GenelYazarlardanYazılar

Kur’ân’da Nesh Var Mı?

“Biz, daha hayırlısını veyâ bir benzerini getirinceye (kadar) hiç-bir âyeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veyâ unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten her-şeye güç yetirendir” (Bakara 106).

Nesh lûgatta: “Şer’i bir hükmü yine şer’i bir emirle kaldırmaktır. Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak. İptâl etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek. Nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak” anlamlarındadır. Îtikâda âit olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz, bunlar sâbit birer hakîkattirler.

Nesh kelimesi bir usûl terimi olarak, “şer’î bir hükmün daha sonra gelen şer’î bir delille kaldırılması”nı ifâde eder. Buna göre nesh edilen hüküm “mensuh”, nesh eden şer’î delil “nâsih” diye adlandırılır.

Nesh denilince genellikle “metni bâki, hükmü mensuh âyetler” anlaşılır. Fakat metni bâki fakat mânâsı iptâl edilmişse, bâki olan metnin ne faydası vardır?. Orada bir çelişki olarak mı durmaktadır?.

Nesh aslında, yeni yada yenilenmiş bir din indiğinde ve peygamber tarafından uygulaması yapıldığında, “önceki dînin bâzı kurallarının kaldırılması yada değiştirilmesi” anlamındadır. Başta verilen âyet de bundan bahseder. Zâten Bakara 106. âyetini siyak ve sibakıyla birlikte okuduğumuzda, âyetin, önceki kitaplar ve ümmetlerden bahsettiğini yâni ehl-i kitap bağlamında indiği görülür:

“Kitap Ehlinden olan kâfirler ve müşrikler, Rabbinizden üzerinize bir hayrın indirilmesini arzu etmezler. Allah ise, dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük fazl sâhibidir. Biz, daha hayırlısını veyâ bir benzerini getirinceye (kadar) hiç-bir âyeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veyâ unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten her-şeye güç yetirendir. (Yine) bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Sizin Allah’tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur. Yoksa daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de Resûlünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz?. Kim îmânı inkâr ile değişirse, artık o, dümdüz yoldan sapmış olur. Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, îmânınızdan sonra sizi inkâra döndürmek arzusunu duydular. Fakat, Allah’ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara ne sözle, ne de eylemle) ilişmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her-şeye güç yetirendir” (Bakara 105-109).

Demek ki nesh, önceki dinlerle yeni dinler arasındaki, îtikâdî olmayan konularda, zamâna ve yöreye has olan ve değiştirildiğinde insanları çok da etkilemeyecek olan bâzı konularla ilgilidir. Yoksa nesh, “Kur’ân’daki bir âyetin hükmünün bir-süre sonra yada Mekke’de inen bir âyetin Medîne’de nesh edildiği yâni iptâl edildiği” anlamında değildir. Bu bağlamda nesh edilmiş tek bir âyet bile yoktur. Allah, vahiylerini, sosyo-kültürel bir ortama, dinleri, dilleri ve bir yaşam-şekilleri olan, canlı insanlara ve bir “yaşanmışlık” üzerine indirir. Hattâ vahiy çoğu zaman, indiği dönemdeki târihte yaşayanların sorduğu bir soru yada yaşadığı bir sorun üzerine iner. Yanlış bir düşünce, söz ve uygulamanın değiştirilmesi yada düzenlenmesini (nesh) konu edinen âyetler olur inen vahiyde. Çünkü vahiy, indiği dönem ve vahye mutâhap olan insanlar üzerinden tüm zamanlar ve mekânlar için bir “örneklik” ortaya koymak ister. Zîrâ vahiy bir “hayat tarzı” ve “medeniyet projesi”dir.

Allah’ın, seçtiği peygamberlere indirdiği vahiylerde, temelde bir değişme, çelişki ve nesh olmaz. Meselâ “Allah’tan başka ilah yoktur”, “Allah göklerin ve yerin rabbidir”, “rızkı veren Allah’tır” gibi temel îmânî ve gaybî konularda bir değişmenin ve -hâşâ- neshin olması söz-konusu bile değildir. Târih boyunca meydana gelen değişimler, gelişmeler, coğrafyanın ve kültürün etkisi, dilin farklılığı yada bir “cezâ olarak”, yeni nâzil olan vahiyde, eski vahiydeki bâzı uygulamaların değiştirilmesi yada düzenlenmesi meselesidir nesh denilen konu. Meselâ bir cezâ ile eski vahiyde câiz olan bir şey, yeni vahiyde yasaklanabilmektedir:

“Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına veyâ bağırsaklarına yapışan veyâ kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık. ‘Azgınlık ve hakka tecâvüzde bulunmaları’ nedeniyle onları böyle cezâlandırdık. Biz şüphesiz doğru olanlarız” (En-âm 146)..

Yine meselâ, iki kız-kardeşi aynı-anda birlikte almak Kur’ân’da yasaklanmıştır: İki kız kardeşi bir-araya getirdiğiniz (evlilik) haram kılındı. Ancak (câhiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir” (Nîsâ 23). Fakat bu yasak, “önceleri yapılan fakat artık yapılmaması istenen bir yasak”tır. Bilindiği gibi İslâm peygamberi Hz. Yâkub, iki kız-kardeşi birlikte almıştı. Yâni dayısının kızları olan Lea ve Rahel’le (Rahel, Yûsuf ve Bünyamin’in annesi) aynı-anda evli bulunmuştu. Kur’ân bunu yasaklamıştır ama o dönemde bunu yapan bir peygamber vardı. Dolayısı ile bu durum o zamanlar a-normâl olarak görülmüyordu. Zîrâ Hz. İbrâhim’in dîninde iki kız kardeşle aynı-anda evli olmak câiz idi.

Yine, Hz. Yahyâ’nın yiyecek olarak çekirge ve yaban-balı yediği söylenir: “Yahyâ’nın abası deve kılındandı, belinde deri kuşak vardı. Yaban-balı ve çekirge yerdi” (Matta 3:4). Fakat günümüzde hiç-bir müslüman bu tarz bir beslenme tarzı uygulamaz.

Başka bir örnek ise Hz. Âdem’in çocuklarının “çapraz evlilik” konusudur. Buna yapılan modern îtirâz, “Hz. Âdem’in çocukları ensest ilişki mi yaşadılar” şeklindeki anlamsız sorudur.

Şimdi; insanlar yaşadığı zamândan ve mekândan etkilenir doğal olarak. Modern zamanlarda ise bu etkilenme çok aşırı gitmiş ve artık insanlar; egemen ideoloji, düşünce, anlayış, bakış-açısı, konjonktür merkezli bir düşünceye sâhiptirler ve modern düşünce ve eylemlere aykırı olan düşünce ve eylemleri çok fazla yadırgıyorlar ve yargılıyorlar. Yâni alışmış ve aşırı şekilde bağlanmış oldukları modern düşünceden farklı bir düşünceyi kabûl edemiyorlar. Bu durum modern insanların ve de müslümanın bir hastalığıdır. Modern müslümanlar, modernizm karşısındaki yenilgilerinin netîcesinde, artık kıyaslamalarını İslâm-merkezli değil, modernizm-merkezli yapmaya alışmışlardır ve bu merkezde olmayan kıyaslamaları dışlamaktadırlar. Günümüzde iki kardeş arasında yapılacak evlilik hiç hoş karşılanmayacağı ve nefretle kınanacağı gibi, zâten Kur’ân’da da yasaklanmıştır. Yâni nesh edilerek kaldırılmış ve iptâl edilmiş bir konudur bu. Buna kimse îtirâz etmez-edemez. Çünkü artık mukâyese yapacağımız küresel bir gelenek ve bağlayıcı bir Kitap vardır. Buna rağmen bir kıyaslama yapmak abestir. Fakat, Hz. Âdem ve Havvâ’dan başka insanın olmadığı bir Dünyâ’da çocukların birbiriyle evlenmelerinin yanlış olduğunun kıyası ne ile yapılacaktır?. Eğer Allah yasaklamamış ise Âdem ve Havvâ bunu niçin “yanlış” olarak görsünler ve böyle bir evliliğe niçin karşı çıksınlar?. Meselâ şöyle bir şey söyleyelim: Hz. Âdem’in, Hz. Havvâ’da fizîki olarak beğenmediği bir yer var mıdır?. Meselâ Havvâ’nın kaşlarını almamasını eleştirebilir ve bundan rahatsız olabilir mi?. Kıyaslama yapacağı başka bir kadın-örneği yoksa bunu nasıl yapsın ki?. Çocuklarının evlenmesinde de kıyaslama yapacakları bir örnek yoktur ve bu tarz bir evlilik şeklinin ya Allah’ın vahyi ile yada ilham ile akla geldiği düşünülebilir. Bu nedenle de gâyet doğal bir durumdur o zamâna göre.

Evet; sorun, mukâyese sorunudur. Biz kıyaslamayı, günümüz üzerinden, hem de tüm meta-fizik değerleri silip, yerine seküler-profan alışkanlıkları getiren modernizm üzerinde yapıyoruz. Modernizme uymayan kıyaslamayı kabûllenemiyoruz ve başlıyoruz aşırı yorumlamalarda bulunmaya ve olmadık sözler söylemeye. Bu uğurda Kur’ân’ı da didik-didik ederek, tam da modernizmin istediği şekilde bir yorum bulmaya çalışıyoruz. Hattâ böyle bir yorum bulmak için bir yerlerimizi yırtıyoruz. Tâ ki modernizme uyan bir yorum bulana kadar. Son zamanlarda bâzı hocalarımızın bu uğurda “câilun” kelimesi merkezli yâni “Hz. Âdem’in ilk insan olmadığı ve bir-çok insan topluluğunun olduğu” modern yorumları ortalığı bulandırmıştır. Günümüzde demokrasiden başka yönetim şeklini hayâl edemeyip de eski zamanlardaki başarılı krallık rejimlerini nefretle ananların yaptıkları gibi. Modern bilimde de öyle; Newton’un yerçekimi yasası bir-kaç yüzyıl boyunca “mutlak doğru bir yasa” olarak kabûl edilmesine rağmen, günümüzde ise Einstein’in genel izâfiyet (kütle-çekim) yasası kabûl ediliyor ve Newton’un yasasını artık kimse söz-konusu etmiyor. (Hâlbuki -ikisi de yanlış olması bir yana- kanımca Einstein teorisine göre Newton’un yerçekimi yasası daha doğru ve mantıklıdır). Modern-bilim Allah’a dayanmadığında ve tam-aksine Allah’ı hesâba katmadığından dolayı hiç-bir zaman kesinliğe ulaşamaz. Zâten bu nedenle de “yanlışlanabilirlik” saçmalığından bahsedilir. Sonuç olarak modern-bilim sürekli olarak neshe uğramak zorundadır. Beşerî sistemlerin kaderidir bu.

Önceki dinlerde kabûl görüp uygulanan şeylerin yeni dinde değiştirilmesi yada düzenlenmesi, hem zamanla meydana çıkan farklılıklar ve yenilikler, hem de yeni nâzil olan vahiyle gelen âyetlerde yeni düşüncelerin ve anlayışların oluşmasıdır. Allah’ın, yeni gelen vahiyle eski vahiydeki bâzı uygulamaları değiştirmesindeki hikmet, vahiy zamanla, mekânla ve kültürle alâkalı olduğundan dolayı, yeni vahiyle yasaklananların, önceki târihte bir kıyaslama yapılamadığından dolayı, yasaklanması için herkesi tatmin edecek bir gerekçenin olmamasıdır. Zâten nesh edilen uygulamalar “temel” konular değildir ve insanların yapmaya alıştığı şeylerle alâkalıdır.

Gerek klâsik dönemde gerekse de modern dönemde bâzı müslümanlar, Kur’ân’ın bâzı âyetlerinin nesh edildiği için, yaşadıkları dönemde artık geçerli olmadığını söylemişlerdir. Bir İslâm toplumu, devleti ve medeniyetinin olmayışı nedeniyle uygulanmayan hükümler ve davranışlar, “aslâ uygulanamaz” gibi gösterilmektedir. Bunu, aynı yanlışta birleşen, hem vahyi târihe hapseden “târihselciler”, hem de vahyi modern telâkkinin nesnesi yapan “evrenselciler” yapmaktadır. Modern müslümanların bir kısmı, sanki görevlendirilmişçesine, vahyi yâni Kur’ân’ı iptâl etmek yada hükümlerini geçersiz kılmak için canla-başla çalışmakta ve didinmektedirler. Allah böyle kişilerden sakınmamızı emreder.

“Gerçek şu ki, dinlerini parça-parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç-bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir” (En-âm 159).

İktidârın desteklediği hizip, zamânın en makbûl hizbi olmuştur. “Halk hükümdârın dînindendir” sözü îcâbınca, insanlar “hükümdar garantili” olan yollara daha rahat katılmış ve o yolun düşünce ve davranışını benimseyip ona alışmıştır. Böylece ümmetteki farklılıklar “hayır” olmaktan çıkıp fitneye sebep olmuştur-olmaktadır. Artık her grup, kendi alıştığını en doğru din zannetmektedir. Öyle bir duruma gelinmiştir ki, kendi hizbinin-mezhebinin-târikatının-yolunun dediğini haklı çıkarmak için vahiy bile göz-ardı edilmiş ve hattâ vahyin sözü, bağlı olunan hizbin sözünün yanında ikinci-üçüncü plânda kalmıştır. Bu uğurda nice âyetler için, “nesh edilmiştir” yâni “hükmü kalmamıştır” denebilmiştir. Kendi dandik görüşleri kıyâmete kadar bâki kalarak hükmünü sürdürebilecek ama Allah’ın hükmünü içeren âyetler nesh edilerek etkisizleştirilecek. Bunu bir îman umdesi olarak yapmışlardır-yapmaktadırlar. Çünkü savundukları görüşlerine ve düşüncelerine birebir aykırıdır bu âyetler. Kur’ân bu konuda da bizi ciddî bir şekilde uyarır:

“….Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Kur’ân’ın hiç-bir âyeti “belli bir târihe özel” kılınmış değildir. Kur’ân âyetleri ve hükümleri tüm zamanları ve mekânları kapsar. Tabi “her âyet tüm zamanlarda ve mekânlarda, ne olursa-olsun ille de uygulanacak” diye bir şey yoktur. Eğer ilgili âyetin ortaya konması ve uygulanması için bir neden yoksa, o âyetle o anda hükmetmenin gereği ve anlamı olmayabilir. Meselâ ortada fiîli bir savaş durumu yoksa, -âyetleri anlamak için okumanın dışında- sanki savaş varmış gibi davranmanın ve âyetleri ortaya dökmenin bir anlamı olmayacağı gibi, savaşla ilgili ayetleri olağan-üstü bir şekilde gündemde tutmanın anlamı da yoktur. Tabi ilgili âyetlerin Dünyâ’da o anda bir karşılığı yok diye ilgili âyetler “nesh edilmiş ve hükmü kaldırılmış” olmayacaktır. Çünkü Dünyâ’nın sonuna gelinmemiştir ve hayâtın ne getireceği bilinmemektedir. Fakat mutlakâ karşılaşılacak sorunlar, Kur’ân’ın âyetleriyle çözümlenebilecek meseleler olacaktır. Bu nedenle Kur’ân’ın tavsiyeleri-emirleri-hükümleri, tüm zamanlarda ve mekânlarda, gerektiğinde yeniden gündeme gelecek ve o âyetlerle hükmedilebilecektir. Modern müslümanların yada İslâm düşmanlarının, “artık Dünyâ çok değişti. Günümüzde o âyetlerin uygulanabilmesi mümkün değil” demesi, “Dünyâ’nın kaderini kendilerinin belirlediğini söylemek” anlamına gelir ki, bu, tanrılaşmak-ilahlaşmak demektir. Bâzı âyetlerin bugün için uygulanmasının gerekli olmaması, hiç-bir zaman da gerekli olmayacağı anlamına gelmez. Nicelerini gördüm ki, meselâ hırsızın elinin kesilmesi hükmünün, “bu zamanda olacak iş olmadığını” söyledikten bir zaman sonra hırsızlığa mâruz kaldıklarında, “el kesme” hükmünü baş-tâcı ederek dile getirmişlerdir.

Kur’ân, bir boşluğa inmemiştir. Gerçek bir zamâna, gerçek bir târihe, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik gerçekliğin olduğu bir ortama inmiştir. 23 yıllık örnek ve ideâl bir “yaşanmışlık” vardır. O hâlde Kur’ân’ın, ilk indiği târihten, coğrafyadan ve ilk muhâtaplarından kopuk ve bağımsız olarak hakkıyla anlaşılması imkânsız ve de anlamsızdır. Çünkü nübüvvetin ilk zamanlarında Hicaz’da, insanların içinden bir Peygamber seçilmiştir ve bu Peygamber ve sahabe, İslâm’ı Kur’ân-merkezli olarak hayatta tezâhür ettirmiş ve en ideâl bir şekilde hayâta hâkim kılarak bir örneklik oluşturmuştu ki, Kur’ân’da bu örnekliğe “güzel örneklik” denmiştir:

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde ‘güzel bir örnek’ vardır” (Ahzâb 21).

Modern bir söylem olarak; “Peygamber’in “resûl” olan yönü bizi bağlar, “nebî” olan yönü bağlamaz” deniliyor. Yâni, “resûl” ifâdesi ile gelen âyetler bizi bağlarken, “nebî” ifâdesi üzerinden gönderilen âyetler bizi bağlamıyor mu?. O hâlde desenize Kur’ân’ın bir-çok âyeti neshedilmiştir ve bizi bağlamaz.. Zâten sorun da bu. Nebî üzerinden verilen emirleri yerine getirmek istemeyenler yada câhilce bunu savununlar, Peygamberimiz’in nebî yönünü baltalayarak bu yükümlülüklerden kurtulmak istiyorlar. Peygamber’in “güzel örnekliği”nin gereklerinin moderniteye uygun olmaması ve bu tür bir uygulamanın zorluğu ve ağırlığından dolayı yerine getirmek istememe düşüncesi, “nebî” ifâdesiyle gelen âyetlerin nesh edilebileceği zannını ve küfrünü doğurmuştur.

Kur’ân’ı modern-merkezli okumak, Kur’ân’ın “modernizme uygun” anlaşılmasına ve modernizme göre yorumlanmasına neden olur. Böyle olunca da bir-çok âyet için ya “nesh edilmiştir” denilir yada “o âyetin anlamı o değil” diyerek mevcut modern-seküler sisteme uygun yorumlar yapılmakta ve anlamlar verilmektedir. Tabî ki bu, aşırı zorlayarak yapılan yorumlamalardır. Gerek klâsik dönemde gerekse de modern dönemde bâzı müslümanlar, Kur’ân’ın bâzı âyetlerinin nesh edildiği için, yaşadıkları dönemde geçerli olmadığını söylemişlerdir.

Birileri de, kendi sınırlı akıllarıyla ortaya koydukları mezheplerini-meşreplerini vahiyden üstün görüyorlar ve diyorlar ki, “bizim mezhebimize-meşrebimize uymayan âyetler neshedilmiştir, hükmü kaldırılmıştır”. Yâni, “bizim aklımız vahiyden üstündür” demeye getiriyorlar. Sâdece âyetler de değil, hadislerin de mensuh kabûl edileceğini söylüyorlar. Böylece akıllarını; “gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem 4) ve “Biz seni âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107) denilen Peygamber’den de üstün tutuyorlar. Mezheplerine aykırı olan âyetleri ve hadisleri, ya te’vil ederek kabûl edeceklerini, yada mensuh (hükmü kaldırılmış) olduklarını söylüyorlar. El-Kerhi aynen şöyle der: “Mezhep imamımızın ve arkadaşlarının görüşüne ters düşen her âyet ve hadis, ya te’vil edilir yahut mensuh kabul edilir” (Risâle fi’l-Fusûl).

İslâm târihinde de bir-çokları aklın nas ile çelişmesi durumunda aklın tercih edileceğini iddia etmiştir. Fahreddin Râzi bile: “Akıl ile nas çelişirse akıl tercih edilir” yâni “nas nesh edilir” diyebilmiştir. Esas ve asıl olanın hangisi olması gerektiğini yada aklın nassı nesh edebileceğini söylerken şöyle der:

“Naklin zâhir ifâdelerini, aklın kat’i delâletine tercih etmek yanlıştır, çünkü nakil, aklın feridir (naklin-nassın anlaşılması akla bağlıdır). Eğer asıl olanı (aklı) delil olmaktan düşürürseniz, bu çürütme işi hem aslı (aklı) hem de fer’i (nakli) birlikte ortadan kaldırır. Bunun yanlışlığı ise ortadadır. O hâlde tek bir çıkış-yolu vardır ki, o da aklın -kesin olan- delâletini asıl kabûl etmektir”.

“Ey örtüsüne bürünen!, az bir kısmı hâriç olmak üzere, geceleyin kalk: (Gecenin) Yarısı kadar. Yada ondan biraz eksilt. Veyâ üzerine ilâve et. Ve Kur’ân’ı belli bir düzen içinde (tertil üzere) oku. Gerçekten senin üzerine ‘oldukça ağır’ bir söz (vahy) bırakacağız. Doğrusu gece-neşesi (gece ibâdeti, insanın iç-dünyâsında uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz, senin için uzun uğraşılar vardır. Rabbinin ismini zikret ve her-şeyden kendini çekerek yalnızca O’na yönel” (Müzzemmil 1-8).

“Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O’na dönüşünüzü) kabûl etti. Şu hâlde Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah’ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur’ân’dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Müzzemmil 20).

“Gecenin bir kısmında kalk, sana âit nâfile (ilâve) olarak onunla (Kur’ân’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makâma ulaştırır” (İsrâ 79)

“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar îman eder. Onların yanları (gece-namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler” (Secde 15-16).

“Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyâma durarak gönülden itaat (ibâdet) eden, âhiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umûd eden (gibi) midir?. De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?. Şüphesiz, temiz akıl-sâhipleri öğüt alıp-düşünürler” (Zümer 9).

Biz namazlarımızın ayrıntılarını Peygamberimiz’den öğrendik. Fakat niçin Teheccüd namazının ayrıntısını da ondan öğrenmiyoruz?. 5 vakit namazı Peygamberimiz’e bakarak öğrendik ve kılıyoruz. Onun kıldığı 6. vakit olan Teheccüd namazını niye “o kıldığı için” kılmıyoruz?. “Sana âit” denince ne anlamalıyız ki?. Sâdece 1.400 yıl önce yaşayan Hz. Muhammed’e midir bu hitâp ve emir?. Bu hitâp ve emir sâdece Peygamberimiz’e ise, şimdi ne oldu?, yukarıdaki Teheccüdle (gece namazı) ilgili âyetler nesh mi oldu yâni?. Tabî ki de hayır. Âyet şimdi de bize hitâp ediyor ve emrederek; “Teheccüd için kalk ve namaz kıl, Kur’ân oku” diyor. Aksi-hâlde “tüm Kur’ân Peygamberimiz’e indirildiğine göre Kur’ân’ın hiç-bir âyeti bize hitâp etmiyor” şeklinde bir mantığa ulaşırız. Hayır!; Kur’ân’ın diğer tüm âyetleri gibi Teheccüd namazı ile ilgili âyetleri de bize hitâp ediyor ve Teheccüdü emrediyor.

Nesihçiler, nesh edilen âyetlerin sayısı hakkında bile uzlaşamazlar. Modern nesihçiler ise “Medenî âyetlerin tamâmı nesh olmuştur” derler. Zâten Mekkî âyetlerin “ilk inen âyetler” olduğu apaçık olmasına rağmen, Muhammed Mahmud Taha, Mekkî âyetleri “İslâm’ın İkinci Mesajı” olarak değiştirir ve ikinci mesajın(!) yâni Mekkî âyetlerin, ilk mesajı(!) yâni Medenî âyetleri nesh ettiğini ve böylelikle de Medenî âyetlerin bir hükmünün kalmadığını söyleyerek küfre düşer. Bir kısım nesihçiler, Medenî âyetlerin Mekkî âyetlerden bir çoğunu nesh ettiğini söylerken, Taha, Mekkî âyetlerin Medenî âyetleri nesh ettiğini söyler. Oysa ortada birbirini nesh eden tek bir âyet bile yoktur. Söz-konusu edilen neshi ne Allah yapar, ne Peygamber yapmıştır ne de Kur’ân’ın kendisi yapmıştır. Olan şey, Kur’ân bütünlüğünün, birilerinin; mezheplerine, meşreplerine, izledikleri yola ve “modern dünyâya uymadığı için” ve bundan dolayı eziklik duyup komplekse kapılmalarından dolayı, farklı sayıdaki âyetleri nesh edip hükümsüz bırakma kâfirliğidir. Bu nesh etme konusu, şeytanın, dostlarına vahyettiği bir vahiyden başkası değildir.

Mesela, “Ey Peygamber!; sana hayırlı işlerde neyi ne kadar harcayacaklarını soruyorlar!. De ki: İhtiyacınızdan fazlasını harcayın” (Bakara 19) âyetindeki hükmün; “Ey Peygamber!; sen onların mallarından bir kısmını zekât/sadaka olarak al!” (Tevbe 113) âyetiyle nesh edildiğini söylerler. Bu tarz nesh şekli nesihçilerin ve zenginlerin çok hoşuna gitmektedir ve onlar tarafından desteklenmektedir. Tabi bu düşünceye göre ilk âyetteki hükmün hiç-bir teşrî değeri yoktur. Sâdece metni okunmakta, hükmü ise -müslümanların tercihine kalmış bir tatavvu/nâfile ibâdet olması dışında- hiç-bir yaptırım değeri taşımamaktadır.

Hayâtın değişik durumlarına göre askıya alınabilecek olan âyetler için “nesh edilmiştir” demek bir cehâlet gösterisidir. Meselâ ortada sıcak bir savaş yokken savaş esirlerini tartışmanın bir anlamı olmayacağı gibi, savaş varken de tartışmamak olmaz. Hayat döngü hâlindedir ve bugün askıya alınmış mesele ve konu, başka bir zaman yeniden gündem olabilir. 23 yıllık nübüvvet târihinde inen vahiy ve yaşanan hayat, “örnek bir model”dir. Bu modeldeki örneklikler, son saate kadar sürecek olan hayatta gündeme gelebilecek olan konularda da örneklik sergilemeye devâm edecektir.

Meselâ Peygamberimiz, bir târihte yaşanan kıtlık nedeniyle, o seneki kurban bayramında etlerin üç gün içinde dağıtılmasını istemiştir. Zîrâ kıtlıktan kaynaklanan bir muhtaçlık söz-konusuydu. Böylece herkes kurban etlerini üç gün içinde dağıtmıştı. Diğer sene ise, Peygamberimiz yine bir kurban bayramı sonrasında bir eve ziyârete gittiğinde, “kurbandan kalan etlerden getirin de yiyelim” dediği zaman, ev sâhibi, “biz etleri üç gün içinde dağıttık” demiş, Peygamberimiz bunun sebebini sorunca, “sen geçen sene bize böyle emretmiştin” cevâbını almıştır. Peygamberimiz de bunu üzerine, “ben geçen sene kıtlıktan kaynaklanan muhtaçlığın giderilmesi için böyle demiştim, bu yıl ise kıtlık yok ve bolluk var. Kıtlık olmadığında böyle yapmanıza gerek yok” demişti. Evet; bu bir çelişki değildir. Yeniden bir kıtlık yaşanması durumunda etler yine üç gün içinde dağıtılmalıdır. Fakat bolluk zamânında buna gerek yoktur. Yâni kurban etlerinin bayramdan sonraki zamanlarda da yenmek üzere saklanması uygulaması nesh edilmemiştir. Bu olağan-üstü bir durum için geçici bir uygulamaydı. İşte bunun gibi, hayâtın ne getireceği belli olmaz ve bir zaman için askıya alınmış âyetler ve uygulamalar, başka bir zaman için yeniden gündeme gelebilir ve uygulanabilir.

Nesihçiler özellikle bâzı âyetlerin târihte kaldığını ve nesh edildiğini söyler ki bunlar şu âyetlerdir:

“Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve onun zevceleri de onların anneleridir…” (Ahzâb 6).

Peygamberimiz, Kur’ân’ın her âyeti ve konusu için “örneklik” göstermiştir. Bu örneklik, “peygamberlerin vârisleri” olan âlimler yada toplumun sevdiği ve üstün tuttukları “bizden olan” emir-sâhipleri” olan kişiler için de geçerlidir. Örneklik artık onlar üzerinden gösterilmektedir. Bir “medeniyet projesi” olan İslâm, Peygamberimiz’in eşlerinin “annelerimiz” olduğunu söylediği gibi, zımnen; “bizden olan emir-sâhipleri”nin eşlerini de “annelerimiz” olarak göstermektedir ki bu zâten doğal olarak da böyledir. Devlet büyüklerinin eşleriyle evlenenleri hiç görmüyoruz. Çünkü bu durum aslında insanlar tarafından da benimsenmiş bir şeydir ve baktığımızda sâdece “bizden olan” emir-sâhiplerinin değil, “bizden olmayan” emir-sâhiplerinin bile eşleriyle evlenildiğini görmeyiz. O hâlde Kur’ân’ın yaptığı şey, bu doğallaşmış ve benimsenmiş durumu yeniden hatırlatmaktadır.

“Hani sen, Allah’ın kendisine nîmet verdiği ve senin de kendisine nîmet verdiğin kişiye: ‘Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın’ diyordun; insanlardan çekinerek Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha lâyıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzâb 37).

Allah gerçeği söylemekten çekinmez. İki kere iki dört ise dörttür. Toplumun tamâmı isterse bunu beş olarak kabûl etsin fark etmez. İşte bu gerçek gibi, evlatlıklar da kişilerin gerçek çocukları olmadığı için, onların eşleri onlara mahremdir ve icâbında evlatlıklar eşlerini boşadıklarında, babalıklar tarafından nikâhlanabilir. İşte âyette bahsedilen şey budur ve Allah’ın hükümlerinin ilk uygulaması Peygamberimiz tarafından yapılıp örneklendirileceği için Peygamberimiz’i sıkıyordu. Zîrâ toplum, evlatlıkları “öz evlat” gibi kabûl etmekte ve onların boşadıkları eşlerle nikâhlanmanın haram olduğuna inanmaktaydı ve bunu kural olarak benimsenişti. Peygamberimiz bunun mantıksızlığını görüyor ve Allah’ın bu mantıksızlığı gidermek için bunu kendi üstünden değiştireceğini hissediyordu. Bu da kendi evlatlığı olan Zeyd’in, geçimsizlik yaşadığı karısı Zeyneb’i boşadığında, o târihte kadınların bekâr olarak kalma düşüncesi ve durumu olmadığı için, Zeyneb’i nikâhlamasını emredeceğinden çekiniyordu. Çünkü toplumun ağır kınamasına mâruz kalacağını biliyordu. O hâlde bu âyetlere gösterilen şey, evlatlıklarla ilgili uygulamalardan biridir.

“Ey îman edenler!, (rastgele) Peygamber’in evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, Peygamber’e eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (Peygamber’in eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kâlpleriniz için de, onların kâlpleri için de daha temizdir. Allah’ın Resûlü’ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız size ebedî olarak (helâl) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok büyük (bir günah)tır” (Ahzâb 53).

“Ey îman edenler!, Peygamber’e gizli bir şey arzedeceğiniz zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (buna imkân) bulamazsanız, artık şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü?. Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabûl etti. Şu-hâlde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” (Mücâdele 12-13).

Bu iki âyet de, Peygamberimiz üzerinden tüm zamanlar için insanları eğitir ve zamanları daha da değerli olan lîderleri, âlimleri ve topulumun önde gelenlerinin programlarını, yaşam-şekillerini olumsuz etkileyebilecek bir davranışta bulunulmasını önler. Çünkü zaman çok değerlidir ve toplumun önde gelenleri, âlimler ve emir-sâhipleri için daha da değerli olan vakitlerini olur-olmaz şeylerle (ç)almamak için nasıl davranılması gerektiğini öğretir. Yine aynı-zamanda toplumun önde gelenlerinin ve de insanların birbirlerinin evlerinde nasıl davranacağını öğretmektedir. Çünkü İslâm bir medeniyet perspektifidir ve İslâmî bir kültürü ikâme ederek insanları medenileştirir. Zâten İslâm bir “medeniyet projesi ve örnekliği”dir.

Bu bağlamda, insanları eğitmek için ve davranışlarını düzenlemek için müthiş bir çâreye başvurur ve insanları kırmadan işi çözüme bağlar. Der ki, “eğer gerçekten önemli bir konu için görüşmek istiyorsanız önce bir sadaka (Necvâ sadakası) verin de hem konunun önemi hem de sizin ciddiyetiniz anlaşılmış olsun. Böyle olunca insanların bir-çoğu görüşme nedenlerinin aslında çok da önemli bir sebebinin olmadığını ve aslında soruyu ve sorunu kendi başlarına yada yakınlarıyla çözebileceklerini fark etmişlerdir. Kur’ân onlara inisiyatif almayı öğretmiş ve hem akıllarını kullanmayı, hem de dayanışma içinde bir sorunu ve soruyu çözüme kavuşturacak yeteneği sağlamıştı. Yâni zımnen, “soru(n)ları biraz da kendiniz çözmeyi öğrenin” demek istemiştir. Zâten Allah sadaka emrini geçici bir önlem için söylemiş ve örneklik oluşturmuştur. Yoksa Allah -hâşâ- bir gün önce söylediğini bir-iki gün sonra değiştirerek ve tam tersini söyleyerek çelişkiye düşecek bir ilah değildir. Zâten İslâm da çelişkiler içeren bir din değildir. Dolayısı ile burada bir nesh yoktur ve burada bir örneklik üzerinden tüm zamanların mü’minleri eğitilir.

Âyetteki maksadı göremeyen yada görmek istemeyenler, âyetin netîcesinde ne olduğunu da anlayamazlar. Buradan niye; “Peygamber’i ve ‘peygamberlerin vârisleri’ olan âlimleri önemsiz şeyler için rahatsız etmeyin ve vakitlerini çalmayın” sözü anlaşılmıyor?. Hem emir-sâhipleri hem de âlimler ve okuyan-yazan kişiler için vaktin ne kadar değerli olduğu mâlûmdur çünkü. Hattâ günümüzde de halkın çok sevdiği bir âlime soru sormadan önce bir fakire hayır vermesi uygulanabilir. Söz-konusu âyet zımnen; “siz de buna benzer uygulamalar yapabilirsiniz” mesajını verir.

O hâlde mesele açığa kavuşmuştur. Âyette verilmek istenen mesaj; “çok da önemli olmayan konular için, zamanları çok daha değerli olan Peygamber’i ve günümüzde de emir-sâhiplerini, ‘peygamber vârisleri’ olan âlimleri olur-olmaz soru(n)lar için rahatsız etmeyin” mesajıdır ve bu nedenle de âyet nesh olmamıştır ve mânâsı bâkîdir.

Evet; Peygamberimiz “İslâm’ın güzel örnekliği”dir ve örnekliği sâdece bâzı âyetlerle sınırlı değil, Kur’ân’ın tamâmı için geçerli olan bir örnekliktir. Kur’ân Peygamberimiz’in özel hayâtı üzerinden de mesajlar verir ve bu mesajlar sâdece yaşandığı zamanda değil, tüm zamanlarda ve mekânlarda geçerlidir. Çünkü bunlar insana has olması gereken âdab ve kültürel davranış öğretileridir. Peygamberimiz’in bu olaylar karşısından nasıl davrandığını ve “nasıl olması” gerektiği öğretilir.

“Ey îman edenler!, sağ ellerinizin mâlik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size âyetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (Nûr 58).

Kur’ân ve İslâm bir “medeniyet projesi”dir ve bu bağlamda mü’minlerde bir davranış ahlâkı oluşturur. Bu sâdece evlerde değil, işyerlerinde, devlet kurumlarında ve misâfirlikte de nasıl davranılacağının bir eğitimi ve öğretisidir. Moderniteye tam uyan ve her davranışı modernizmin isteklerine ve emirlerine göre olan kişilerin bunu idrâk etmesini beklemek de abestir. Onlar varsa-yoksa zamâna, mekâna ve târihe takılıp kalmışlardır. Bu konuda şu rivâyeti gösterirler:

“İbni Abbas şöyle der: Vaktiyle müslümanların evlerinde kendilerini başlarından gizleyecek perdeler-örtüler yoktu. Bundan dolayı kimi zaman ev-sâhibi, eşiyle birlikteyken bir köle yada câriye içeri girebiliyor ve bu durum ciddî sıkıntıya yol açıyordu. İşte bu sebeple, Allah, üç vakitte köleler ve câriyeler ile çocukların “izin isteyerek” içeri girmelerini emretti. Ama Allah, zaman içerisinde müslümanlara mahremiyetlerini koruyacak perde, örtü gibi maddî imkânlar nasip etti ve böylece söz-konusu problem kendiliğinden çözüldü. Bu yüzden ben de bugün âyetteki hükmü uygulayan birini görmedim”.

İyi de, herkesin mi evi örtüsüz ve perdesizdi?. Durumu iyi olanların evlerinde-odalarında örtüler ve perdeler ve hattâ kapı-pencereler bile vardı. Kapısı-penceresi olan tam-tekmil evler de vardı: “Evlere kapılarından girin. Allah’tan sakının, umulur ki kurtuluşa erersiniz” (Bakara 189). Yâni o zamânın Mekke’lileri kapı ve pencerenin ne olduğunu gâyet iyi biliyorlardı. Belki bâzılarının evlerinde yoksulluktan dolayı geçici olarak kapı ve pencere yoktu ama herkes kapı ve pencereyi yapmak için malzeme bulabilirdi. Evet; bu âyet evlerinde kapı ve pencere bulunan kişilere de hitâp ediyordu. “Belli vakitlerde izin isteyin” diyordu. Peygamberimiz hicret ile Medîne’ye ilk geldiğinde onu misâfir etmek isteyenlerin evleri elbette bir perdeden kapısı olan evler değildi. Hattâ Peygamberimiz Medîne’ye ilk geldiğinde, varlıklı olanlar ona dediler ki; “gel benim evimde kal, çünkü benim evim Medîne’nin en güzel ve konforlu evidir”. Modern insanda, modern-öncesi dönemin çok ilkel bir dönem ve modern-öncesi insanların da çok ilkel insanlar olduğu zannı vardır.

Âyetlerin nesh edilmesi diye bir şey yoktur. Fakat “askıya  alınması” vardır. Hz. Ömer’in, halifeliği döneminde, “anlamsızlaştığı için” hükümleri geçici olarak askıya alması da böyledir. Yoksa Hz. Ömer’in, âyetleri nesh edip geçersiz kılması haddine değildir. Çünkü bu âyetlerin içeriği, kıyâmete kadar bir daha gündeme gelmeyecek konular değildir. Belki “gönlü İslâm’a ısındırılacak (müellefe-i kulûb)” ve bu nedenle de geçici olarak yâni “gönlü ısınana kadar” zekât verilmesi gereken insanlar olabilecektir. Mustafa Öztürk bu konuda ilgili âyetin nesh olduğunu söyleyerek yâni âyetin hükmünün kalktığını söyleyerek küfre düşer:

“İmam Maturidi (ö.333/944), hicrî dördüncü yüzyılın ilk yarısında Hz. Ömer’in, müellefe-i kulûb’la ilgili karârını, ‘ictihad yoluyla nesh’ diye adlandırmıştır ki bu adlandırma târihsellik söylemiyle anlatılmak istenen bütün her-şeyi iki kelimeyle özetler mâhiyettedir. Öte yandan nesih meselesinde Serahsi’nin Usul’üne açıp bakın, İmam Maturidi ile aynı târihlerde yaşadığı bilinen Şafii âlim İbn Süreyc de, ‘Kur’ân ve sünnet kıyasla nesholur mu?’ sorusuna, ‘neden olmasın, pekâla olur?’ diye cevap vermiş, bir başka Şafii âlim Enmâtî (ö. 538/1143) ise, ‘Kur’ân ve sünnet benzer kıyasla değil de, asıllardan istihraç edilmiş kıyasla nesholur’ demiştir”.

İçtihad yada kıyas yoluyla nesh yapan yâni “âyetlerin hükmü bitmiştir ve artık bu âyetler ebediyyen geçersizdir” diyen kişi açık bir şekilde kâfirdir. Zâten Kur’ân’ın “kâfirlik” olarak görüp hem Dünyâ’da hem de âhirette azapla cezâlandıracağını söylediği konu budur (Bakara 85). Fakat âyetleri belli bir zamanda “uygulama alanı olmadığı için”, “içtihad yoluyla askıya almak” mümkündür.

İnsan bir karar vermeli; vahye mi uyacak ve sünneti mi örnek mi alacak, yoksa modern-liberâl-kapitâlist-şerefsiz-sapık-dinsiz ideolojilere göre mi düşünecek ve yaşayacak..

Ey târihselciler ve nesihçiler!; şimdi insanlar ne yapsın?. “Göğün İslâm aleyhine alçaldığı bir zaman”da dâvâsına sıkı-sıkıya bağlanmak ve günün birinde İslâm’ın hâkimiyetinin geleceğini istemekten başka ne yapsın?. Sizin gibi dirâyetsizlik gösterip de “moderniteye ve zamâna uymuyor” diye âyetleri iptâl edip geçersiz mi kılsın?. Peki nereye kadar?. Tabî ki sonuna kadar.. Zîrâ bir sınır yoksa hiç-bir sınır olmaz. Tek bir âyetin bile nesh edilip geçersiz kılınması, ardından tüm Kur’ân’ın nesh edilip geçersiz kılınmasına neden olacaktır. Zîrâ sapıklık ve kâfirlik bir kere başladığında ve uygulama alanı bulduğunda hiç-bir sınır tanımaz ve sonuna kadar gider.

Bâzı sûreler ve âyetler diğer bâzı sûre ve âyetlerden daha fazîletli olabilir. Fakat bu, daha fazîletli olanların daha az fazîletli olanları nesh edeceği anlamına gelmez.

Peygamber’den, “şu âyet nesh olmuştur” diye bir söz gelmemiştir. Kur’ân’ın bahsettiği nesh ise, “önceki dinlerin bâzı uygulamalarının çeşitli nedenlerle kaldırılması yada değiştirilmesi” konusundadır. İslâm târihindeki âlimlerin bir-çok âyet için “nesh  oldu” demesi, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve Peygamber’i bağlamaz ve bu söylem sâdece onların câhilliklerini, günahlarını ve hattâ küfrünü gösterir. Mezhep, meşrep, zaman ve ideoloji bağlılığından kaynaklanan tutkuların sonucunda açığa çıkan nesh teorilerinin alayı, “şeytan-işi pislik” düşüncelerdir.

Maksat gözetilmediği ve maksadı târihin her zamânında hâkim kılma yoluna gidilmediği için, târihselcilikle, evrenselcilikle ve nesihcilikle insanlar İslâm’dan saptırılıyor.

Peygamberimiz’in “son peygamber” olması ve artık ondan sonra bir peygamberin gelmeyecek olması, hiç-bir âyetin nesh edilmediğinin ve edilemeyeceğinin delîlidir. Zâten Kur’ân bir bütün olarak toplanıp mushaflaştırılmıştı ki, bu, Kur’ân’ın tamâmının nesihten beri olduğunu gösterir. Çünkü eğer Peygamberimiz zamânında nesh edilen âyetler olsaydı, o zaman o âyetler niçin iptâl edilmemiştir de kitaba konmuştur?. Böyle olmasına rağmen, Kur’ân’dan tek bir âyetin bile nesh edildiğin söylemek hiç kimsenin haddine değildir.

Nesh de, Allah’ın hükümlerinin kaldırılması yada kâlplere-vicdanlara hapsedilmesidir. Kur’ân’ı hayattan uzaklaştırıp kâlplere-vicdanlara hapsetmek, “Kur’ân’ın tamâmının neshedildiğini söylemek” anlamına gelir. Zîrâ Kur’ân, sâdece bâzı ahlâkî konularla ilgili âyetleriyle değil, “bütünlüğü ile” bir hayat kitabıdır, yaşam kılavuzudur.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir