GenelYazarlardanYazılar

KÜRESEL DÜZLEMDE Enerji ve Gıda Krizi’nin Yansımaları

Her vesileyle ifade etmeye çalıştığımız gibi değişen dünya ve bölge şartlarını, dolayısıyla yeni güç dengesi arayışlarını dikkate alarak yaşananları yorumlamaya çalışmaktayız. Bu konuda ideolojik/ “dini” duruşundaki netliği koruyarak yapılan reel-politik değerlendirmelerin ne kadar önemli olduğunun da sık sık altını çizmekteyiz… Unutmayalım ki dünya olağandışı dönemlerden birini daha yaşıyor… Rabbimiz iktidarı elden ele dolaştırıyor… Dolayısıyla böyle zamanlarda “düşünsel ve siyasal duruş”larını netleştirmek, ilkesel konularla konjonktürel gelişmelerin ayırdına varma konusuna en çok Müslim/Müminler dikkat etmeli; hiç şüphesiz.

Hemen belirtmeliyiz ki yeni denge arayışının hızlanarak devam ettiği bir süreçte gündemin ana konusu ‘enerji ve gıda krizi’dir, desek yeridir. Batı referanslı dünya düzeninin insanlığı taşıdığı sorunlar yumağı ve açmazların yanında yaratılış gayesine paralel çözümleri üretecek olanların da ‘düşünsel ve siyasal duruş’ta netlikten uzak, örgütsüz ahvalleri ve yine kendilerini İslam ile tavsif edenlerin, – değişik şekillerde- kullanıldığı yeni bir denge arayışı sürecini beraberinde getirdi. Ve ne yazık ki çoğu insanımız bu vahim tablonun farkında olmadığı gibi hatalı okumalarıyla da sistem-içi çıkış arayışının taraflarından biri olmayı matah bir şey zannediyorlar!.. “İdeolojik” duruşlarını netleştirme gereği duymadıkları gibi Modernist ve Tarihselci düşüncelerin etkisiyle “yükseldik sanıyorlar indikçe tabana!”…

Malum sistem-içi kamplaşmanın taraflarından biri ulusalcı “millici” kaygıları öne çıkarırken diğeri küresel güçlerin neo-liberal politikalarının insanlığı nereye sürüklediğinin farkına varmadan, “özgürlük, adalet ve liyakat…” nutuklarıyla algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle kitleleri bir yerlere doğru sürüklemenin peşindeler…

ABD-İngiltere’nin başını çektiği ve AB ülkelerini de peşlerinden sürüklediği politikalar, küresel çapta bir enerji ve gıda krizini gündeme taşıdı. Malum ittifakın Rusya’ya uygulamaya çalıştığı yaptırımlar, kısa vadede etkili olmasa da orta ve uzun vadede Rusya’nın ekonomisini etkileyeceği söylenebilir. Ne var ki Avrupa, özellikle Almanya’nın Rusya’ya yüksek düzeyde bağımlılığının sonuçları ortaya çıkmaya başladı bile. Ve başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin birçoğu yoğun bir şekilde yaşamaya başladıkları enerji krizine çözüm arıyorlar… Bu arada da şimdiden, bazı kısıtlamaları yürürlüğe koyuyorlar. Fazla sıcak su kullanımını engellemeye çalışıyorlar… Ve -kısa sürede gerçekleşmesi mümkün olmayan- yeni enerji yollarını oluşturmaya çalışıyorlar. Tabiatıyla bu arayışlarda yeni jeo-stratejik kararların da verilmesini gerektirmektedir. Keza yeni denge arayışının ürettiği savaşlar, jeo-politik çatışmalarla birlikte, enerji krizinin ortaya çıkardığı tedarik zincirinin bozulması durumu da ‘gıda krizi’ni beraberinde getirmektedir. Unutmayalım ki pandeminin oluşturduğu konjonktür de bahse konu krizleri derinleştirici bir etki oluşturdu. Aynı zamanda, bunlara, ABD dolarının rezerv para olarak işlev görmeye devam etmesi ve petrol/doğalgaz-dolar ilişkisini eklediğimizde karşımıza vahim bir manzara çıkmaktadır…

Geçtiğimiz ay Rusya’nın işgal ettiği Ukrayna topraklarının ilhakı amacıyla (sözde) referandumlar yapması başta ABD olmak üzere AB ülkelerini ve NATO’yu sıkıntıya soktu. Aynı zamanda bu gelişme, -Ateşkes ve barış için çaba gösteren- Türkiye’yi de rahatsız etmiş gözükmektedir. Zira Rusya’nın adımları, Ankara’nın barış çabalarını zorlaştıracağı gibi Kırım konusundaki kaygılarını da arttırıcı bir etkiye sahiptir. Aynı zamanda söz konusu referandumlarla Rusya’ya katılan toprakların yeni bir jeo-politik durum oluşturduğunun da gözden kaçırılmaması gerekir.

Şüphesiz bu gelişme karşısında ABD ve AB’nin bir karşılık vermesi beklenmektedir. Ne var ki Putin’in bölgedeki jeo-stratejik adımlarının Rusya için hayati öneme sahip olduğunu ve gerekirse nükleer silah kullanabileceğini deklare etmesi Batı için bir handikap olarak okunabilir. ABD-İngiltere’nin savaşın uzamasından yarar umdukları bir vasatta AB başkentlerinin büyük bir kısmının kaygılı olması, bahse konu handikapı ortadan kaldıracak bir etkiye sahip olmadığı da bir gerçekliktir. Bu arada, her şeye rağmen Türkiye ile Rusya arasındaki, -karşılıklı çıkara dayanan- ilişkiden rahatsız olan ABD, Rusya’ya uygulanan yaptırımlar çerçevesinde bankacılıkta kullanılan ‘Mir ödeme sistemi’nin çalışmasını engelleyecek adımlar atması Türkiye’yi etkileyecek sonuçlar ortaya çıkardı. Keza Karadeniz dahil Ege ve Suriye’de sıcak çatışma ihtimalini de gündeme taşıdı…

Gündemle İlgili Kısa Değerlendirmeler…

T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) toplantısı ve BM’den sonra Avrupa Siyasi Topluluğu’nda (Ki Türkiye bu topluluğun AB’ye alternatif bir yapı olarak görülmemesi hususunda hassas…) önemli temaslarda bulundu…

  • Azerbaycan-Ermenistan arasındaki ateşkesin, aradan geçen zamana rağmen, bir barış anlaşmasına dönüşmemesi, hatta Ermeni tarafının konjonktürden de yararlanarak bazı hamleler yapması hususunda Erdoğan, Aliyev ve Paşinyan arasında görüşmeler yapıldı. Olumlu bir havada geçen bu görüşmelerin yansımalarını önümüzdeki dönemde görmemiz mümkün. Ancak Ermenistan içindeki güç odakları arasındaki görüş farklılıklarının barış sürecini uzatma ihtimalini de dikkate almalıdır.
  • Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği ile ilgili süreç devam etmektedir. Toplantı vesilesiyle konunun birinci derecedeki muhatapları arasındaki temaslar ortaya çıkardı ki Finlandiya’nın NATO üyeliği süreciyle ilgili ciddi bir sorun gözükmüyor; ama İsveç’in üyelik sürecinde ciddi sorunlar devam etmektedir. Türkiye’nin beklentilerinin yerine getirilmesi yolunda istenen gelişmeler yaşanmadığı bir kez daha tespit edildi…
  • Gıda ve enerji krizi ile ilgili Türkiye’nin çabaları taraflarca olumlu karşılandı. Özellikle “Tahıl Koridoru” hususunda katılımcıların büyük bir kısmı Türkiye’ye takdirlerini ilettiler. Ne var ki Avrupa Siyasi Topluluğu’nun toplantısının hemen sonrasında yaşananlar yeni gelişmelerin önünü açacak niteliktedir. Bilindiği üzere Kırım’ı Rusya’ya bağlayan köprü de patlamalar yaşanmış ve bir-iki günlük sessizlikten sonra Rusya’nın Ukrayna’nın bazı kentlerini bombalaması gündeme gelmişti…

Geçtiğimiz ayın gündemlerinden biride, hiç şüphesiz, Cumhur İttifakı’nın “Sosyal Medya Düzenlemesi”, Millet İttifakı’nın ise “Sansür Yasası” olarak niteledikleri yasal düzenlemedir… 40 maddelik söz konusu yasa meclisten geçti. Ve mutad olduğu üzere CHP, hemen Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Üzerinde en çok tartışılan 29. Maddenin yürürlüğünün durdurulması öncelikli olmak üzere düzenlemeyle ilgili iptal isteminde bulundu.

Değişen şartlar ve yeni denge arayışının iç siyasete yansımasının yoğunlaştığı, iç ve dış siyasetin neredeyse iç içe girdiği bir süreçte, değişik aşamalardan sonra yeni döneme girilmiş bulunmaktadır. İki blok halinde devam eden Türkiye’deki “sistem-içi” mücadelede taraflardan biri küresel ve bölgesel sistemdeki değişimle paralel olarak yapısal reformlar başta olmak üzere “hizmet siyaseti” ile yoluna devam ederken diğer taraf, özellikle son dönemde, ısrarla “Algı yönetimi ve manipülasyon” teknikleriyle toplumun karşısına çıkmak istemektedir. Ve bu siyaset biçimini tercih edenler, “sosyal medya”yı önemli bir enstrüman olarak görmektedir. Aynı zamanda sosyal medyayı

kontrol eden küresel güç odaklarıyla da birçok konuda paralel düşüncelere sahip olmanın avantajını da kullanmak istemektedir.

Sosyal Medya’nın, tüm dünyada, yasal bir zemine oturtulması için yasal düzenlemeler yapıldığı bir dönemde, muhalefet bloku, bahse konu yasal düzenlemeyi, toptan olumsuzlayarak ‘sansür-özgürlük kısıtlayıcı” olarak nitelemektedirler. Ki bu tavırları yeni de değildir. Öyle ki Abdullah Gül’ün AK Parti adayı olarak Cumhurbaşkanı seçildiği dönemde de o zamanki hükümetin, sosyal medya düzenlemesini, şimdilerde muhalefetle ortak hareket eden bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, attığı tweetlerle, sabote etmek istemişti.

ABD’nin strateji değişimi ile birlikte yeni Türkiye ile müttefiklerinin “proje ortaklığı” hızla devre dışı kaldığı süreci hatırlayacaksınız. (2011-15) döneminde yaşanan gelişmeler, yeni Türkiye’yi, -güvenlik ve gelecek kaygılarıyla- sistem içinde çıkış arayışına yöneltmişti. Cumhuriyet tarihi boyunca “projeler” ürünü olan Türkiye’de bir yol ayrımı olarak okunabilecek malum gelişmeler yaşandı. Ve ABD, yeni Türkiye’yi tekrar kendi çizgisine çekebilmek için peşi peşine bazı operasyonları devreye soktu… En son 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde de başarısız olan güç odakları, mevcut yönetimi yıkmak ve kendisine yakın muhalif grupları iş başına getirmek için harekete geçtiler… Yaşananlar sonrasında ABD ve AB, 2023 perspektifi ile açıktan muhalefet koalisyonunu desteklediler. Ve bu süreçte ‘algı yönetimi ve manipülasyon’ tekniklerini, sistematik olarak, iç ve dış unsurlar olarak, birlikte kullanmaya başladılar. Ne olursa olsun, nasıl olacaksa olsun, 2023’de Cumhur ittifakını devirmek üzere, -açık veya örtülü- bir araya geldiler…

Bu bağlamda Sosyal Medya Düzenlemesi/Dezenformasyonla Mücadele Düzenlemesi-Sansür Yasası/Özgürlük Kısıtlayıcı Düzenleme tartışmalarını doğru okumak gerekir. Konuyu özgürlükler bağlamında kitlelere sunanların gerçek niyetlerini anlayabilmek için yeni Türkiye’de yaşanan sistem-içi mücadelenin taraflarının duruşlarını doğru tanımlamak, doğru anlamlandırmak çok önemlidir… Keza, Cumhur İttifakı’nın, -2023 seçimlerine doğru yol alırken- “Kültür ve Cemevi Başkanlığı” adlı bir kurumu Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurma kararını da doğru okumak gerekir…

‘Cemevleri ibadethane sayılsın/kurumsal bir yapı kazansın’; ‘Dedelere maaş bağlansın’ ve bu kurumların ‘masrafları devlet tarafından karşılansın’… Osmanlı sonra tartışılan, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde “Dersim Katliamı” sonrasında rejimin gizemli pazarlıklarla kendine mutlak bağlı kıldığı “Alevi”lerin malum isteklerinin karşılanması için birçok girişim gündeme geldi… Özellikle de Turgut Özal dönemi ile başlayan paradigma/model değişimi sürecinde gündeme gelen projelere ve ısrarlı çabalara karşın sonuç alınamayan bu konuda alınan karar, sistem-içi mücadele açısından önemli. Ve bu önemli karar sonrası tartışmalar da sürpriz sayılmamalı…

Öyle ki konuya doğrudan karşı olan ve ‘Ali’siz Aleviler’ olarak nitelenen kesim ve onlar üzerinden proje üreten yerel ve küresel odaklardır. Belki bunlara CHP ve eski Türkiye’ye bağlılıklarını tartışma konusu dahi yapmak istemeyen Alevi derneklerini de eklemek mümkündür. Diğer dernekler, genelde ‘yetmez ama evet’ çerçevesinde görüş belirtmekteler. Bu düzenlemenin çok önemli bir kazanım olduğunun altını çizmekteler… Ve devletin bu adımını, aynı zamanda, ülke dışındaki malum istihbarat örgütlerine karşı vatandaşını korumak olarak okuyanlar da mevcut. Ki Türkiye dışındaki Alevi-Bektaşi toplulukları bu adımı olumlu karşılamışlardır… Malum, “sistem-içi” mücadeleyi meşru bir yöntem olarak gören muhafazakar demokratlar ise (ılımlı) Laik-Demokratik/Batı referanslı Türkiye Cumhuriyeti’ni hatalı okudukları gibi bir tür yapısal düzenlemeleri de hatalı değerlendirmektedirler. Bu çevrelere, “sistem-içi” mücadele yöntemini hatalı görmelerine karşın “düşünsel ve siyasal duruş” itibarıyla netleşememiş kesimleri dahil edebilir. Söz konusu anlayış sahipleri, bu tür gelişmeleri, -hatalı okumalarının bir sonucu olarak- din anlayışlarına aykırı olarak değerlendirmektedirler. Halbuki “sistem-içi”, -(ılımlı)Laik-Demokratik/ Batı referanslı “sistem-dışı” duruşa sahip bir Müslim/Mümin’in konuya yaklaşımının farklı olmasının kaçınılmazlığı dikkate alınmalıdır. “Düşünsel ve siyasal duruş”da netleşmemiş kesimlerin, -her zaman olduğu gibi- bu konuda da hatalı yaklaşımlarla karşımıza çıkmalarında hayret edilecek bir durum yoktur!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir