GenelYazarlardanYazılar

Kur’an’ı Kur’an’la Anlamak (1)

Kur’an’ı anlamak için en önce Kur’an’a başvurmak gerekir. Çünkü Kur’an müfesser (tefsir edilen) bir kitap değil müfessir (tefsir eden) bir kitaptır. Aşağıdaki ayetlerde şöyle denilmektedir:

“Elif, Lâm, Râ. Bu, ayetleri muhkem kılınmış, hükmünde tam isabet eden ve (her şeyden) haberdar olan Allah tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Hud/1)

“Yemin olsun, biz iman eden bir topluluğa hidayet ve rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak ayrıntılı olarak açıkladığımız bir kitap getirdik.” (A’raf/52)

“Bu Kur’ân, başkaları tarafından uydurularak Allah’a isnat edilmiş değildir.  Kendinden öncekileri tasdik eder ve kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Bu Kur’ân âlemlerin Rabbindendir.” (Yunus/37)

“Yemin olsun, onların kıssalarında derin kavrayış sahipleri için ibretler vardır. Bu düzüp uydurulacak bir söz değildir.  Fakat önündekileri doğrulayıcı, her şeyin ayrıntılı açıklaması ve inanan bir topluluk için hidayet ve rahmettir.” (Yusuf/111)

“Bilen bir toplum için, Arapça bir Kur’an olarak ayetleri detaylı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet/3)

BİR. “İman edenler ve imanlarına zulüm (:şirk) karıştırmayanlar, işte onlar güven içindedirler ve hidayete ulaşanlar da onlardır.” (En’am/82) İmana zulüm karıştırmanın ne demek olduğu Lokman 31/13. ayette açıklanmaktadır: “Hani Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrucuğum, Allah’a ortak koşma. Şirk, büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13)  Bu ayette şirk koşmanın zulüm olduğu bildirilmektedir. Bu takdirde 6/82. ayetteki zulüm şirk anlamına gelmektedir.

İKİ. Kur’an sınırlandırma yoluyla kendini tefsir eder. Kur’an’da karşılaşılan hususlardan birisi de genel anlamlı kelimelerin hususi bir niteliğe bürünmesidir. Bu husus, elbette Kur’an’ın ifade özelliğinin bir sonucudur. Genel ifadeli bir kelimeyi, Kur’an’ın bütününde, sadece hususi bir nesneye hasretmek mümkün olmasa da yerine göre kelamın sevk edildiği ortamda, yerine göre de muayyen konuları içeren Kur’an ifadelerinde böyle bir açıklama tarzı söz konusu olabilmektedir. Mesela “Size meyte (leş) haram kılındı” (Maide 5/3) ayetindeki meyte ifadesi umumi olup akla denizden çıkarılıp kendiliğinden ölen deniz ürünlerinin helal olup olmadığı sorusunu getiriyor. “Deniz avı ve onu yemek size helal kılındı.”  (Maide 5/96) ayeti ile denizden tutulan balıklar meytenin dışında tutulmuştur.

ÜÇ.  Elçi (rusul) kelimesi hem peygamberler hem de melekler için kullanılır. “Elçilerimiz (rusul) onun canını alırlar” (En’am, 6/61) ayetindeki resullerden maksadın ne olduğu “De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır.” ( Secde, 32/11) ayeti ile elçinin anlamının ölüm meleği olduğu açığa kavuşturulur. 6/61 de “elçilerimiz” ifadesinin çoğul olması ölüm meleğinin birden fazla olması anlamına gelir. (Allahu a’lem).

DÖRT. Kur’an’da aynı kelimeye farklı anlamlar vermekten kaynaklanan sorunlar yanlış anlamaya sebep vermektedir.

“Kur’ân’da “nüşüz” sözcüğü, Nisa 4/34 de, evli bir kadının, Nisa 4/128 de ise evli bir erkeğin yaptığı olumsuz bir davranışı ama aynı davranışı tanımlamak için kullanılmıştır. Yani bu sözcük, hem kocanın hem de eşinin yaptığı ayını tutum ve davranışı tanımlamaktadır. Gel gör ki pek çok mealde, Nisa 4/34 de geçen nüşuz sözcüğüne bir anlam, Nisa 4/128 de geçen nüşuz sözcüğüne başka bir anlam verildiği görülmektedir. Bir mealde, Nisa 34 de geçen nüşuz sözcüğüne  “dik başlılığından yıldığınız” anlamı verilirken; Nisa 4/128 de geçen nüşuz sözcüğüne  “kocasının kötü muamelesi ve kendisinden yüz çevirmesi” anlamı verilmektedir. Aynı şekilde, birinci ayetteki nüşüza, “evlilik yükümlülüklerini reddetme ve sizi başkalarıyla aldatma” anlamı verilirken ikinci ayette geçen nüşuza “yaşlılığı veya hastalığı gibi nedenlerle kocasında kendisine karşı bir isteksizlik veya kendini terk etme durumunu sezme” anlamı verilmekte; bir diğerinde ise birincisine “sadakatsizlik ve iffetsizlikten endişelenme” ikincisine “kocasının kendisine kötü davranmasından veya ilgisizliğinden endişe etme” anlamları verilmektedir. Aynı suçu tanımlayan bir sözcüğe, bu denli farklı anlamlar verilmesi, hiç şüphesiz, çeviri yapanın sahip olduğu düşünce tarzı ile doğrudan alakalıdır. Zira bu sözcüğün içinde yer aldığı iki ayet, aile içinde erkeğin egemen olduğu düşüncesine sahip olan mütercime göre farklı; kadının erkekle eşit olduğu düşüncesine sahip olan mütercime göre farklı anlaşılabilmektedir.[1]

Kur’an, nüşuz kelimesinin anlamını Mücadile 58/11. Ayetinde  “kalkmak, terk etmek” olarak vermektedir.

“Ey iman edenler! Size meclislerde “Yer açın.” dendiği zaman, yer açın; Allah da size genişlik versin. Size: “Kalkın!” denilince de kalkın ki, Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Mücadile 58/11)

Bu açıdan bakıldığında Nisa 4/34 ve 128. ayetlerini şöyle meallendirmek mümkündür.

“Allah’ın, birini diğerine üstün kılması ve erkeklerin mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde sorumludurlar. Saliha kadınlar, gönülden itaat edenler, Allah’ın koruduğu mahremiyetlerini koruyanlardır. Nüşuzundan (:evliliği bitirmeye kalkmasından) korktuğunuz kadınlara öğüt verin,  yataklarda yalnız bırakın,  geçici veya bir süre ayrılın. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın.  Allah Alî’dir, Kebîr’dir.” (Nisa 4/34)

“Eğer bir kadın, kocasının nüşuzundan (:evliliği bitirmeye kalkmasından) veya sırt dönüp uzaklaşmasından korkarsa, sulh ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için de sakınca yoktur. Sulh daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara elverişli kılınmıştır. Eğer iyi davranır ve takvalı olursanız,  Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Nisa 4/128)

BEŞ. “Allah onların kalplerini (:zihinlerini) ve işitmelerini mühürlemiştir, görmeleri üzerinde de bir perde vardır ve onlara çok büyük bir azap vardır.” (Bakara 2/7) Allah tarafından insanların kalplerinin mühürlenmesi, görünüşte Allah’ın onları iman etmekten alıkoymak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla cezalandırılmaları Allah’ın adaletine sığmaz. Kur’an’a bir bütün olarak baktığımızda Bakara 2/7 Allah’ kâfirleri tanımlamaktadır. Bu ayet bir sonuçtur. Bu sonuca götüren nedenlere bakmalıyız.  Kâfir kimdir, Allah kafire nasıl muamele eder sorularının cevabı şu ayetlerdedir:

“Onların kesin sözlerini bozmaları, Allah’ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, nebîleri haksız yere öldürmeleri ve “Kalplerimiz örtülüdür.” demeleri yüzünden ve inkârları dolayısıyla Allah kalplerine damga vurmuştur. Çok azı dışında onlar inanmazlar.” (Nisa 4/155)

“Hani Musa, kavmine demişti ki “Ey kavmim! Benim sizin için gönderilmiş Allah’ın resulü olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” Ne zaman ki onlar sapmaya meyletti, Allah da onların kalplerini saptırdı. Çünkü Allah fâsık bir toplumu hidayete ulaştırmaz.” (Saf 61/5)

“Sonra onun ardından resulleri kavimlerine gönderdik. Onlara açık delillerle gelmişlerdi. Ama daha önce yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.” (Yunus 10/74)

“İşte bu şehirler, sana onların haberlerinden anlatıyoruz.  Onlara resulleri açık delillerle gelmişlerdi. Ama daha önce yalanlamış oldukları şeylere iman edecek değillerdi. İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.” (A’raf 7/101)

Bakara 2/7. ayetten sonra kalplerindeki hastalıktan bahsedilmektedir. Kalp (:zihin) görevi olan düşünmeyi yerine getirmeyince kendi kendini kapatmış olur. Çalışmayan mekanlar için kapandı yerine mühürlendi ifadesi kullanılır.

ALTI. “Leş ve kan size haram kılındı” (Maide 5/3) ayeti akla hayvan kesilirken akıtılmış kan mı yoksa etlerin içinde az da olsa kalan kanın mı kastedildiği sorusu gelmektedir. En’am 6/145. ayetindeki “demen mesfûhan / akıcı kan” kelimesi kanı akıtılmış sıfatı ile kayıtlamıştır. Buna göre ikinci ayet, ilk ayeti bir kayda bağlayarak açıklamaktadır. Yani hayvan kesilirken akan kan haram kılınmıştır.

YEDİ. “Berzah”, sözlükte “iki şey arasındaki engel/sınır” anlamına gelmektedir. Berzah kelimesi Kur’an’da üç yerde geçer. Berzah kelimesinin Kur’an’daki kullanımlarından iki tanesi “tatlı ve tuzlu denizler arasındaki engel” anlamındadır.

“İki denizi birbirine salıp katan O’dur. Bu tatlı susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasında bir berzah (:engel) ve aşılmayan bir sınır koymuştur.” (Furkan 25/53)

“Salıverdi iki denizi kavuşmak üzere birbirine; ancak aralarında bir berzah (:engel) vardır; karışmazlar birbirine. (Rahman 55/19-20)

Ayet meallerinden anlaşılacağı üzere, bu ayetlerdeki berzah kelimeleri, iki denizin birbirine karışmalarına mani olan “engel” anlamına gelmektedir.

Üçüncü olarak geçtiği yer Mu’minun Suresi 100. ayettir.

“Sonunda, onlardan birine ölüm geldiğinde“Rabbim, beni (dünyaya) geri gönder ki, terk ettiğim salih amellerde bulunayım.” der. Hayır. O sadece onun söylediği bir sözdür. Önlerinde, diriltilecekleri güne kadar bir berzah (:engel) vardır.” (Mu’minun 23/99-100)

Mu’minun 23/100. ayetten hareketle ölümden sonra dirilişe kadar ruhların beklediği bir alem (berzah) olduğu iddia edilmiştir.

Dünyaya döndürülmek isteyen kişinin önünde berzah (:engel) vardır. Bu engel kişinin dünyaya geri gelmesini imkânsız hale getiren engeldir. Bu ayette inkârcıların dünyaya geri döndürülme istekleri şiddetle reddedilmektedir.

Şu ayetler berzah diye bir alemin olmadığını göstermektedir:

Ve Sûr’a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar. Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı/uyandırdı? Bu, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’ın] vaat ettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylediler. Sadece bir tek çığlık olmuştur. Bir de bakmışsın ki hepsi huzurumuzda “hazır ol”a geçirilmişlerdir. Artık bugün kişi herhangi bir şekilde haksızlığa uğramaz. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz. (Ya Sin/ 51-54)

Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir öğüt/hatırlatma [Kur’ân] verdik. Kim Bizim verdiğimiz Öğüt’ten [Kitap’tan/Kur’ân’dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sûr’a üflendiği gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri gövermiş olarak toplayacağız. Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on gün’ kaldınız.” –Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.– Yolca en üstün olan “Siz ancak bir gün kaldınız” diyecektir.(Tâ Hâ/ 99-104)

Ve insanlar, Allah’ın, onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalanlayan kişiler, kılavuzlanan doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır.(Yunus/ 45)

Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı. Kendilerine bilgi ve iman verilen kimseler de diyecekler ki: “Andolsun ki Allah’ın yazısında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz. Artık o gün şirk koşarak yanlış iş yapanlara mazeretleri yarar sağlamaz. Onlar, bağışlanmazlar da.(Rum/ 55- 57)

Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; öyle bir gün ki o, kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından kaçar. O gün onlardan her kişi için, kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.(Abese/ 33-37)

“Şüphesiz ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden hafifletilmeyecektir. Onlar, orada da ümitsizlerdir. Ve Biz, onlara haksızlık etmedik, fakat onlar, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerin ta kendileri idiler. Ve onlar seslenirler: “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.” Mâlik: “Şüphesiz siz, böyle kalacaksınız” dedi.” (Zuhruf/74-77)

İşte bu ayetlerin ifadelerine göre, ba’s gününde, haşirde kimse ölümü ile dirilişi arasındaki döneme ait hiçbir şey bilmemektedir. Hatırlamamaktadır. Herkes rüyasız bir uykudan kalkar gibidir. Rahat bir ortamdan sıkıntılı bir ortama gelmektedirler. Kimsede sıkıntıdan, azaptan kurtulmuş bir hava yoktur. Ve “Bizi kabrimizden kim kaldırdı?” diye de şikâyet etmektedirler. Eğer kabir azabı diye bir durum söz konusu olsaydı öldükleri zaman kabir azabı gören bu kafirler ölümü isterler miydi? Herkes bilinçlidir; herkes ölmeden evvelki yaşantısını ve çevresini bilmektedir. Dünyayı hatırlamaktadırlar.

Bu âyetlere göre alem-i berzah diye bir yer ve öyle bir azap da söz konusu değildir.

SEKİZ: “De ki:Siz yeri iki günde yaratanı mı inkâr ediyor ve O’na eşler koşuyorsunuz: O, âlemlerin Rabbi’dir. Yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi. O’nu bereketli kıldı. Arayanlar için yeryüzünde gıdalarını dört günde takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi. O’na ve yeryüzüne ‘isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin’ dedi. İkisi de ‘isteyerek geldik” dediler. Allah bunun üzerine iki gün içinde yedi gök var etti. Ve her göğün işini kendisine bildirdi…”(Fussilet/9-12)

Yukarıda geçen ayetler yer, gök ve içindekilerin sekiz günde yaratıldıklarını belirtirken Kur’an’ın birçok yerinde [2] altı günde yaratılmış oldukları haber verilmiştir. Ayetlerde geçen günleri sayarsak toplam sekiz gün olduklarını görürüz. Yeryüzünün yaratılışı  2 gün, yeryüzündeki rızıkların yaratılışı  4 gün, göklerin yaratılışı ve ikmali 2 gün toplam 8 gün eder.

Görüldüğü gibi ayetler, yeryüzü ve göklerin yaratılışının tamamlanmasından bahsetmektedirler. Yaratmanın ayrıntıları verilmekte dağların sabit kılındığı söylenmekte ve gıdaların da dört günde takdir edildiği belirtilmektedir. Özetle, ayette yerin iki günde yaratılıp dört günde tamamlandığı belirtiliyor. Böylece yaratılışı altı günde tamamlanmış olur. Göklerin de iki günde yaratılıp tamamlandığı ilave edilirse sekiz ettiği ortaya çıkacaktır. Altı günde yaratıldıklarını belirten ayetler, sadece gökler ve yerin içindekilerin yaratılmasını belirtiyorlar. Tamamlamadan bahsedilmemiştir. Bu nedenle herhangi bir çelişki söz konusu değildir.

[1] Celal KIRCA, “KUR’ÂN’I ANLAMA SORUNLARI VE YÖNTEMLERİ” isimli makale

[2] Bkz. Hûd, 11/7;Furkan, 25/59; Secde, 32/4.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir