GenelYazarlardanYazılar

Kur’an’sız Kulluk Olmaz (2)

Kıymetli dostlarım Kuran’ız kulluk olmaz isimli çalışmamızın birinci bölümünü dergimizin Mayıs ayı sayısında ve sitemiz de yayınladık.İkinci bölümünü ise Haziran ayın da yayınlıyoruz.

Konu hakkın da daha fazla malumat sahibi olmak isteyen kardeşlerimizin birinci bölümünü yayınladığımız çalışmayı okumalarını tavsiye ediyoruz.( http://www.iktibascizgisi.com/kuransiz-kulluk-olmaz-1/ )

Günümüz Müslüman halklarının kafalarının en fazla karışık olduğu ve bir türlü netleştiremediği konuların başında kulluğun kime nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiği hususunun açıklığa kavuşturulamamış olmasıdır.  Kulluğun sadece Allah’a yapılması kesin olarak emredilmiş olmasına rağmen gerek farkın da olarak gerek ise farkında olmayarak Allah’ın dışında birçok sisten, yönetim biçimi, fikir, ideoloji ve bazen de kendisi gibi birçok yaratılmış varlıkları kendisine rab edinip onların kulu olmaktadır.  (Tövbe -31) İlgili ayetin okunması durumunda ne demek istediğimizin çok daha net anlaşılacağını umuyoruz. Allah gönderdiği elçilerin tamamına ve onların davasını dava edinenlere kulluğu sadece Allah’a has kılmalarını, çağrılarını Allah adına yapmalarını kesin bir emir ile onlardan istemiştir.

“Allah’ın kendisine Kitap, hikmet( doğru hüküm verme yeteneği) ve peygamberlik vermesinden sonra hiç bir insanın, insanlara “Allah’ın peşi sıra bana kullar olun! Demesi mümkün değildir. Aksine şöyle derler: “Kitabı okuyup öğreterek ve ondan ders yaparak kendini Rabbe adayan kullar olun.! (Hiçbir peygamber) size “ Melekleri ve Peygamberleri rabler edinin “diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra peygamber size kafirliği emreder mi hiç! ?  ( Al-İ İmran- 79-80)

Bu ve buna benzer ayetler de teslis (üçleme) gibi inanışların uydurma olduğu bildirilmektedir. Ayrıca bu ayet herhangi bir peygambere kul olma iddiasının da hem kitaba hem peygambere hem de peygamberlik kurumuna yönelik bir iftira olduğunun delilidir. Yetmiş dokuzuncu ayette ise: Verilmek istenen temel mesaj, bütün peygamberlerin çağrısını öğretmektir ki arzu edilen durum ümmetin fertlerinin birer rabbani olmalarıdır.

Rabbani olanlar yani kendini, benliğini, Enam yüz altmış ikinci ayette de belirtildiği gibi bütün desteğini, ibadetlerini, hayatını, ölümünü bir anlamda her şeyini âlemlerin rabbi olan Yüce Allah’a adayan yiğitler Risalet çağrısının temel öğretisidir. Bu mesajda bütün ilahi öğretilerin ortak amacı dile getirilmekte, vahyi öğrenip öğretmek ve vahiyden ders yapmak gerektiği ifade edilmektedir. (Kur’an Meal Tefsir Mehmet Okuyan ilgili ayetlerin dipnotu)

Ne Alemlerin rabbi olan Allah için ne de emretmiş olduğu kulluk için bir keyfilik söz konusudur. Kulluk ancak onun istediği ve şartlarını belirlediği şekilde yapılır ise bir anlamı söz konusudur. Aksi halde kulluk yerine getirilmemiş olur. Allah’ın emrettiği ibadetlerin inananlar tarafından kayıtsız ve şartsız itaat edilerek, teslimiyet içerisin de yerine getirilmesi gerekir. Allah, kullarına ibadeti emrettiği gibi ibadet şekillerini de gösterip beyan etmiştir. Ancak, İbadeti Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak şeklinde genel bir mana içinde düşündüğümüzde, belirli sayıda ameli yapmakla ibadet yaptığımızı söylemek mümkün görünmemektedir. İbadet: Yüce Allah’ın kulluk talimatnamesinde vermiş olduğu görevlerin tümünü yerine getirmektir. Bu cümleden olarak, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmek, yani kitabı Kuran’ı doğrulamak, ahiret gününe inanmak, Allah’ın razı olduğu işleri yapmak, Allah’ın hükümlerine razı olmak, nimetlerine şükretmek, musibetlere sabretmek, insanlara şefkat ve merhamet göstermek,  tabiat ayetlerini anlaya bilmek için tefekkür etmek, namaz, hac, zekat,  oruç, Allah için mücadele cihat, evlenme, boşanma, helal-haram, miras, ticaret, ahde vefa, yemin kefaret ve buna benzer yani İslam’ın Kuran’ın bütün ahkamını uygulamak, emir ve yasaklarına riayet etmek ile, ilim sahibi olmak, iyiliği emretmek, kötülüklerden sakındırmak, doğru dürüst, güvenilir bir kişi olmak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, faizli alışveriş yapmamak,  zina ve benzeri fuhşiyattan uzak durmak, haksız kazançtan kaçmak, infak etmek kısacası Kuran’ın bütün emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak “İbadet- Kulluk” çerçevesi içine girmektedir.

Buradan hareket ile şunu ifade etmenin bir mahsuru olmadığını söyleye biliriz:  O da Kuran’da bildirilen buyrukların hiç biri diğerinden daha öncelikli ve önemli olmayıp bunların hepsi inanıp iman eden bir kişi için eşdeğerde olup aralarında fark yoktur. Bütün bu buyrukların mahiyetine bakıldığında, ibadetin ve kulluğun insana olan gerekliliği ve faydası açıkça görülecektir. Kulluk etmenin amaçlarından biri de, sosyal bir varlık olan insanı ahlaken ve aklen olgunlaştırmak, eğitmek, şahsiyet kazandırmak ve bu sayede tüm toplumu aşırılıktan arındırmak ve toplumda huzur ve güveni tesis etmektir. İşin aslına bakar iseniz Allah’a kulluk hem bu dünyada hem de ahirette kul olanların kendi menfaatlerinedir.

İnsanların kulluk etmelerinin veya etmemelerinin Allah’a herhangi bir yararı veya zararı bile yoktur. Allah’ın, insanların yaptıkları bu amellere ihtiyacı da yoktur. İbadetlerin diğer bir ifadeyle kulluğun faydası yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi evvela kişinin kendisine sonra da toplumun da ortaya çıkacaktır. Yani ibadet diğer ifadeyle kulluk insana fayda sağlar. İbadet ile iyilik arasındaki ilişkiyi en güzel ifade eden ayet Kehf suresinin son ayetidir:

“De ki:  Ben yalnızca sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık kim rabbine kavuşmayı umuyorsa iyi işler yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi O’na ortak koşmasın.!” ( Kehf- 110)

Kulluğun bütün hayata teşmil edilmesi ve hayatın sonuna denk temel bir bilinç olarak yüklenilmesi gerekliliği ve hatta yaşamın nihai amacının Allah’a ibadet olduğu şu ayette etkileyici bir şekil de dile getirilmektedir. De Ki: Şüphesiz ki benim salatım, desteğim, namazım ve her türlü ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi olan Allah içindir.”  ( Enam- 162)  Kulluğun yerine getirilmesinde devamlılık ve süreklilik esastır.  Allah’ın bir ömre yaymasını istediği kulluk sadece bir güne, bir aya veya bir yıla tahsis edilerek insanların egolarını tatmin ettiği bir oyun ve eğlenceye dönüşmemelidir. Uydurulan ve mübarek olarak servis edilen gün ve gecelerde artan dindarlığın bunu yapanlara bir getirisi olmayacaktır. “Sana kesin bir gerçek olan ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet, kulluk et” ( Hicr-99) Ayeti de bahse konu olan görüşümüzü desteklemektedir.

İslam tam da bir ölçü ve denge dinidir. Rabbimiz onun dini söz konusu ise aşırı gidip nefsimize zulmetmememizi kesin olarak emretmektedir. O her şeyi bir ölçü ve hesaba göre yarattığını ifade etmiştir. Özellikle Hristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi bir ruhban sınıfının oluşmamasını istemektedir. İbadet ve kulluğu günün, haftanın, ayın ve yılın belirli saatlerinde yapılan ve şuursuzca tekrar edilen ibadetlerden ibaret görmek kulluğun ne olduğunu anlamamak demektir.  Dünya ve ahiret arasın da dengeyi kurarak dünyadan da nasibimizi unutmamalıyız. Bu konuda rasullulah (s.a.v)’ın fazla sevap kazanmak düşüncesi ile ibadetlerde aşırıya kaçan bazı sahabeleri uyarması, yaptıklarının yanlış olduğunu söylemesi, kişinin nefsinin ve ailesinin üzerlerinde hakları olduğunu belirterek “her hak sahibine hakkını vermekte ibadettir” demesi bu dengeli hayatın ölçüsünü belirtmek açısından oldukça önemlidir.

Gerek ibadetler gerek ise kulluk konusun da tek yetkilinin Allah’ın olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Allah’ın adını ibadet ve kulluk olarak belirlemeyip aynı zamanda gönderdiği elçiler üzerinde bir defa olsun uygulamayıp örneklendirmediği hiçbir şey ibadetin ve kulluğun kapsam alanına girmez veya girmemeli. Neyin veya nelerin ibadet ve kulluk olduğunun kararını yaratılmışlar değil sadece Allah verir. Bu konuda Kuran ve elçinin uygulamaları bağlayıcı olup başka hiçbir uygulama bunların önüne geçmemelidir.

Son elçi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) hayatta iken ibadet ve kulluk anlamına gelmeyecek söz ve davranışlara bizzat kendisi karşı çıkarak ortaya çıkacak yanlış anlayış ve uygulamalara kesinlikle müsaade etmemiştir. Ancak resulün vefatından sonra diğer bir deyişle dinin tamamlanmasından sonra ibadet amacı ile ortaya çıkan, ancak dinle ilgi ve alakası olmayan adına da bidat denilen birtakım uygulamalar ortaya çıkmıştır. Oysa bidat: Din de ilave veya eksiltmeyi amaçlayan her türlü oluşumdur. Bunun iyi veya art niyetli olarak yapılması hiçbir önem arz etmez. İşin aslına bakar iseniz her bidat zımnen Allah’a ve elçilerine din öğretmek anlamına gelmektedir. “Her bidat delalettir.” Buyuran son elçi bu konuda din de yapılacak herhangi bir fazlalık veya yapılacak bir eksiklik konusunda iman edenleri uyanık olmaları konusunda ikaz etmiştir.

Daha fazla dindar olmak ve sevap kazanmak anlamına gelecek şeyleri tamamlanmış olan din e sokmak bir gaflet değil ise ihanet olarak anlamlandırmanın bir mahsuru olmasa gerek. Dinin sahibi yaratılmışlar değil tam aksine o dini gönderenin bizzat kendisidir. Allah gönderdiği dinin anlaşıla bilir, yaşanılır ve basit olduğunu yüce Kuran’da tekraren belirtmiştir: “ Ey Muhammed (Ey insan) biz bu Kuran’ı sana sıkıntı çekesin diye indirmedik. Yeri ve en yüksek gökleri yaratan Allah’ın indirmesi olarak saygı duyanlara sadece gerçeği hatırlatmak için gönderdik.” (Ta-Ha – 2-3-4)

Allah’a kulluk ve ibadetleri iman ve itikatlarının esasları haline getiren inanmışların bu konuda hassas ve sorumlu olmaları da gerekmektedir. Çünkü kulluk ve ibadetler dinin asli ve vazgeçilmez unsurlarıdır. İman eden herkesten de kulluğunu ve ibadetlerini kusursuz olarak yerine getirmeleri onlardan istenir.  Bu konu ihmale ve savsaklamaya asla gelmez.  Bundan dolayı birileri için kulluk ve ibadetin konusu olan bir husus başkaları için yapsam da olur yapmasam da olur gibi anlaşılamaz.  Ancak bu konuda imkân ve şartlar çok önemlidir. Herkes ibadetle sorumlu fakat herkes her ibadetle eşit derecede sorumlu değildir. Mesela,  hac ve kurban ibadetlerini bu şekilde anlamamız gerekmektedir.

Yapmış olduğunuz bir ibadet veya kulluğun mutlaka Allah için yapılması yani niyetinizin ve razı edeceğiniz tek otoritenin Allah olması gerekmektedir. Allah razı edilmeden onun yarattıklarını razı etmeye çalışmanın bir anlamı olmasa gerek. Çünkü razı edilmesi gereken tek güç ve kuvvet sadece Allah’tır. Bütün hal hareket söz ve davranışlarımız da Allah’ı razı etmek esas amacımız olmalıdır. O razı edilmeden hiçbir şey razı edilemez. Ne yazık ki Yüce İslam’a sonradan giren bir takım anlayış ve görüşler Allah katında kabul edilecek tek dinin genetiklerini bozup bu dini yaşanılır olmaktan çıkarmışlardır. İbadet ve kulluk için Allah’ın belirlemiş olduğu şartları eksik, yetersiz ve kifayetsiz gören mezhepler, tarikat ve tasavvuf, ayrıca yönetim ve ideolojiler akıllara ziyan şatlar belirleyerek yüce İslam’ın çekiciliğini ve cazibesini yitirmesine sebep olmuşlardır. Bunları yapar iken de Allah’ın elçi olarak seçtikleri insanları istismar etmekten asla imtina etmemişlerdir.

Bir konuda Allah hükmünü koymuş iken ne peygamberinin ne de iman edenlerin konan bu hükme alternatif oluşturacak ve bu hükmü iptal edecek bir tavır sergilememeleri gerekmektedir. Birçok konu da elçiler ile Allah’ın arasını açan bu görüş sahipleri İslam’ın düşmanlarının işini kolaylaştırıp onlara imkânlar sunmaktadırlar. İslam’a ve onun şahsında elçileri ve inanmışlara yapılan ve aslı esası olmayan iddialar sözüm ona Kuran’ın önüne geçen hocalarının, şeyhlerinin abi ve üstatlarının kendilerine yazdırıldığı! Eserlerinden oluşmaktadır.

Güncel olması bakımından kısa bir örnek vererek yazımızı tamamlamak istiyorum. Söz konusu Kuran olunca herkes bir bahane ile bu kitaptan kaçmaktadırlar. Çünkü Kuran’a yaklaşım konusunda sonradan konan şartlar o kitaba yaklaşılmaz, dokunulmaz, anlaşılamaz veya bizler onu anlayamayız şekline dönüşmüştür. Oysa Kuran’a dokunmak için yüce Allah bir tane şart koşmuştur:“ Kuran okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” ( Nahl-98)  Sonradan konulan şartlar bu ayetin önüne geçerek kuran ile bütün bir insanlığın önüne aşılması imkânsız bariyerler oluşturmuşlardır. Bundan dolayı halkı Müslüman olan toplumların yüz de doksanı kitaplarını okumadan dünyasını değiştirmektedirler. Sizce bu durum düşündürücü değil mi?

Çare üretmeyip mazeret üretenler şöyle diyebilir: Sanki abdest almadan okuyan mı var? Bu bahsettiğim olayı orta öğretim de Kuran’ı Kerim derslerine giren öğretmenlerin karşılaştığı en büyük problemdir. Abdesti bahane ederek Kuran’a dokunmak istemeyen bir öğrenci anlayışı ile karşı karşıyayız.  Önce aile sonra da ilkokul seviyesin de almış olduğu Kuran dışı bilgileri orta öğretimde yenileri ile değiştirmeniz imkânsız hale gelmektedir. Gençler Kuran’a dokunmaktan imtina edip ona karşı mesafeli durmayı ne yazık ki Kuran’a saygı gibi anlamaya devam etmekteler. Hatta bir kısmı yemin eder iken “Kuran çarpsın ki!” diye yemin edebilmektedirler. Bu gibi durumlardan habersiz din anlattığını zannedenler taşıdıkları düşüncelerini özelliklede Kuran’a yaklaşım metotlarını yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatırız. Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Not Bu yazının hazırlanmasın da Abdülhamid Bayırbaş kardeşimizin yaptığı kulluk isimli çalışmasından kendisinin izniyle kısmen istifade edilmiştir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı