GenelYazarlardanYazılar

Kuran’ın Doğruları mı Yoksa Evrensel! Yalanlar mı?

Doğru, hak ve gerçek olanı belirlemek bütün kâinatı yoktan var eden aynı zamanda varlığından da haberdar eden ve bir tek ilah olan âlemlerin rabbi olan Allah’a ait bir haktır. Allah Hz. Âdem as. Dâhil kıyametin kopma anına kadar gelecek bütün insanlık için geçerli olacak veya olması gereken doğruları son olarak gönderdiği yüce Kuran’da belirlemiştir. Zira yaratan yarattığının halinden her an haberdardır. Yaratıcı tarafından konan diğer bir ifadeyle tespit edilen bu doğrular yaratılan insanoğlunun fıtratına ve ihtiyacına en uygun doğrulardır.

Tercihlerini İslam’dan yana koyup teslim olanların başka doğrular araması veya doğru olduğu söylenen bir takım aslı ve esası ayrıca tamamı insan akılını ürünü ve imalatı olan şeyleri tercih edip hayatının kuralları haline getirmesi asla olacak şey değildir. Ve baştaki yapmış olduğu İslam tercihini yok hükmünde görmesi anlamına gelmektedir. Tercihini Kuran’ın doğrularından yana değil de doğru olduğu söylenen ve aslında hak ve hakikatle alakası olmayan şeylerden yana koyanların İslam ile hiçbir bağları kalmamıştır.

Kuran’ın doğrularına teslim olmak bir keyfilik veya tavsiye olmayıp tam aksine bir zorunluluktur. Şöyle ki:  “Allah ve onun resulü bir konuda hüküm verdikten sonra, mümin erkek veya kadının o konunda başka bir hüküm koyma veya kendi tercihlerine göre amel etme ya da başkaları tarafından konan hükümlere göre davranma hakkı ve yetkileri yoktur. Kim Allah’ın ve onun resulünün hükmüne karşı çıkarsa apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzap-36) Bu ayetin iniş sebebi her ne kadar Cahş kızı Zeynep hakkında inmiş olsa da siz kardeşler iminde bildiği gibi sebebin hususi olması hükmün umumi ligine mani değildir.

Hz. Zeynep konusu bu yazının kapsam alanı dışında olduğundan o alana hiç girmiyoruz. Ayetin ortaya koyduğu temel kural, Müslümanların vicdanların da, pratik hayatlarında ve zihniyetlerinde derin etkiler meydana getiren, genel ve geniş kapsamlı bir devrim idi.

Allah ve resulünün koyduğu hükme uyma konusu ilk Müslümanların vicdanlarına tam anlamıyla yerleşmişti. Onlar bu teslimiyetlerinin gereği olarak asla çözüm için başka çareler aramaya tevessül etmemişlerdir. Sanırım onları bizlerden farklı kılanda bu özellikleridir. Onların vicdanları bu ilkeyi özümlemiş, duyguları bu ilkenin denetimine girmiştir. Şöyle ki: Müslümanların ne öz varlıkları ve ne de davranışları kendilerine ait değildi. Hem öz varlıkları ve hem de ellerinde olan her şey yüce Allah’a ait idi.

Allah dilediği gibi onları yönetir, kendileri için neyi ister ise onu seçer idi. O dilediği gibi onları yönetir, kendileri için neyi ister ise onu seçer idi. Zira onlar genel doğal yasalara göre işleyen şu koca evrenin bir parçası idiler. Evrenin yaratıcısı ve yöneticisi, onları bu evren ile birlikte hareket ettiriyordu. Koskoca evren içerisinde rollerini bölüştürüyor, evren sahnesindeki hareketlerini belirliyordu. Onlar bu sahnede oynayacakları rolleri kendileri seçemezlerdi. Çünkü senaryonun tamamını bilmiyorlardı. Onlar canlarının istediği hareketi seçemezlerdi. Çünkü sevdikleri hareket, paylarına düşen rolle bağdaşmaya bilirdi. Onlar ne senaryonun yazarları ne de sahnenin rejisörleri idi. Onlar sadece ücretli birer işçi idiler. Sadece yaptıkları işe karşılık ücretlerini alacaklalardı. Sonuç konusunda ne lehlerine ve ne de aleyhlerinde bir rolleri yoktu. Bundan dolayı da yaşadıkları zaman dilimi huzur, güven ve barış ortamına dönüşmüş idi. Bu gün yaşadığımız zaman diliminin emniyet, huzur ve güven ortamından uzak olmasının başta gelen nedenlerin den birisi veya en önemlisi: Müslüman olduğunu söyleyen bu coğrafya insanının Kuran’ın ortaya koyduğu mutlak doğruları hayatının kuralları haline getirmeyip tamamen insan aklının ürünü olan ve adına da evrensel doğrular! Denen ve tamamına yakını İslam’ın düşmanları tarafından ortaya konan evrensel yalanlara teslim olmalarından kaynaklanmaktadır.

Oysa kendilerini İslam’ın mensupları olarak görenlerin teslim olup kabul edecekleri bir tek doğruları vardır o da Kuran’ın doğrularıdır. Üzülerek ifade edeyim ki bu kitabın mensupların dan bir çoğu özelliklede akademisyen çevrelerden oluşan bir gurup Kuran’ın ayetlerinin bu konuda yetersizliğinden söz edecek kadarda densizleşmektedirler. Onlar böyle deyince söylenenleri hiç sorgulama gereği duymadan kabul eden yığınla halk kitleleri peşlerinden gitmektedirler. Tabi bu acınası bir durumdur.

Allah ve ona iman edenlerin düşmanları olan batı toplumu bin yedi yüz ellili yıllardan itibaren Müslüman coğrafya halkının içine düştüğü acınası durumu da kendi lehlerine çevirerek hemen hemen her alanda gerek siyasi gerek ise ekonomik anlamda yavaş yavaşta olsa üstünlüğünü ilan etmeye başladı. Bu durum onların kaliteyi yakalamış olmalarından değil Müslüman coğrafya halklarının Kuran’dan hızla uzaklaşmış olmalarından kaynaklanmakta idi.

Bu durumu fırsata dönüştürmeyi başaran batı âlemi kendi içerisindeki farklılığı en aza indirerek halkı Müslüman coğrafyaya hem fiziki anlamda hem de sosyal anlamda saldırılarına hız kesmeden ve de şiddetini artırarak devam ettiler. Mücadele etmesi gereken konsept ve hedef artık İslam olarak kabul edilmişti. Belirlenen hedeften sonra hemen peşinden de belirlenen hedeflere her alan da yoğun bir saldırıya geçildi.

Öncelikle İslam’a ve Kuran’a alternatif kurum ve kuruluşlarını oluşturmaya başladılar. Kendi aralarında oluşturdukları kısmi birlikteliğin gereği olarak müşterek ordular oluşturarak İslam beldelerine fiili saldırılara başladılar ve bunların bir kısmında da başarılı oldular kocaman bir ümmet topluluğu ile merkezi otoriteye bağlı olan koca bir imparatorluk olan Osmanlıyı milliyetçilik virüsü ile param parça ettiler.

Açmış oldukları yeni alanlara zihnen ve fikren kendilerine benzeyen ancak şekil olarak yerli halka benzeyen ve İslam’ın düşmanları olan zihniyeti iktidar yaptılar değişimin ve dönüşümün büyük bir kısmını bu şekilde tamamlamış oldular. Bu bölüm işin fili veya cephe kısmını oluşturmakta idi.

Ancak ne var ki savaşlar cephede kazanılıp masa başında kaybedile biliniyordu bunu bizzat Sevr, Lozan ve Montrö anlaşmalarıyla sadece bu günkü sınırlarına hapsedilen ülkemiz tarihinden bilip yaşamaktayız. Öyle ki elimizdeki on iki adaları zorla Yunanistan’a verdiğimiz tarihi bir gerçektir.

Doğrudan kazanamadıkları ve elde edemedikleri İslam beldelerine ait toprakları bir bir masa başında ellerine geçirdiler. Başta insan hakları evrensel beyannamesi diye dünya halklarına sundukları koca bir yalan ile inanların gazlarını aldılar. Zira bunlar bir ruhbanlık uydurdular ona da kendileri bile uymadılar. Adeta bunlar Allah’tan gayrısına tapıp helvadan putlar yapıp sonrada acıktığı zaman ilahlarını yiyen Mekkeli müşriklerden hiçbir farkları yoktu. Aynı zihniyet sahipleri kendi içlerinden aslan payını alacak beş daimi ve veto hakkı olan üyenin bulunduğu sözüm ona birleşmiş milletler! Örgütü, çetesini kurdular dünyayı sadece beş devletten ibaret gören bu hainler dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Müslüman coğrafyayı yok saydılar.

Adalet ve hakkaniyetten uzak olan kararlarıyla Mekke müşriklerini aratmadılar. Bu beşli çete Siyonist İsrail ile ilgili hemen hemen hiçbir yaptırım kararını uygulamaya koyamadılar. Gelen kınama ve yaptırım kararları büyük şeytan A.B.D.. tarafından veto edildi. Bu durumu fırsata dönüştüren Siyonist İsrail halen hız kesmeden zulümlerine devam etmektedirler.

Ayrıca askeri alanda da işlerini yürütmek üzere NATO adı altında başta Amerika’nın çıkarlarına hizmet edecek büyük bir ordu kurdular. Bu ordu nerede bir İslam’ı uyanış ve diriliş var ise hemen oraya müdahale ediyor peşinden uçuşa yasak bölgeler ilan ederek terörist ve fitnecilere alan açıp ilgili ülkelerde istikrar, barış ve huzur adına hiçbir şey bırakmıyorlar. Örnek Irak, Afganistan, Suriye ve diğer Müslüman ülkeler.

Sizlerin de bildiği gibi iletişim çağını! Yaşamaktayız kaba ve sofistike güç kullanarak herhangi bir ülkenin topraklarına sahip olmak hem maliyeti yüksek hem de oldukça riskler oluşturmaktadır. Bunun farkına varan Allah’ın ve iman edenlerin düşmanları hiçbir hedeflerinden vaz geçmeden bu işleri kültürel alana taşıyarak yollarına devam kararı aldılar. Bunlar Kuran’ın doğrularına karşılık tamamen kendi akıllarının ürünü olan bir manifesto yayınladılar ve adına da evrensel doğrular! Pardon evrensel yalanlar adı altında bir takım görüş ve düşüncelerini özelliklede halkı Müslüman coğrafyada iktidara getirdikleri yerli işbirlikçileri ile uygulama imkânı buldular. Bütün bir insanlığı uydurdukları bu yalana inandırmaya çalıştılar ve halen de çalışmaya hız kesmeksizin devam etmekteler.

Yeri ve zamanı gelmişken şunu hemen belirtmeliyim ki: Allah ve ona iman edenlerin düşmanları olan özelliklede batının kendisini İslam ve onun yüce kitabı Kuran karşısında savunacakları bir kutsalları kalmamıştır. Onlar Allahtan gelen her ne var ise onu tahrif edip bozdular. Bu bozulma otomatikman hem kendilerini hem de nesillerini bozup mahvı perişan etti. Ellerinde insanlığa götürecekleri tek bir sahife kutsal metinleri kalmadı. Bu gün hiç kimsenin gerek Hristiyanlığı gerekse Yahudiliği seçmesi için haklı bir neden bulamaması normaldir.

Bu durumun farkına varan bu topluluk İslam’ın yükselen bir değer olarak bütün bir dünyada özelliklede kendi ülkelerinde gençler arasında yayılmasından büyük bir endişeye kapılarak yeni yeni çareler aramaya başladılar. İşte bu çarelerden biride Kuran’ın doğrularının karşısına sözüm ona evrensel doğrular! Ki ben buna evrensel yalanlar diyorum çareler ve çözüm yolları aramaya başladılar. Ne gariptir ki bu yalanları kendi insanları tarafından kabul edilip rağbet görmez iken güya gelişmekte olan toplumlar özelliklede Müslüman olduğunu söyleyen yığınlar tarafından kabul edilip Kuran’ın doğrularının önüne geçirildi bununla Müslümanlar kendi kutsal ve öz benliklerinden hızla uzaklaşarak kozmopolit bir topluluk oluverdiler.

Bu bozulma onların her şeylerini alt üst etti. Siyasetleri, ticaretleri, hukukları, yaşantıları, anlayışları tamamen bozuldu. Ümmet bilincinden halk anlayışına geçen bu topluluklar Kuran’ın doğrularını bir bir terk ederek bütün hayat standartlarını batıya ve batıla endekslediler. Özellikle hukuk alanında yapılan değişiklikler bu değişikliğe giden toplumlarda huzur ve güven denen hiçbir şey bırakmadı.

Mesela:

Avrupa birliğine! Girme pahasına Allah’ın sizler için hayat vardır dediği kısası Öldürenin öldürülmesi emrini hayatlarından çıkardıklarından bu tarafa son ve resmi örnek olması açısından resmi ağızlardan yapılan bir veriyi paylaşmak istiyorum. İki bin on dokuz yılının ilk on bir ayında dört yüz yirmi kadın cinayeti işlenmiş pardon evde veya sokakta öldürülmüş.

Çözüm bulup çare üretmesi gerekenler ekranlara çıkıp çaresizliklerini itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Zira evrensel doğrular! Diye sarıldıkları yalanlar: “ Adam öldürene öldürme yerine at hırsızına verilen cezayı verip” bir de iyi hal ve indirim uygulayarak seri cinayetlerinde önünü açıyorlar. Sizce Allah bu gibi topluluklara yardım eder mi? Bence etmez zira bunlar Allah’ın dinine yardım etmek yerine var güçleriyle Allah’ın doğrularından uzaklaşmaktadırlar. Sözün özü Bizleri kurtaracak olan evrensel yalanlar değil aksine kıyamete kadar bütün doğruları bünyesinde barındıran yüce Kuran’ın bizzat kendisi olacaktır.

Ey peygamber sen sana vahy ettiğimiz Kuran’a sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru yol üzerindesin. Bu Kuran sana ve senden sonra kilere bir öğüt ve şereftir ileride Kuran’dan hesaba çekileceksiniz.” ( Zuhruf-43-44) Sözün özü Kuran’a sarılanlar kazanacak onun dışındakiler kaybedecek. Kazananlardan olmak dilek ve temennisiyle başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir