri’ demektir.1 Kısaca şefaat, aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir. Bu bağlamda insanın kalbini, yaptıklarını ve yapmadıklarını bilen Allah’ın huzurunda bir insanın bir diğerine arka çıkılabileceğini düşünmek ona saygısızlıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Öyle bir günden çekinin ki, o gün kimse kimsenin yerine ceza çekmez, kimseden şefaat kabul edilmez, kimseden fidye alınmaz ve kimseye yardım edilmez.” (Bakara 2/48)

Şirk dininin temel karakteristiği olan şefaat şu paradigma üzerine kurulmuştur: Kainat Muhammed aşkına yaratılmıştır. O Allah’ın habibi/sevgilisidir. O, sevgilisinin isteğini, nazını, duasını geri çevirmez! Bunu hakkıyla anlayabilmek için, Cahiliye Arablarının Allah inancını ve Ahiret tasavvurlarını iyi bilmek gerekir. Zira “Mekke müşriklerinin Allah inancındaki çarpıklık “şirk”, Ahiret anlayışındaki çarpıklık da “şefaat” biçiminde tezahür etmiştir.”2 Bilindiği gibi şirk inancı bütünüyle şefaat mantığına dayanır ve müşrikler Allah’a yakın olmak, onun rızasına nail olmak gibi sebeplerle bazı varlıkları aracı olarak kabul etmektedirler.3 Cahiliye Araplarının Allah’ı inkâr etmediklerini ve putlarını Allah’a denk tutmadıklarını biliyoruz. Onlar putlara tapınmalarını bizi Allah’a yakınlaştırıyorlar ve Allah ile aramızda şefaatçilerimizdir diye izah ediyorlardı. Kendilerini süfli ve değersiz, putlarını yüce ve Allah katında itibarlı varlıklar olarak düşündükleri için, Allah’a ulaşmada aracı olarak görüp, “işte şunlar bizim Allah katında kayırıcılarımızdır diyerek iflah olacaklarını zannediyorlardı.” (10/Yunus: 18)

Şefaat kelimesinin değişik türevleriyle kullanıldığı ayetlerin genel olarak üç özelliğinden bahsetmek mümkündür, buna göre:

1- Şefaat tamamen uhrevî bir meseledir ve konu Kur’an’da ahiret bağlamında ele alınmıştır.

2- Kur’an’da şefaatten, müşriklerin bir inancı, beklentisi ve öte dünyaya ait tasavvurları olarak bahsedilmektedir.

3- Sadece Bakara suresinin 254. ayetinde müminler muhatap alınarak, şefaat müessesesine güvenmemeleri hususunda uyarılmaları söz konusudur.4

Şefaat konusunun omurgasını oluşturan ayet; “De ki: Allah katında hiçbir güçleri ve yetkileri olmayan varlıkları mı şefaatçi ediniyorsunuz. Hayır, şefaat etme yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir” ayetidir. (39/Zümer: 44) Şefaate konu olan tüm ayetler bu ayet ışığında ele alınmalı ve anlaşılmalıdır. Bu ayet açık ve net olarak şefaati yalnızca Allah’a tahsis etmektedir. Ayet şefaatin tümüyle Allah’a ait olduğunu bildirmekle “Allah’tan başka şefaat edecek kimsenin olmadığını sarahatle ifade etmektedir.

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (2/Bakara: 48) ayet kimsenin şefaat etme yetkisinin olmadığını ve kimsenin kimseye yardım edemeyeceğini bildirmektedir.

“Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseye ne demeli! Ateşte olanı artık sen mi kurtaracaksın?” (39/Zümer: 19) ayeti ise Hz. Peygamberin kimseyi ateşten kurtaramayacağını açıkça ifade etmektedir. Görüldüğü üzere bu üç ayet şefaat kavramının çatısını oluşturmaktadır

Bir Kur’an terimi olan şefaatin dünya hayatında, güzel bir işe öncülük etmek anlamına geldiğini bildiren ayetin (4/Nisa: 85) dışında, bu terimin Kur’an’da hiçbir olumlu anlamı yoktur. Kur’an’da içinde “şefaat” geçen 25 ayetin belagat çatısı “olumsuzlama” üzerine kuruludur. Kur’an şefaatten, şefaati ispat için söz etmez. Kâfirlerin şefaat beklentisini boşa çıkarmak için Allah şefaatten bahsediyor! Yoksa Hz Peygamberin ve ya evliya sınıfının şefaatini onamak için değil! “Muhatapları inkâr ediyormuş da, Kur’an onları şefaate inanmaya çağırıyor değildir. Durum tam aksinedir. İlk muhatapların Allah’ın astları olarak başkalarına kulluk etme gerekçeleri, onların kendilerine şefaat edeceğine dair inançlarıdır. Bu hakikat; Allah’tan başkalarını sığınacak otorite edinenler, “biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” (39/Zümer: 3) şeklinde ifade edilir. Kur’an şefaat konusundaki ayetleri olumsuz çatı üzerine kurarken, muhataplarının bu sapık inançlarını hedef alır.”5

 Şefaatten bahseden 25 ayetten, 22’si Mekke’de inmiştir. Bu realite bile tek başına, Mekkelilerin şefaatçilik inancının tamamıyla yok edilerek, yerine tevhidin yerleştirilmesini hedef alındığını göstermeye yeterlidir.

Şefaatçilik inancının doğrudan Allah’ın ulûhiyeti ile alakası vardır. Şefaat inancı Allah’ın ulûhiyetine, hükümranlığına ve otoritesine müdahaledir Allah’tan rol çalmadır. O yegâne ilah, otorite olduğu gibi, yegâne Rab’tır. İlah kimse, şefaat da O’nundur. Mülk kimin ise, şefaat hakkı da O’nundur. “Şefaat bütünüyle Allah’ındır.” (39/Zümer: 44)  Şefaat ayetlerinin hemen hemen tamamında mülk ile şefaat arasında doğrudan bir bağ kurulmuştur. Herhangi bir peygamberin, meleğin veya evliyanın şefaat edebilmesi ancak ilah olması, mülkün sahibi olmasıyla mümkündür. Bu ise muhaldir/ imkânsızdır.6

Bakara 255. Başta olmak üzere diğer bazı ayetlerdeki istisna ifadelerini şefaate kapı aralayacak şekilde yorumlamak Kur’an’ın bütünlüğüne ve mesajına aykırıdır. Şefaat anlayışının şirkin temel karakteristiği olduğu akıldan çıkartılmamalı ve unutulmamalıdır. Bu ayetteki Allah katında belli bir söz almış olanların âhiret gününde kendilerini kurtaracakları ifade edilmektedir.  Bahse konu edilen kişilerin ise; “Allah dostları” (Yunus 62), “Allah’a inanmış ve O’na karşı gelmekten sakınmışlar.” (Yunus: 63) “iyilik yapanlar ve kıyamet günün korkusundan güvende olacak (27/Neml: 89)  kimseler olduğudur. Kaldı ki “Ancak Allah’ın izin verdikleri müstesna” ifadesinin, müşriklerin şefaat anlayışını olumsuzlarken izne bağlı bir şefaat anlayışı ikame ettiğini düşünmek için müşriklerin şefaat anlayışının “Allah’ın izni” dışında olduğunu düşünmek gerekmektedir. Yani müşriklerin, şefaat bekledikleri varlıkların Allah’ın izni olmadan, Allah’a rağmen şefaat edeceklerine inandıklarını düşünmek gerekir ki bu durum vakıaya uygun değildir. Müşrikler şefaatini umdukları varlıkların kendilerine Allah’a rağmen değil, Allah’ın izniyle şefaat edeceklerini düşünmektedirler. Zaten bunun aksi bir durum şefaat kavramının muhtevasına aykırıdır. Dolayısıyla onlara, “Şefaat ancak Allah’ın izniyle olur” şeklinde bir cevap vermek zaten kabul ettikleri bir şeyi şart koşmak anlamsız olur. Bu nedenle “illâ bi iznihî” ifadesini “Ancak Allah’ın izin verdikleri şefaat edecektir” şeklinde değil, “Allah şefaat izni vermemişken nasıl şefaat umarsınız?” şeklinde anlamak daha isabetlidir. Hz Peygamberden bu konuda nakledilen rivayetlerde ise bir anlamda ilahî af ve mağfiretten bahsediliyor olmalıdır.7

 İstisna ayetlerinde anahtar kavramın “izin” olduğu anlaşılmaktadır. İzin; kullanıldığı alanla ilgili olarak, Allah’ın o şeyle ilgili kendisi için belirlediği yolu, yöntemi, ilkeyi, o şeyi kendisi yapan yasayı ifade etmektedir. Ancak yasa anlamına gelen başka terimlerin yerine izin kelimesinin kullanılmış olması, her an Allah’ın denetimi ve gözetimi altında olan, varlığını ve sürekliliğini da­ima O’na borçlu olduğuna işaret etmek içindir. Her du­rumda Allah’ın izni geçerlidir. Bu izin hangi konuda olursa, o konuda Allah’ın koyduğu yasaları geçerlidir.

Kur’an da “Şefaat” ibaresinin geçtiği ayet sayısı 25’tir8 Bunlardan 23 tanesinin çatısı “olumsuzlama” (nefy) üzerine kuruludur. Diğer 2 ayetten biri müşriklerin ağzından nakil (10/Yunus: 18), diğeri de şefaati tamamıyla Allah’a hasreden şu ayettir: “De ki: Şefaat (izin verme) yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir. Gökler ve yerin mutlak otoritesi (de) O’na aittir: sonunda sadece O’na döndürüleceksiniz. (Zümer 39/44). Kur’an da bahsedilen tüm şefaat ayetleri bu ayet ışığında anlaşılmalıdır. Bu ayet açık ve net olarak şefaati yalnızca Allah’a tahsis etmektedir. Bu durumda “illa” istisna edatıyla gelen ve “ancak onun izin verdikleri müstesna” gibi bir karşılığı olan ibâreler bu ayetle çelişmeyecek bir biçimde anlaşılmalıdır.  Buna rağmen maalesef şefaati İslam’a dâhil etmeye çalışanlar, ayetleri Kur’an bütünlüğünden, bağlamından koparmışlar ve makaslamışlardır. Hâlbuki daha önce de ifade ettiğimiz gibi ayetler, müşriklerin şefaat beklentilerini reddetme sadedinde gelmişlerdir.

“Zümer suresinin 44. Ayeti bağlamında göre şefaatin tümü Allah’a aitse Allah’ın kitabında da kesinlikle çelişki olmadığına göre izin verilenlerle ilgili ayetleri nasıl anlamamız gerekir?

Konuyu izah için bir örnek verelim. Günümüzdeki mevcut yasalara göre zaman zaman af (şefaat) izni çıkmaktadır. Siyasi otorite mecliste bu konuyu tartışarak kimlerin bu af izninden yararlanabileceğini belirler. Bu af yasasından yaralanabilecekler için izin ne anlama gelir? “Sana af izni çıktı, hadi git bu izinle istediğin kişileri hapisten çıkar anlamına mı, yoksa sen bu izinden yararlanıp hapisten kurtuldun anlamına mı gelir?” Elbette ki ikinci anlama gelir. Eğer aksi olsaydı bu adaletsizlik olurdu. Hesap gününde Allah’tan başkasına şefaat yetkisinin verildiğini kabul edecek olursak, bir insan peygamber de olsa milyarlarca insanın dünya hayatında insanların ne kadar iyilik ne kadar kötülük yaptığını neye göre ve nasıl bilecektir. Böyle bir güç Allahtan başka kimde olabilir?

Şefaatin varlığına delil getirilen sekiz istisna ayetinin üçü (19/87, 20/109, 34/23) şefaatçiden değil, şefaat edileceklerden bahsetmektedir. İkisi (2/255, 10/3) kevni şefaati (yaratmada Allah’a ortaklığı) reddetmektedir.   İki tanesi (21/28, 53/26) meleklerin dünyada şefaatini (yardımını) açıklamaktadır. Bir tanesi de (43/86) kitaba uyarak hayatıyla hakka şahitlik edenlerin şefaate kavuşacağını anlamaktadır. Yani bir cihetle 43/86 da şefaatçiden değil, şefaat edileceklerden bahsetmektedir.”9

Allah’ın iradesine rağmen müşriklerin bazı varlıkları şefaatçi kabul edip O’na ortak koşma ve onlardan şefaat beklentisi olanlara Kur’an şöyle cevap vermektedir. “Ey Elçimiz Muhammed! Allah nezdinde bazı varlıkları şefaatçi kabul edip onlardan medet uman müşriklere deki: “Allah kâinatta bulanan her şeyin hâkimidir. Her şeyi yaratan O’dur. Sizin şefaatçi olduğunu sandığınız varlıklar hiçbir güç ve kudrete sahip değildir. Allah’ın herhangi bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Ahiret gününde sizlere şefaat etsinler diye kendilerine tazimde bulunduğunuz melekler ve diğer varlıklar kesinlikle böyle bir güce sahip değildir. Nihayet hesap günü geldiğinde şefaatçi sandığınız melekler dâhil herkes dehşet içinde kendilerinden geçeceklerdir. Konuşma izni verilen melekler de peygamberlerin hakikati anlattıklarını ikrar etmekten başka bir şey söylemeyeceklerdir. Zaten Allah’ın huzurunda hiç kimsenin gücü ve yetkisi söz konusu değildir. Bütün kudret ve yetki O’nundur. (Sebe: 22-23)10

Şefaat beklentisi, şefaatçi bir Peygamber dahi olsa, onu Allah’a ortak yapmak; Allah’ın otoritesine, affetme yetkisine yeni ortaklar ihdas etmek anlamına gelecektir. Ölüden veya diriden şefaat beklemek Allah’tan başkasına dua ve ibadet etmek demektir. Böyle bir beklenti ise bir nevi şirktir. Dua ederken Allah’tan istemek yerine “Peygamber hakkı için” veya “filanca velî hakkı için” ifadesinin kullanılması da Allah’tan başkasına yemin etmeye benzer. Oysa Kur’an tam da bu şirk akidesini reddetmek, İlahlığı yalnızca Allah’a tahsis etmek için inzal edilmiştir. Sadece Fatiha suresi bile Şirk dininin omurgasını oluşturan şefaat inanışına geçit vermemek için yeterlidir. Bu surede Allah’ın, ceza gününün yegâne sahibi olduğu açıkça bildirilmekte; ibadeti yalnızca Allah’a yapmamız ve yardımı da sadece Allah’tan beklememiz gerektiği açıkça ifade edilmektedir. Ahirette insanların şefaatle kurtulacağına inanmak, aslında bilerek veya bilmeyerek Allah’ın adaletinden kuşku duymak anlamına gelir. Oysa Allah’ın adaleti mutlaktır ve O hiç kimseye haksızlık yapmaz.  Bu bağlamda merhum Şeriatî; “Kerbela’da imam Hüseyin kendini feda etikti ki kıyamet günü dedesinin ümmetine şefaat edebilsin” diyen babasına; “babacığım bu tıpkı Hıristiyanların Hz İsa hakkındaki sözleri gibi oldu” diye cevap verir.

Hıristiyanlıktaki İsa’nın kıyamet günü tanının yanı başında yer alıp insanları hesaba çekmesi/yargılaması inancı, bize “Şefaat/Günahkâr müminlerin Hz. Muhammed’in şefaati ile kurtuluşu” olarak yansımıştır. Yani insanları bizzat Hz. Muhammed yargılamayacaksa da, Allah’ın yargılamasına müdahale edecek, Allah’ım falanca kulunu cehenneme gönderme! Ben senin Habibullahınım! Sevgilinim! Benim hatırıma/hürmetime affediver diyecektir.  Allah da onu kırmayacaktır! Nasıl olsa en büyük duasını kıyamet gününe saklamıştır! Kâinat onun hürmetine yaratılmıştır! Onun ricasını Allah geri çevirmez!

“Peygamberimizin günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlaması, tabir yerinde ise “Allah nezdinde torpil yapması”  anlamına gelen bu anlayış, “Sen ateştekini kurtarabilir misin?” diyen Zümer suresinin 19. ayetine taban tabana terstir. Bu anlayış sahipleri bilmelidirler ki, bu inanışlarını değiştirmedikleri takdirde peygamberimizin şefaatine nail olan değil, “Rabbim, halkım Kur’ân’ı terk etti” (25/Furkân; 30) diye şikâyet ettiği zümreye dâhil olacaklardır.” 11

Kur’an, kişilere tapınmak olan paganizme asla izin vermez. O, sadece Allah’ın sonsuz kudretinden değil, sonsuz merhametinden de söz eder. Hıristiyanlıkta ki kurtuluş nazariyesi şöyle dursun, şefaati bile reddeder. Ne var ki Sünnilik şefaat nazariyesini kabul etti; sûfiler de bir talana koyularak önlerine gelen her veliye bu imtiyazı yakıştırdılar.12 Bugün dini cemaat ve tarikatlardaki mevcut ‘torpilcilik’ geleneğinin teolojik temeli asırlardır süregelen bu şefaat anlayışıdır.

Şefaatini Allah’ın nezdinde kabul ettirecek nüfuz ve kudrette bir kimse yoktur. “Ahirette hiç kimseye hiç kimsenin şefaat etmesi mümkün olmayacak; buna gerek de kalmayacaktır. Çünkü hayatımız olduğu gibi ölümümüz de âlemlerin Rabbi Allaha aittir.” (6/En’am, 162). Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz. (2/Bakara, 156). Müminler, Allah’ın merhametinden, mağfiretinden, adaletinden kuşku duymazlar.”13 “Hiç kimse Allah ile kulu arasına girmeye kalkışarak haddi aşmasın. Allah merhametiyle affeder, kimsenin şefaat ve himmetiyle değil. Torpil illet ve zilletini, şefaat etiketi yapıştırarak Ahirete de taşımaya kalkışmayın; bunun bir geçerliliği yoktur.”14

 Bütün bunlar varken bir Müslümanın “Şefaat ya Resulellah” demekten kastı Ahirette Resulullah’a “Ey Allah’ın Resulü beni yalnız bırakma; benim işimi gör” anlamına gelir. Bunun Türkçesi ise; Allah’tan kaçıp Peygambere sığınmak, onun kendini Allah’tan daha iyi tanıyacağına ve Allah’tan daha merhametli olduğuna ve onu Allah’tan kurtarmaya gücünün yettiğine inanmaktır. Aslında Cehennemlik bir kişiyi Allah’ın elinden çekip alma inancı Peygamberi veya diğer şefaatçileri Allah’ın yanında ondan daha güçlü tanrılar saymak anlamına gelmez mi?  Bu durum; “Darda kalmış kişi yardım istediği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Bilginizi ne kadar az kullanıyorsunuz.” (Neml 27/62)  ayeti ile nasıl bağdaştırılır?

Şefaatçi diye adlandırdıkları hayali ilahlardan medet umanlar şu sorularımıza cevap vermelidirler:

1- Allah’ın vereceği cezaya ya da mükâfata engel olabilecek, Allah’tan daha güçlü bir kul var mı? Bunu kabul etmek şirk olmuyor mu? (Duhan 44/40-42).

2- Affetme konusunda Hz. Muhammed ya da bir başkası Allah’a ortak olabilir mi? Din gününün maliki Allah ise neden bir başkasından bir şeyler bekleyelim? (İnfitar 82/17-18).

3- “Şefaat Allah’ın izni ile olacak” demek , “Allah izin vermezse olmayacak” demektir, öyleyse şefaat O’nun kontrolünde gerçekleşecekse ve son sözü yine O söyleyecekse başkalarından medet ummak “Tevhid İnancı” ile nasıl bağdaşacak? (Taha 20/108-111).

4- Allah’ın rahmeti ve ikramı kullarına yeterli değil mi, yeterliyse neden başkalarına ihtiyaç duyuluyor? Yoksa Allah ile aramıza güven problemi mi var? (Zümer 39/35-38).

5- Allah kullarına karşı haksızlık ya da zulmüm mü yapacak, Allah zaten adil ve merhametli değil mi neden bir başkası devreye girip bir şeyler yapsın ki? (Nisa 4/40). 6- Şefaat eden kişi bizi kimden kurtaracak, nasıl kurtaracak veya onu kim kurtaracak? Nasıl olsa birileri bizi kurtaracaksa öyleyse Allah’a ibadet etmenin ne gereği var? (Ahkaf 46/9, Cin 72/20-23).

7- Peygamberlerin ya da Salih kimselerin birilerini kurtarma görevi ya da gücü var mı? Şefaat edeceklerin kendilerinin kurtulduğunun delili nedir? (Bakara 2/119, A’raf 7/188).

8- Peygamberler dahi hesap verirken nasıl olurda birilerinin bizi kurtaracağını iddia edebiliriz, peygamberlerde olmayan güven bize kimden gelecek? (A’raf 7/6, En’am 6/14-18).

9- Kur’an’ın ahiret ile ilgili ayetlerini birilerinin anlattığı evliya masallarına ya da Kur’an’a uygun olup olmadığı sorgulanmayan rivayet edebiyatına nasıl feda edeceğiz, kesin olan ayetler kesin olmayan rivayetler için terk edilir mi?

10- Allah neden bir kulunun af edilip edilmemesini birilerine havale etsin zaten kendisi kulları hakkında en detaylı bilgiye sahip değil mi, bizi sözde kurtaracak olan, bizi nerden tanıyor hakkımızda ne biliyor onun bilip de Allah’ın bilmediği ne var?  (Bakara 2/ 255, Yunus 10/18).

11- “Yetiş Ya Muhammed vs…” diyen kimsenin “Yetiş Ya İsa, İsa seni korusun” diyen kimseden ne farkı kalır? Hıristiyanların kendi peygamberleri için söylediğini, biz kendi peygamberimiz için söylersek onların durumuna düşüp onların gittiği yere gitmez miyiz?

12- Allah ile aramıza bir başkasını koymak onlardan medet ummak, onlara yalvarmak Allah’ı dışlamak olmuyor mu Mekkeli müşriklerin yaptığı da bu değil miydi?15

Müminlerin Fatiha suresi üzerinde özellikle durmaları, anlamaları gereken konular vardır Bunlardan bir tanesi de “din gününün sahibi” kavramıdır. Buradan hareketle ahirette şefaatin olacağını iddia edenlerin şu sorulara da cevap vermeleri gerekir.

1- Allah’ın böyle bir ayeti var mı?

2- Allah kimlere şefaat yetkisi verdiğini belirtmiş mi?

3- Böyle bir yetki Allah’tan başkalarına yalvarma kapısını açmaz mı?

4- Din gününün sahibi kimdir?

5- Allah niçin kendisi affetmiyor da birilerinin affetmesine ihtiyaç duyuyor?

6- Mekke müşriklerinin, Yahudilerin ve Hıristiyanların da iddiaları buna benzemez mi?

7-Allah bunların anlayışlarına yanlış derken, Tevhid Dini’nin temeli olan Kur’an’da, temsilcisi olan son Peygamberine ve Müslümanlara bu yanlış anlayışlara izin verecek öyle mi?

8- Bu anlayış Allah’ın sıfatlarına aykırı değil mi? “Onlar için ister af dile, ister dileme, Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini tanımadılar; Allah, yoldan çıkan kavmi yola iletmez.” (Tevbe, 80).

9- Bu inanış kişiyi şirke götürmez mi? 16

 Yaban eşeği aslan gördüğünde nasıl tabana kuvvet ürküp kaçıyorsa şefaate bel bağlamış müşrik de tıpkı böyledir. Gider kendisi gibi uyduruk rivayetçileri/rivayetleri bulur Kur’an’ı görünce yaban eşeği gibi ürküp kaçar.

“Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez.

Öyleyken, onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten yüz çeviriyorlar? Daha doğrusu onların her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.

Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.

Asla! Doğrusu Kur’ân bir hatırlatmadır. Dileyen ondan öğüt alır.

Böylece zaten onlar Allah’ın dilediğini ancak öğüt almış olurlar. Çünkü saygı duyulması gereken O’dur. Bağışlayacak olan da O’dur.” (74/Müddessir: 48-56)

Konuyu merhum Şeriatî’nin veciz tesbiti ile bitirelim. “Şefaat; Allah’ın hak ve adalet terazisinde, imtihanda kopya çekmek değildir, kayırmaca değildir, kavim ve akrabaya torpil yapma yeri değildir, cemaatçilik etme değildir, amel defterine müdahale etme yeri değildir, elinden tutup gizli kapı ve duvarlardan taraftarları cennete sokma yeri değildir. İslam’da şefaat ‘kurtulmaya layık hale gelme’ olayıdır, hak etmeden kurtuluşa erme değil.”

“Bana dediler ki; ‘cennetin cehennemlikleri’ olan yağmacı hükümdarlar, faizci hacılar, katil yöneticiler, yabancı ve sömürgeci uşakları, sömürücü kapitalistler, bıçakçılar, cepçiler, kapkaççılar, oğlancılar, düzenbazlar, iftiracılar, fuhuş yapan erkek ve kadınlar, her çeşit insan, şehitlerin arasına, özgürlük, halk, hak ve adalet fedaileri ve hak perestlerin, Ali taraftarlarının, Kerbela şehitlerinin arasına Allah’ın adaleti ile değil, Hüseyin’in şefaati ile karışmıştır.” 17

 Şefaati elde etmek de çok kolay. Bu dinin peygamberi der ki: “Bana ve benden önce gelen peygamberlere salâvat okursan hepimiz kıyamet günü senin şefaatçilerin olacağız.” (Mefatih’ul Gayb)

Geri kalmış bir mü’min şefaati şöyle algılar. “Allah’ın kâinat için koyduğu sünnetine, İslamın dünya ve ahiret kurtuluşu için vazettiği kanunlara uygun hareket edip bir insanın kurtuluşu hak etmesi mümkün değildir. Daha ötesi insan ne kadar Salih amel işlerse işlesin suçlu ve mahkûmdur. Ancak Allah’a yakın olan ve nüfuz sahibi bir şahsiyete tevessül ederek, ağlayarak, sızlayarak, dua ederek, adak adayarak, yemek vererek ve Allah’ın aziz kullarından birinin türbesini ziyaret edip ona yakarışta bulunarak onun teveccühüne mazhar olunabilir. Böylece o yüce zat Allah’a diyecek ki sünnetini bir defalığına bu kulun için geçersiz say, kendi hükmünü bu kişi için icra etme. Daha ötesi bu kulunu yapmadığı amellerinden dolayı mükâfatlandır.”18

 Şefaat teorisini kurup, geliştirenler yeteri kadar delil bulamamaktan kaynaklanan eksikliklerini Peygambere şefaat yetkisi yani “Makam-ı Mahmud” verilsin diye “vesile duası”nı okumamızı önermektedirler. Bu şu anlama geliyor. Aslında şefaat yok, ama çok dua edersek Allah bunu Peygamberine nasip edebilir. Bir tür Allah’ı bu işe zorlama.

“Kim ezanı işittiğinde ‘Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım, Muhammed’e vesileyi ve fazileti ver. Onu kendisine vaat ettiğin ‘Makam-ı Mahmud’a gönder’ diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacib olur.” (Buhari, Ezan, 8)

“Allah’tan benim için vesileyi isteyin. Zira vesile cennette bir makamdır ki, Allah’ın kullarından yalnız bir tanesine layıktır. Umarım ki o kişi ben olayım. İmdi, kim benim için vesileyi isterse ona şefaatim vacib olur.” (Müslim, Salat, 11)

Bu rivayetlere bakılırsa “Vesile Duasını” okumayanlara şefaat edilmeyecektir. Daha peygambere şefaat yetkisi/Makam-ı Mahmûd verilmemiş, ortada henüz bir şey yok, şayet verilmesini istiyorsanız çok salâvat getirmek ve çok dua etmek gerekir. Bu yetki verildiğinde Peygamberin size şefaat etmesi garanti, hatta vacip!

“Makam-ı Mahmud” övülmüş yer demektir. İsra suresinin 79. Ayetinde bahsedilen makam dünyevi bir makam olan Hz Peygamberin gideceği Medine’dir. Yani kendisine daha dünyada iken verilecek olan verilmiştir. Olayı bağlamından kopartıp bu makamın ahrette verileceğini hem de bir tür zorlama ile verileceğine inanmak çok sağlıklı bir şey değildir.

Hıristiyanlar nasıl İsa (a.s)’ı Baba’nın/Tanrı’nın sağına oturtmuşlarsa (Yuhanna,5/7), Müslümanlarda ‘Makam-ı Mahmud’ diye bir makam icat etmiş ve Hz Peygamberi Allah’ın Arş’ının sağ tarafına yerleştirmişlerdir. İşte peygambere bu yüzden milyarca salâvat getirilir.  Allah henüz Habib’ine şefaat yetkisi vermemiş ama ümmet ha bire ona Vesile’yi ver, onu Makam-ı Mahmud’a gönder diye dua ederse, O ümmetin bu umumi duasını, arzusunu geri çevirmez ve Hz Peygambere şefaat etme yetkisi veriverir. Bu şefaat yetkisini verirse işimiz kolaylaştı demektir. Merhum Şeriati’nin ifadesiyle “cennetin cehennemlikleri”ne gün doğdu.   Bu kişiler  Allah’ın adaletiyle değil, Hz Peygamberin şefaatiyle cennete girecekler!

Meselenin özeti şudur: Müşrikler putlarının kendilerine şefaat edip onları kurtaracağına inanıyorlardı. Şefaatle ilgili ayeti kerimeler bunun batıl ve hayatta bir karşılığı olmayan bir inanış olduğunu söylüyor. Müminlerin fıtratında da böyle bir meyil vardır, onlar da kurtuluşu birilerinin şefaatine bağlayabilirler. Bu sebeple Allah onları da müşrikler gibi inanmamaları konusunda uyarıyor. Buradan sonra, “ama” ile başlayan ve şefaate bir yol arayan her tür atraksiyon hükümsüzdür. Allah’ın dışında hiç kimsenin şefaat hakkı yoktur, kimse filancanın şefaatiyle kurtulacağı ümidine kapılmasın, herkes kendisini kurtarmaya baksın. Hatta hiç kimse kendisini şefaat edebileceklerdenmiş gibi göstermesin, bu büyük bir fecaattir/saygısızlıktır.

Selam ve dua ile.

______________________

1-Hayrettin Karaman, Şefaat, Yeni Şafak /10 Mart 2013

2- Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s: 374

3-Hasan Elik-Muhammed Coşku, Tevhit Mesajı, s: 1222
4- İktibas, Ocak 2011

5- İslamoğlu, a.g.e, s:920

6- Mehmet Durmuş, Kuran’a Göre Şefaat, s: 339

7- Hasan Elik- Muhammed Coşkun, Tevhid Mesajı, s: 131

8- Kur’an’a şefaat ifadesinin geçtiği ayetler şunlardır: 42/48, 2/123, 2/254, 2/55, 4/85, 6/51, 6/70, 6/94, 7/53, 10/3, 10/18, 19/87, 20/109, 21/28, 26/100, 30/13, 32/4, 34/23, 36/23, 39/43, 39/44, 40/18, 43/86, 53/26, 74/48.

9-  Haydar Öztürk’ün, Şefaatle İlgili İstisna Ayetleri Üzerine, İktibas Dergisi Ocak 2017/457

10- Hasan Elik- Muhammed Coşkun, Tevhid Mesajı, s: 975

11- Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, s.920

12- Fazlurrahman, İslam, s: 336
13- iktibas, Ocak 2011
14 Zübeyir Yetik, Facebook sayfası

15- Haydar Öztürk’ün, İktibas Dergisi Ocak 2017/457

16- Abdurrahman Gümüş, İktibas Dergisi Aralık 2005/313.

17- Ali Şeriatî, Anne Baba Biz Suçluyuz, s: 102

18- Ali Şeriatî, Anne Baba Biz Suçluyuz, s:136

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Bu makale için çok teşekkür ediyorum Allah sizlerden razı olsun. Bugün bir yakınıma okudum aklında sorular oluştuğunu umuyorum kabul etmemek için ne kadar dirensede. Yazıyı kapsamlı ve ikna edici buldum teşekkür ederim tekrar. Başarılarınızın ve çalışmalarınızın devamını diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı