Ercümend ÖzkanGenelSöyleşiler ve Seçme Yazılar

Kur’an’ı Ahlak, Resulullah’ı Örnek Edinmeliyiz

Ben hiçbir gün demokratik ortama katılmayı düşünmedim ve katılmadım da. Benzerlerimiz meclislere girmeyi hedefleyip gerçekleştirirken ben hapishanelere girme yolunu tuttum. Bu da gösteriyor ki benim böylesi bir sorunum hiç olmadı. Hiçbir zaman parti denildiğinde demokratik partileri anlamadım ve İslâmî olmayan partilere sıcak bakmadım, bakamazdım. Zira Müslüman’dım. Ve Müslümanlığımın gereğini yapmam da benden isteniyor ve “Müslüman olduk demekle kurtuluvereceğinizi mi sanıyorsunuz?” deniyordu rabbim(terbiyecim) kabul ettiğim Allah tarafından.

 

Laiklik-Demokrasi ve İslam  

Bizim Sıvas Gazetesinin Ercümend Özkan’la yapılan mülakatta yer alan İslâmî Parti ile ilgili bölüm:

Bizim Sivas: 12 Eylül sonrası Müslümanların gündemini oluşturan bir konuya gelmek istiyoruz. Mevcut demokratik siyasal ortama katılıp katılmama. Çok tartışıldı, hâlen de tartışılıyor. Bir kısım Müslümanlar parti’yi İslâm’a hizmetin tek yolu görüyorlar. Bir kısmı da parti’yi demokrasinin parçası görüp reddediyorlar. Siz bu yelpazenin ikinci kısmına yakın idiniz ki bir dergide (Tempo) okuduğumuz haberle şaşkına döndük. İslâm Partisi kuracağınızı söylediniz. Bunlar ne derece doğru? Daha önceki düşüncelerinizle ne derece uzlaşıyor? Parti olmadan daha iyi hizmet edilemeyeceğini söylüyorsunuz? Bu önceki görüşlerinizden vazgeçtiğiniz anlamına gelir mi?

Ercümend Özkan: Ben hiçbir gün demokratik ortama katılmayı düşünmedim ve katılmadım da. Benzerlerimiz meclislere girmeyi hedefleyip gerçekleştirirken ben hapishanelere girme yolunu tuttum. Bu da gösteriyor ki benim böylesi bir sorunum hiç olmadı. Hiçbir zaman parti denildiğinde demokratik partileri anlamadım ve İslâmî olmayan partilere sıcak bakmadım, bakamazdım. Zira Müslüman’dım. Ve Müslümanlığımın gereğini yapmam da benden isteniyor ve “Müslüman olduk demekle kurtuluvereceğinizi mi sanıyorsunuz?” deniyordu rabbim(terbiyecim) kabul ettiğim Allah tarafından.

Diğer yandan partiler hiçbir zaman yalnızca demokrasilerin ayrılmaz unsurları da olmamışlardır. Şayet böyle olsaydı küçük bir misalle açıklamak gerekirse, benim 14 yıl önce yöneticisi olduğum Kurtuluş Partisi takip edilip, mahkemelere sevk edilip, mahkum edilmez, daha sonra görülenler gibi mahkemelere sevk edilseler bile Mamak Mahkemelerinde verilen “Biz laik-demokratik rejim kurulduğundan bu yana bu rejime soğuk bakan Müslümanları bu rejime entegre etmek ve ısındırmak için kurulmuş ve büyük çapta bunu sağladığımız halde mi sayın savcı bizi tam tersi bir amaçla, yani şeriat düzeni getirmek için çalışmakla suçlayabiliyor.” ifadelerinin sonucunda beraat eden partilerden olurduk. Biz bunlar gibi olmadık, değiliz de. Bu sebeple aleyhimize her şeye başvuruyorlar ya. Ayıpları ortaya çıkıyor olmasından dolayı.

Hiçbir zaman “Parti ile İslâm’a hizmet verilir” gibi bir bulanık anlayışın sahibi olmadık. Diğer yandan partileri de yine hiçbir zaman yalnız demokratik kurumlar olarak görmedik. Zira böyle değildir partilerin tümü.

Parti, para, devlet, din, anayasa gibi kavramlar, niteliği itibariyle hiçbir ideolojinin damgasını müstakilen taşımayan kavramlardır. Bunların başına getirilen kelimeler bu kavramlara ideolojik sıfatlar kazandırırlar. Örneğin, para denildiğinde yalnızca iştira vasıtası anlaşılır. Dolar denildiğinde, bir özel paranın adı olmakla birlikte yine sormak lazımdır ki hangi ülkenin dolarıdır? Yani Avustralya mı, Yeni Zelanda’nın mı? Hong Kong doları mı, yoksa Amerikan doları mı? Bundan sonra ancak muhatabınızla anlaşmanız mümkün olur. Zira ismi dolar olmasına rağmen bu dolarların her birinin Türk Lirası olarak karşılıkları farklıdır.

Devlet denildiğinde de yine, bir ülkenin üzerinde yaşayan bir topluluğun ve topluluğun üzerinde konsensüs sağladığı bir düzenin ifadesi olarak anlaşılmaktadır. Lâkin ideolojik mahiyeti bu kadarlık tariften anlaşılamaz. Bu devlet için Marksist, laik-demokratik veya İslâmî devlet gibi devleti sıfatlandıran kelimeler getirildiğinde ancak o devletin veya bir devletin ideolojik niteliği anlaşılır, tanınır. Bundan sonra artık siz o devletin ne nispette İslâm devleti veya laik-demokratik devlet veya Marksist devlet olduğunu sorabilirsiniz. Temsil ettiğini beyan ettiği ideolojiyi ne derecede temsil ettiğini veya etmediğini gözlemleyebilir ve buna göre yargılayarak hüküm verirsiniz o devlet hakkında.

Parti denildiğinde de, tıpkı para, devlet, din gibi niteliği belirgin olmayan mücerret bir kavram anlaşılır. Ne var ki bunlara nitelik kazandıran şey başına getirilecek kelimelerdir. Bu kelimeler partinin sıfatını belirler ve örneğin Marksist parti, laik-demokratik parti veya İslâmî partilerden söz edilebilir. Bunun içindir ki insanımız öncelikle ne söylediğini, neyin ne olduğunu gereği gibi anlamalı ve ondan sonra şayet söyleyeceği bir sözü varsa onu söylemeli, tenkit veya tasvip etmelidir.

Şayet rejimin biz Müslümanlar için hazırladığı ortama, onların oyunlarını onların kaidelerine göre oynamak üzere girersek bu İslâm’la çelişir, kendimizle çelişir ve erir gideriz. Bundan uzak kalabilmenin yolu ise İslâm’ı gereği gibi bilmek ve gereğince amel etmekle mümkün olur. Biz de “İslâmî Parti kuracağız” derken şayet 21 yıldan beri örneği görülen bir parti gibi yani MNP, MSP ve bugün de Refah Partisi gibi bu rejimi işletmeye, koalisyon ortağı olarak işletilmesine ortak olmaya talip bir parti olsak ve bunu gerçekleştirmek için de genel ve mahallî seçimlere girerek, gerek TBMM’de gerekse belediyelerde partimizi temsil ettirerek bu rejimin kanunlarına göre hükmetsek, bu takdirde bütün Müslümanların bize “Sizin bunlardan farkınız nedir?” demeye tabii ki hakkı olur ve rejime entegre olmakla suçlanabilir ve bu suçlama da isabetli olurdu. Ama biz verdiğimiz beyanlarda olsun, sabıkamızla olsun böyle bir şeyi ne düşündük, ne de bir gün olsun tevessül ettik. Hep ırak kaldık rejimi işletmeye talibiyetten. Bu kadarı bile, Müslüman olduklarını ve İslâm’ı getireceklerini söyleyenlerle bizim aramızdaki en temel farkı oluşturmakta değil midir? Hüküm verirken insanımızın düşünmesini, akletmesini diliyoruz. Elbette ki bizi tenkit etmeye herkesin hakkı vardır, olmalıdır da. Lâkin tenkit demek, söylenen veya yazılanı geçerli gerçeklere dayalı olarak, öylesi değil böylesi daha isabetlidir, doğrudur diyebilmektir. Kuruntular ise gerçekten bir şey ifade etmezler.

Bizim “İslâmî bir parti kuracağız” beyanımız neden insanımızı şaşkınlığa düşürdü doğrusu anlamak güçtür. Zira biz bugüne kadar hiçbir gün “Biz partiye karşıyız” demediğimiz gibi hiçbir satırımızda da böylesi bir ifadenin sahibi olmadık. Üstelik sürekli olarak insanımıza “Bir fikrin örgütlenmeden iktidar yüzü göremeyeceğini” hep hatırlattık, söyledik ve yazdık. Bizim bunları söylememize rağmen insanımız kendi anladığını kendisi için ilim edinmişse bu bizim sorunumuz değildir ilk planda. Zira biz böyle bir şey söylemediğimiz ve yazmadığımız için biz insanımızı böylesi bir kanata sürüklemedik. Ne var ki anlayışının azlığı ve az akleder oluşunu nedeniyle böylesi yanlış kanılara sahip olan insanımıza karşı yapacağımız şey anlayışının yanlışlığının ortaya çıkışını gördükçe onlara meselenin doğrusunu anlatmak, tekrar tekrar bunu açıklamaktır bize düşen. Nitekim biz de böyle yapıyoruz. Sorana söylediğimiz gibi, sorulmasa da söyleyerek açıklamaya çalışıyoruz. Bütün bunlara rağmen kimileri hevâsına uyarak kendini programlamış ve bildiğini (yanlış olmasına rağmen) okumaya devam ediyorsa böylelerini Allah’a havale ediyoruz. Başka ne yapabiliriz ki.. Biz, İslâm men ettiği için teröre karşı olduğumuzdan, kimileri gibi insanların üzerine terör estirerek gidip onları istenilen çizgiye getirmeyi de haram biliyoruz.

Evet, insanımızın bu ve benzeri konular gündeme geldikçe bizi ne derece yanlış anladığının da ortaya çıktığını görüyor ve düzeltmeye çalışıyoruz. Biz ne dün söylediklerimizle bugün çelişiyoruz, ne de dün düşünmediğimizi bugün keşfettik. Ana meselelerde dün ne düşünüyor ve söylüyorsak bugün de yine aynı şeyleri, doğruluğuna inandığımız için söylüyor, yazıyor ve işliyoruz. Ne var ki bazı konularda da olsa yeniden yeniden düşünmenin gerekliliğine inanıyor ve öyle yapıyoruz. İnsan kendini sürekli olarak geliştirmeli ve yenilemelidir. Yenilemek ise doğruları terk etmek, onlardan vazgeçmek demek değildir. Bir doğru ancak, taalluk ettiği konuda kendisinden daha uygun olan bir doğru ile değiştirilebilir. Böylesi vaciptir. Bir doğrunun bir yanlışla değiştirilmesi ise kesinlikle caiz değildir. Biz de elhamdülillah bugüne kadar hiçbir doğrumuzu bir yanlış ile değiştirmedik. Sahibi bulunduğumuz doğruları, kendisinden daha doğru olanlarla değiştiriyor ve seviyemizi sürekli yükseltmeye çabalıyoruz. Bütün Müslümanların da böyle yapmasını öneriyoruz. Kimileri ise tutturdukları yanlış yollardan vazgeçmeyi nefislerine yediremiyorlar ve ısrarla üzerinde yürüyorlar yanlışlarının. Bunların, böylelerinin tutturdukları yolun cehenneme ulaşacağına inanıyoruz. Ve üzülüyor ve dua ediyoruz: “Ya Rabbi!. Bunlara sen acı!. Zira onlar bilmiyorlar!.” diyoruz. Öğrenmelerini öğütlüyoruz. Peygamberimiz(s.a.)’in de buyurdukları gibi “nefislerini yenenlerin başkalarını yenenlerden daha güçlü pehlivanlar olduklarını” hatırlatıyoruz onlara. Doğru sözü işittiklerinde kulak verenlerden olmalarını diliyoruz. Ve duyuruyoruz doğru, hak sözü onlara ki dinlesinler ve uysunlar da kalpleri Allah’ın yoluna dönsün. Bu laik-demokratik ahiri kötü olan yoldan çıksınlar, dönsünler.

Söylediklerimiz ve yazdıklarımız, dikkatle ve yalnızca anlaşılmak için okunur ve dinlenirse bizim düşüncelerimizde herhangi bir değişikliğin bulunmadığını, hatta daha da ısrarlı olarak doğru bildiklerimizi te’kid ettiğimizi herkes rahatlıkla anlayabilir.

Şaşıranların, meşhur tabiri ile şapı şekere karıştırdıklarını hatırlatmak istiyoruz. Zira şapın şekere benzeyen tek yanı rengidir ve beyazlığıdır. Ne tadı, ne terkibi, ne işlevi, ne de sair özellikleri şekere benzer. Nasıl her sakallı dedemiz değilse, her parti de İslâmî parti değildir, demokratik parti de değildir. Demokrasi yandaşlarının bazı genel şeyleri demokrasilerin zimmetine geçirmeleri, öyle ilân etmeleri ne bizi ne de başkalarını bağlamaz. Bildiğiniz gibi eline mikrofonu geçirip milletin karşısına her gün tv’de çıkanlar akıllarına estiği gibi konuşuyorlar. Karşılarında kendilerine başka alternatifler sunanlara yer vermiyorlar. Ancak aynı havayı çalanların birbirlerine ağzına gelenleri söylediklerinden başka, hasetleri gündemi doldurduklarından başka bir şeye şahit olmuyoruz. Ve bakıyorsunuz hemen hepsi işine geldiği gibi eğip büküyorlar ve millete, milletin gözünün içine baka baka yalanlar söylüyorlar. Ve mesela diyorlar ki “Doğruyu yazan basın demokrasilerin ayrılmaz unsurlarıdır.” Ve buna benzer “Muhalefet demokrasilerin ayrılmaz unsurlarıdır” devamı “Siyasi partiler demokrasilerin ayrılmaz unsurlarıdır.” Bu ve benzeri sözler onların kuruntularından ve itibar edilir gördükleri şeyleri zimmetlerine (demokrasilerin zimmetine) geçirme haksızlıklarından başka bir şey değildir. Giderek “İnsanlar demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarıdır” bile diyebilirler ki başka bir rejim zımnen insan dışı ve insanlık dışı görülsün, sanılsın.

Kanmayınız bunlara, dikkat ediniz. Müslüman’ım diyenlerin bile rahatlıkla düştükleri bu tür yanlışlardan, esaslı yanlışlardan korununuz. Bilincinizi geliştiriniz ki kendinizi koruyabilesiniz.

İslâmî rejimde yöneticiye hakkı tavsiye etmek, söylemek ve giderek haktan ayrılan yöneticiye karşı “kıyam” etmek yok mudur? İslâm’ın cihana tanıttığı bu kavramı demokratlar zimmetlerine geçirmeye çalışmaktadırlar, dikkat ediniz. Yöneticiyi doğrulara yönlendirmek için çalışan, yöneticinin doğrularına destek veren ve eğrilerini düzeltmeye çalışanlar (örgütlenmiş siyasi partiler) yok mudur? Vardır ve olacaktır da. İslâm’da muhalefet, demokrasilerdeki gibi iktidarı temsil eden ne yaparsa yapsın hepsine karşı çıkmak değildir. Muhalefette iken söylediklerinin, iktidara geldiğinde tersini söylemek ve yapmak da muhalefet değildir. İslâm’a göre insan, gerek iktidarı gerekse muhalefeti temsil etsin mutlaka Allah rızasını göz ardı edemeyen ölçülerin insanıdır. Bu sebeple de doğrular kimden sâdır olursa olsun doğrulardan yana olur. Eğriler de kimden sâdır olursa olsun eğrileri düzeltmeye çalışır. Budur Müslüman olmak. Budur Allah’a teslimiyetin gereği.

Demokrasiler bu konuda İslâm’la yarışamaz, buna cüret bile edemez.

İnsanlara unutturulan İslâm, kabuktan öteye geçmeyen bazı kurumlarıyla yaşatılmak istenince, İslâm’ın karşısındaki kendini anlı şanlı pehlivan belliyor. Öğreniniz İslâm’ın ne olduğunu ve yaşayınız da hem Müslüman’ım diyenler, hem de İslâm’ın hasımları görsün İslâm’ın ne menem bir şey olduğunu.. Giderek yanlışlarını görecekler ve imrenerek kendilerini İslâm’a yönlendirecekler, yönleneceklerdir. Bunu yapmak biz Müslümanlara vaciptir, başkalarına değil. Dikkat ediniz. Özellikle de Müslüman tanınanların İslâmî olmayan söz ve davranışlarına müsaade etmeyiniz ki hem Müslümanlar yanıltılmasınlar, hem de diğer insanlar İslâm hakkında yanıltılmasın, yanılmasınlar. Meselâ bu açıdan, meşhur CHP’nin ve bugün onun cılız bir devamı olan SHP’nin İslâm’a doğrudan bir zararı pek olamıyor. Çünkü İslâm’a karşı olduğunu açıkça ortaya koymuş ve İslâm’dan olmadığını belirlemiş ve belirtmiştir. Asıl sizler, Müslüman’ım dedikleri halde İslâm’dan haberi olmayan, öğrenmek de istemeyen ve içinde yaşadıkları rejimin pisliklerini Müslümanlara sevimli gösterenlerden sakının. Ne diyor eskiler, “Evet, dikkat ediniz, başınıza geçenlerin namazı, orucu, haccı, zekâtı kupayı altın suyuna batırıp çıkarıyor ve sizleri içindekinin üzerinde düşünmenizi engelliyor. Sizin için kap değil, içindeki önemlidir. Zira onu içmektesiniz, kabı değil.”

Ne benim ne de başkasının namazına niyazına değil yalnızca başka şeylerine, hayatı tümüyle İslâm’a göre algılayıp algılamadığımıza bakınız. Gerçekten inanıp inanmadığımıza bakınız. Yaşayıp yaşamadığımıza bakınız. Bunu tespit edebilmek için de unutmayınız ki sizler Kur’an’ı okuyup anlamalısınız. Kur’an’ı ahlak edinen Resulullah (s.a.)’ın hayatını(sünnetini) bilmeli ve yalnızca O’nu örnek almalısınız. Ki bu eleştiriyi yapabilesiniz. Kimin söylediği ve yaptığı İslâm’a uygundur bunu seçebilmenin vazgeçilmez yolu budur. Sizler bilmezlerden olursanız önünüze geçen sizi, kendisi de aldanmışlardan olduğu veya aldatmak da istediği için, aldatabilir. Bu kaçınılmazdır. Bundan kurtarınız kendinizi Müslümanlar.

Demokrasi kuralları içinde İslâm adına çıkan bir parti neleri hedeflemiş olabilir. İktidar olma değil diyorsunuz amacınızı belirtirken ama iktidar olmayacaksa söylediklerini nasıl gerçekleştirme imkânı bulabilir?

Biz, demokratik kurallara aykırı olarak İslâmî bir parti kuracağımızdan bahsediyoruz. Ve demokratik kuralları İslâm’a ters görüyoruz esas itibariyle. Kimi yerde örneğin genel anlamda seçim kurumunun, seçilme müessesesinin çakışması demokrasi ile İslâm’ın ayniyetinin ifadesi olamaz, değildir de.

İslâmî bir parti ile örgütlenmiş ve aynı düşüncelerin, kavramların sahibi Müslümanlar olarak hedefimiz “insanların nefislerindekileri Allah’ın gönderdikleriyle değiştirmelerini sağlamaya çalışmaktır. Bunun için de insanımıza İslâm’ı anlatacağız. Demokrasiyi de anlatacağız ve mukayese ederek demokrasinin insanları nefislerine uymaya çağırdığını, hâlbuki Allah’ın insanları nefislerine uymaktan sakındırdığını ve kendine teslim olmaya çağırdığını ifade edeceğiz. Bu surette şayet insanımız, müslümanım diyen insanlarımızdan başlayarak bu değişikliği yaparlar ve nefislerindekileri Allah’ın kendilerine gönderdikleriyle değiştirirler ve her biri birer “güzel örnek” olurlarsa işte bu takdirde Allah bu toplumun halini değiştirecektir. Bu O’nun işidir. Biz işimize bakalım Allah işine bakmayı en iyi bilendir.

Biz bu halimizle iktidar olmayı istemiyoruz. Zira bu halimiz İslâm’ı iktidar etmeye yeterli değildir. Müslümanların bugün devleti İslâm’a göre yönetecek halleri yoktur. Bu sebeple şimdi iktidara talip olmak, bu rejimin işletilmesine talip olmak demektir. Biz bu türden bir iktidar istemiyoruz, haram görüyoruz. Hem biz iktidarı İslâm için istiyoruz. Kendimiz veya demokrasi için değil. Bizlerin namaz kılıyor oluşu, hükmettiğimiz hükümleri de İslâmîleştirmeyecektir unutmayınız.

Kısaca bu toplum(kavim) şayet nefislerindekileri Allah’ın gönderdikleriyle değiştirirse (uzun vadede de olsa) Allah da onların halini değiştirecektir. Yani içinde yaşadıkları rejimi değiştirecek. İslâm’la kendilerine hükmedilmesi üzere seçecekleri bir ehil Müslüman’a biat edecekler ve fiilen devletlerini kuracaklardır. Allah’ın değişmeyen kanunu budur ve biz bu kanuna uygun olarak düşünmek ve amel etmek durumundayız. İktidar olma imkânını ancak bu halkın nefislerindekileri değiştirmelerinin sonucu olarak bulacağız. O zaman kimseler bu gelişmeye engel olamayacaklar ve devlet olunca da bütün dünyaya İslâm’la insanların, toplumların nerelere gelinebileceğinin açık örneğini verebilme, gösterebilme imkânına kavuşacağız. İslâmî rejimi benimseyen ve bilen insanlardan yarın devlet olunduğunda fedakârlıklar isteyeceğiz. Zira dünyaya karşı bir iddianın sahibi olarak çıkanların gereken performansı gösterebilmeleri gerekir. Bu gösterilecek güç ve sürekli fedakârlıkla ancak bu toplum huzur ve sükûn bulur ve dünyanın diğer ülkelerinde yaşayanlarına da güzel örnekler oluştururlar. Biz İslâm için böylesi güzel örnek oluşturacak ve Allah’ın dininin yüceliğinin rahatlıkla görülebileceği bir devlet olmak istiyoruz. İktidar olalım da nasıl olursa olsun diyebilenleri fırsatçı olarak, faydacı olarak görüyoruz ve itibar etmiyoruz. Zira bizim değişmez emelimiz yalnızca “Allah rızasını kazanmaktır. Bu rıza yalnız iktidar olunca kazanılmaz, iktidar olma yolunda yürümekle ve en azından İslâm’ı kendi nefsinde iktidar yapma sürecini yaşayarak kazanılır. Bunu hatırlardan çıkarmayınız.

İslâm adına iktidar olduğunuzu farz edelim, oyun alanının sınırları belli. Temel ilke ve kuralların dışına çıkılmayacak. Çıkılırsa kopartılabilecek. Çıkmazsa, İslâm’a demokrasi sınır tayin etmiş, gem vurmuş olmaz mı?

İslâm adına iktidar olmanın ne demek ve nasıl demek olduğunu yukarıda anlatmaya çalıştık. Bu sebeple bu rejimde iktidar olmayı kesinlikle düşünmediğimiz gibi, kimileri gibi amaçlarını belirleyerek “koalisyon ortağı” olmayı da kesinlikle düşünmüyoruz, düşünemeyiz. Zira biz iktidarı kendimiz için değil İslâm için düşünüyor ve istiyoruz. İslâm adına piyasada bulunanlar ise kendileri için istiyor olmalılar ki rejim farkı gözetmiyorlar ve rejim ne olursa olsun iktidar olmayı ve iktidara ortak olmayı düşünüyor, söylüyor ve bunun için çalışıyorlar. Sonra da isimlerine İslâmî sıfatını yakıştırmaya çalışıyorlar. Biz böylesi ikiyüzlülükten uzağız. Hep de uzak kalacağız. İnsanımıza da bunu önereceğiz, önermekteyiz.

Hatırlayınız ki Peygamber’e de Mekke’de derece derece iktidara ortaklık, giderek de iktidarın tümüyle kendisine verilmesi teklifleri yapılmış fakat O reddetmiştir. Bir küçük ricalarına bile İslâm’a aykırı göründüğünden katlanamamıştır. Ne zaman ki İslâm’a tümüyle hâkimiyet tanıyan Medineli Müslümanlar Mekke’ye gelerek kendisine İslâm üzerine ve hiçbir şart koşmadan biat etmişlerdir, işte o zaman Peygamber bu teklifi kabul etmiş ve ona biat verenlerle bir devletin kuruluşunu sağlamış ve Medine’ye giderek o devletin başına geçmiştir.

Bizim için “güzel örnek” Peygamberimizdir. Ve biz onu örnek alıyoruz. İslâm dışı rejimi işletmeye talip olanlara sormalı kimi örnek alıyorlar? Peygamber’i örnek almadıkları açıkça ortada. Biz Kur’an’ı ahlak edinmeyenlerden ve Peygamber’i örnek almayanlardan uzağız. Ve Allah’a sığınıyoruz. Yalnız O’na kulluk etmeye çalışıyoruz. Mukayese ediniz, muhakeme ediniz ve yanlışlarımızı bize söyleyiniz. Ki söylemezseniz sizlerde, dinlemez isek bizlerde hayır yoktur. O takdirde yerin altı bizler için yerin üstünden hayırlı hâle gelmiş demektir.

İslâm başkalarının kendisi için çizdiği sınırlar değil, Allah’ın sınırlarını belirlediği bir dindir; dünya görüşü ve yaşam biçimidir. Rabbine teslim olduklarını söyleyenler için bu böyledir. Olmayanlar ise neyi nasıl yapıyorlarsa hesabı onlardan sorulacaktır. Bize düşen açık bir tebliğdir. Herkese yapılacak açıklamalardır.

  1. maddenin kalkması fazla bir şey getirir mi? Yoksa esaret bağlarını daha mı sağlamlaştırır?

Biz ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı hiçbir zaman ne ceza kanunlarına, ne borçlar kanununa, ne medenî kanuna, ne devletler hukukuna, ne de siyasi partiler kanununa bakarak yapmadık ki bugüne kadar. Durum böyle olunca şimdi ne diye 163. maddenin kalkmasına bakalım ve ne yapacağımızı oradan öğrenelim? Siyakımız/ geçmişimiz, sibakımızla/geleceğimizle ilgili bir kanaat vermiyor mu? Ne 1960’tan 1967’lere kadar yaptığımız İslâmî çalışmalar sırasında baktık 163. maddenin cezasına, ne 1980 12 Eylülünden sonra 15 yıla çıkarılan tavan ceza bizi ilgilendirdi, ne de şimdi tümüyle kalkmış olması.. Eğer bunlar bize yön verse idi kimileri gibi başımızı kuma gömüp gövdemizi dışarıda bırakır ve gülünç olurduk Allah’ın ve kullarının karşısında.

  1. maddenin yerine konulan Terör Yasası da bizi ilgilendirmiyor. Zira biz Müslümanlar zaten terörist değiliz ve İslâm teröre prim veren bir din değildir. Yaramız yok ki gocunalım. Biz böyle olmamıza rağmen rejim bizi kurdun yaptığı gibi “suyu siz bulandırıyorsunuz” diyerek yemeye kalkarsa ve dişleri varsa bizlerin de Allah’ımız var, O’na sığınır ve yalnızca O’ndan yardım dileriz. Biz O’na teslim olanlardanız. Cahillerden yüz çevirir, hak yolumuza devam ederiz. Zira bizler “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak” zorundayız.

Mevcut bir parti vardı. Neden ona katılıp hizmet değil de ayrı bir parti?

Mevcut partinin yukarıdan beri İslâmî bir parti olmadığını, olamayacağını gerekçeleri ile birlikte göstermeye çalıştık. Bu sebeple bu parti bizim nazarımızda ANAP’tan, SHP’den, Diriliş Partisi’nden ve IDP’den farklı bir parti olmayıp İslâmî bir parti değildir ve demokratik kuralları benimsemiş, kabullenmiş ve oyunu demokrasinin kurallarına uygun olarak oynayan partidir. Yöneticilerinin namaz kılıyor oluşu bu partiyi İslâmî yapmaz. Yapsa idi. ANAP’ı kuranın da beş vakit namaz kıldığını en azından ben yakından bildiğime göre ANAP’ın da İslâmî bir parti olması gerekmez miydi? Partilerin nitelikleri onun kurucularının niteliklerinden ziyade ve esas olarak partilerin tüzük ve programlarıyla belirirler. Ayrıca ve ek olarak da kurucu ve mensuplarının da tüzük ve programda yazılı esaslara uygun söz ve davranışlardan belli olur.

Ayrıca biz “HİZMET” gibi nesebi belli olmayan bir kavrama hiçbir zaman itibar etmedik ve ne idüğü belli olmayan bir kavramla insanları sürüklemek istemedik. Şayet “hizmet” denilen şey ne ile ve hangi kanunlarla olursa olsun ülkede yöneticilik yapmaksa bu takdirde Keçecilere MS’nin hizmet edebilmek için yalnızca bir Konya Belediye Başkanlığı imkânı verebildiğini, hâlbuki ANAP’ın Başbakan Başyardımcısı olarak hizmet verebilme imkânı verdiğini göz önünden ırak etmeyiniz. Şayet insanlara bu imkânı beldenin belediye başkanı olarak hizmet verebilen partiden olması nafile ise, aynı kişiye Türkiye’de başbakan başyardımcısı olabilme imkânı ve başbakan’ın yokluğunda da başbakan olabilme, hizmet(!) edebilme imkânı verebilen partiden olmak farz-ı ayın olurdu. Hâlâ akletmeyecek misiniz?

Ayrı bir parti. Zira biz Müslümanları başka şeylerden İslâm ayırıyor da ondan ayrı bir parti. Kimileri Müslüman olduklarını söyledikleri halde başka rejimlere hizmet veriyor ve İslâm dışı rejimlerin Müslüman halka benimsetilmesine vasıta oluyorlarsa bu onların günahıdır, bizim değil. Biz onlara da, herkese de hatırlatıyor ve açıklıyoruz ki yaptıkları, yürüdükleri yol İslâmî değildir.

(Bizim Sivas Gazetesi, 3 Haziran 1991)

 

 

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close