GenelYazarlardanYazılar

Küresel ve Bölgesel Değişim Sürecinde “YANGIN”LAR NASIL OKUNMALI

Küresel ve bölgesel düzlemde gündeme gelen provakasyonlar, -darbeler/post-modern darbelerle, etnisite ve mezhep farklılıkları üzerinden, iklim şartlarının oluşturduğu vasattan da yararlanarak orman yangınlarını yaygınlaştırmak ve derinleştirmek suretiyle- istihbarat örgütleri ve onların kontrolündeki “terör örgütleri”nin etkili operasyonları olarak gündeme gelebilmektedir…

Bu çerçevede dünyanın değişik yerlerinde çok büyük “yangınlar” söz konusudur. Ve bu yangınların, bir kısmı, “iklim değişikliğiyle” açıklanmaya çalışılmaktadır. Lakin bahse konu büyük felaketlerden birini yaşayan Türkiye coğrafyasında yangınların niteliğine baktığımızda “iklim değişikliği” faktörünün, tek başına, açıklayıcı nitelikte olmadığı sonucuna varmaktayız. Zira Türkiye’nin güney ve güneybatısındaki yangınlara baktığımızda; aşırı sıcaklar, nem oranının olağanüstü düzeyde düşük olması ve kuvvetli rüzgârın yanı sıra yangının, -aynı anda- birçok yerde çıkmış olması dikkat çekmektedir. Her ne kadar devlet, -çeşitli kaygılarla- giderek güçlenen sabotaj yönündeki emareleri dile getirmemekte veya bu konuda dikkatli bir dil kullanmaktaysa da durum budur. Ve bir süredir, – dış ve iç unsurların- dile getirdikleri, ‘ne olursa olsun iktidarı düşürmek’ yolundaki algı yönetimi ve provakasyon çabaları da giderek yoğunlaşmaktadır. Hatta konuyla ilgili malum aktörlerin açık tehditleri ve beyanları sık sık gündeme gelmektedir. İstihbarat örgütlerinin yönlendirdiği, zaman zaman koordine ettiği terör örgütleri (PYD/PKK, NFETÖ,DHKPC) ve bunların faaliyetlerinin üstünü örterek bir muhalefet bloğu oluşturmak isteyenlerin açıklamaları ve tavırlarının da bu paralelde olduğu görülecektir. Açıkça terör örgütünün siyasi uzantısı olduğu net bir şekilde ortaya çıkan HDP’nin desteğini almak üzere muhalefet bloğunun “duruşu”, bu gerçekliği net bir şekilde yansıtmaktadır. Aynı zaman da söz konusu algı yönetimi operasyonlarıyla, -iç ve dış unsurlar- Türkiye’yi aciz durumda göstermek için özellikle sosyal medyada, her türlü çabayı sarf etmektedirler… Dünya ile birlikte Türkiye’yi de etkileyen pandemi süreci sonrası, -yapısal sorunları aşma çabasında olan- mevcut yönetimin, ihracat ve turizm ağırlıklı, çıkış arayışlarının da bu tür provakosyonlar/sabotajlarla engellenmek istenildiği de çok açıktır.

Bu arada, bir süredir yoğunlaşarak devam eden algı yönetimi ve manipülasyon çabalarının giderek daha da güçlendiğinin önemli emarelerinden biri olan “fonlanan medya” konusu da konuyla ilgili aydınlatıcı tartışmalara vesile olmaktadır…

“Fondaş”lar ve “Yandaş”lar…

“Yandaş”ların hakim olduğu bir medya düzeninden söz edildiği ama kendilerine “bağımsız gazeteci” diyenlerin seslerinin daha çok çıktığı bir vasatta, meğer –geçmişte de varolduğu bilinen- “fonlanan gazeteciler” sorunu, algı yönetimi operasyonlarıyla birlikte, sosyal medya ağırlıklı olarak, giderek farklı bir boyuta ulaşmış… Öyle ki bu “fondaşlar”, bir taraftan malum odaklarca fonlanırlarken diğer taraftan da sosyal mecralar da (Twitter, Facebook, Youtube vb.) kollanmaktaymış! Yani asparagas haberlerin de ötesinde, açıkça yalan haberler yapılmakta ve bunların denetlenmesi gündeme geldiğinde “basın özgürlüğü” çığırtkanları ortalığa çıkmakta ve konu manipüle edilmektedir. Malum çevrelere hizmet edenlerin/“fondaş”ların her haltı, bilinen vasatlarda, sümenaltı edilip görmezden gelinirken “yandaş”larla ilgili haberler ise takla attırılarak, olduğunun da ötesine taşınmaktadır. Ve bu “ilkesiz ve ahlaksız” yaklaşım, Suret-i haktan gösterilmektedir… Konunun en ilginç boyutu da kendilerini farklı tanımlayan “muhafazakar demokrat” çevrelerde “yandaş”lardan şikayet ederlerken “fondaş”lara ödüller vermekteler… Mesela, “Necmettin Erbakan Medya Ödülü”, bir süre önce, eski Türkiye’nin derin solcularından olan ve şimdilerde de ABD başta olmak üzere bir çok Batılı ülke çıkarları için fonlandığı ortaya çıkan Ruşen Çakır’a verilebilmiştir. SP Genel Başkanı Temel  Karamollaoğlu ve eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün birlikte katıldığı söz konusu törende, -eski Türkiye hassasiyetleri adına- önemli fonksiyonlar icra eden Uğur Dündar’a da ödül verilmiş bulunmaktadır.

Ruşen Çakır/Medyascope’un yanı sıra, öncelikle ABD merkezli vakıflar başta olmak üzere, bir çok derin merkezden fonlananların ideolojik niteliğine bakıldığında ne demek istediğimiz daha net bir şekilde anlaşılabilecektir: Anadolu Kültür Derneği (Kurucusu Osman Kavala), Hırant Dink Vakfı, Mezapotamya Vakfı, Serbestiyat, Hafıza Merkezi, Sabancı Üniversitesi, Bağımsız Gazeteciler Platformu (P-24), Mekanda Adalet Derneği, Mor Çatı Kadın Derneği, Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Derneği (EDAM), TESEV, Yurttaşlar Derneği (eski adı: Helsinki Yurttaşlar Derneği) vb. Aynı zamanda, malum çevrelerle ortak hedefleri olan (BBC,VOA,DW ve France-24)’de ortak bir kanal ( (Youtube) + 90) kurarak bağımsız ve güvenilir (!?) haberlere katkıda bulunduklarını iddia etmektedirler. Keza, BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği malum zihniyetteki odaklarca “eski Türkiye bileşenleri”ni destekleyen ajanslar, sosyal medya kanallarıyla, – bahse konu algı yönetimi ve manipülasyon için- her türlü desteği vermekten geri kalmamaktırlar…

Şüphesiz iktidarların değişmesiyle birlikte geleneksel medyanın da el değiştirmesi kaçınılmazdır. Buna karşı, muhalefetinde alternatif medya oluşturma isteği de anlaşılabilir. Ancak, normal şartlarda böyle bir medyanın da ilkesel hassasiyetlerinin olması da kaçınılmazdır… Ne var ki alternatif bir medyadan söz edenlerin, özellikle bir güç odağından beslenmeyen/fonlanmayan bir medya tanımı yapma iddialarına karşın, “fondaş” medyanın da artık hiçbir kural tanımadığı çok açık bir şekilde ortadadır. Her ne kadar, diğer rezaletleri gibi fonlamaları da,  -editöryal bağımsızlığı etkilemediği sürece- bir proje karşılığı olduğu gerekçesiyle meşrulaştırmak isteseler de beyhude… Bir medya kuruluşu/medya grubu, tek taraflı yayınlar yapıyor, yalan/asparagas haberleri ısrarla devam ettiriyorsa, hiç şüphesiz, burada başka bir hesap, plan/proje söz konusudur. Değişen dünya ve bölge şartlarında, ilkesiz ve kuralsız, bir hakimiyet ve çıkar mücadelesi yoğun bir şekilde devam ettiği gerçekliğini unutmayalım… Geçmişte, “ABD-Pentagon” tarafından fonlanan/maaşa bağlanan 50 gazeteciden 4’ü Türk haberini, haklı olarak köpürterek kullananların bugünkü tavırlarını, ‘yeni denge arayışı süreci’nde, bu çevrelerin, hangi odakların yanında olduklarının açık bir göstergesi olarak okumamız yanlış olmayacaktır.

Son planda dikkat çekmek istediğimiz bir husus da yıllardır küfür ve şirk sistemi karşısında net bir “ideolojik duruş”a bir türlü sahip olmayanların, konjonktür gereği, “sistem-içi” mücadele tercihlerinin doğal uzantısı olarak, -zaten netleşmemiş olan- kimliklerinin de erozyona uğramasının sonuçlarını çok açık bir şekilde görmekteyiz. Tabii görmek isteyene…

TUNUS’DA “Post-Modern” Darbe

Tunus’da “Cumhurbaşkanı” üzerinden bir darbe gündeme geldi… Her zaman olduğu gibi arka planında küresel güçlerin olduğu bu tür darbeler, -artık ezberlenen ama önemsenmeyen- ifadelerle (Demokrasiyi korumak ve  yolsuzluklarla mücadele etmek…) sütrelenerek kamuoyuna sunuldu. Türkiye’deki medya, bu tür darbelere/post-modern  darbelere karşı şerbetli olduğu için Tunus’taki bu adımı, genel olarak, doğru okudu… ABD ile ilişkilerin sıkıntıya girdiği, malum dönemden bu yana, Türkiye’de yaşananlarla Tunus’ta yaşananlar arasında benzerlikler ortaya konuldu… Malum odaklarla işbirliği halindeki “Biden’ın dostları”nın, neye mal olursa olsun, Türkiye’deki yönetimi değiştirmek adına her fırsatı değerlendirmek istediği ve algı yönetimi operasyonlarıyla benzer bu tür operasyonların peşinde oldukları bilinmekte… Ve süreç, eski Türkiye-yeni Türkiye cepheleşmesi düzleminde devam ederken, Türkiye’deki parlamenter sistem dönemindeki Cumhurbaşkanlarının nitelikleri, zinde güçlerin onaylamadığı Cumhurbaşkanlarının seçilemediği dönemler hatırlandı… Bu meyanda, gerekirse malum odaklarca tehditler savrulurdu ve yeterli olmazsa anayasa ve tüzüklere takla attırılarak “367 garabeti” büyük hukukçuların içtihadı olarak gündeme getirilirdi… Yani arkaplanı ve amaçları ortak olan bu tür darbelerin, Tunus’da veya Türkiye’deki bazı şekil farklılıkları kimseyi aldatmamalı… Küresel güçlerin, vesayetleri altında tutmaya çalıştıkları ülkelere yönelik müdahaleler bunlar. Ulusal kahramanların arkalarına sığınılarak ayakta tutulan eski modellerden sonra yeni modellerin de Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu olması istenilmektedir. Nitekim malum gerekçelerle “yeni Türkiye” cephesinde yer alıyor görüntüsü veren Aydınlık Gazetesi ve Vatan Partisi’nin, konuya yaklaşımı, gerçekten düşündürücü ve ibret vericidir. Aydınlık Gazetesi; “Tunus Cumhuriyeti’ni koruyor!” manşetiyle verdiği Tunus’daki post-modern darbeyi değerlendirirken, “Kemalist-ulusalcı” ideolojik çizgisine paralel bir yaklaşım sergilemektedir. Değişen dünya ve bölge şartlarında, yeni denge arayışı sürecine paralel yaklaşımını, anti-Amerikancı ve Avrasyacı tercihleriyle ortaya koyan bu çevrelerin bazı tercihleri hem eski Türkiye bileşenlerini hem de yeni Türkiye bileşenlerini şaşırtmakta ve onları makul olmayan değerlendirmelere sürükleyebilmektedir.

Oysa Aydınlık çevresine göre, Tunus Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 80. Maddesine göre müdahale yetkisini kullanmakta olduğunu iddia etmektedir. Devam ile Burgiba’ya övgüler dizen Ulusal Kanal, Burgiba ile Atatürk arasındaki benzerliklere de dikkat çekmektedir. Aynı zamanda “gerici” olarak nitelediği İhvan’a karşı önemli bir adım olarak nitelendirmektedirler post-modern darbeyi…

Oysa, değişen şartlarda, -GBOP(Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi) patenti taşıyan- ABD’nin bölgemizi yeniden yapılandırma hamlesi, süreç içerisinde, ABD’nin strateji değişimi (2011-15) ile farklı bir düzlemde devam etti… ABD’nin strateji değiştirmesi Tunus, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde bir dizi operasyonları beraberinde getirdi. Üstelik, Tunus’un jeopolitiği ve NAHDA Partisi lideri Gannuşi’nin, – geçmişteki çizgisinin çok net bir şekilde değişim geçirmesi nedeniyle- ılımlı yaklaşımı Tunus’da Mısır benzeri gelişmeleri beraberinde getirmedi… Lakin, Kuzey Afrika’daki “yeni denge arayışı” süreci, bölgedeki çıkarlarını tehlikede gören odakların arka planda olduğu bu tür gelişmeleri gündeme getirdi. Kuzey Afrika/Afrika’daki “yeni denge arayışı” sürecindeki strateji savaşları, özellikle Fransa’yı rahatsız etti. ABD ve dostlarının Mısır’daki hamleleri sonrası Tunus’da bu tür müdahale teşebbüslerinin, tarafların beklediği sonuçları doğurması zor gözükmektedir. Tunus’a yönelik, Körfez ülkelerinin, yardım vaatlerine rağmen bu ülkedeki ekonominin durumunun, post-modern darbe nedeniyle daha da kötüleşmesi söz konusudur.

Tunus’daki güya seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın “olağanüstü hal” ilan yetkisini de aşarak, -malum çevrelerin de teşvikiyle- böyle bir yola başvurması bölgedeki birçok dengeyi de etkileyecek niteliktedir. Dolayısıyla bölgede çıkarları olan ülkelerin diplomatik girişimiyle “orta yol”un bulunmaması halinde, bölgedeki güç dengeleri ve Tunus’un iç dinamiklerinin bu ülkedeki gelişmelerin seyrini belirleyeceğini ifade ederken konuyu takip etmemiz gerektiğin de altını çizmemiz gerekir

AFGANİSTAN’DA Neler Oluyor?

SSCB’nden sonra ABD’de Afganistan’da başarısız oldu… Ve bir süredir gündemde olduğu üzere ABD, Afganistan’dan askerlerini çekmektedir. Ancak, ABD’nin Afganistan’dan çekilirken hem bu ülkede hem de bölgede yeni sorunların da büyümesine neden olmaktadır. ABD’nin orta ve uzun vadedeki Avrasya politikasının emareleri net bir şekilde sahaya yansımamış gözükse de ileriye yönelik hesapları olduğu hususuna da işaret etmek gerekir.

Peki, ABD, Afganistan’dan çekilirken Türkiye, neden Kabil havaalanını korumaya devam etmek üzere ABD ve NATO’dan bazı isteklerde bulunmaktadır? Malum çevrelerin, basmakalıp yaklaşımlarla, -değişen şartlara rağmen- “ABD’nin Türkiye’ye yeni bir görev yüklediği” iddiaları doğru mu? sorusunu ciddiye bile almadan Türkiye’nin bu ısrarlı talebinin arka planına bakmak durumundayız: Türkiye, neden Afganistan’da kalmak istiyor? sorusu bizce önemli… Dış politika yorumcusu ve yazar olarak dikkate değer isimlerden Nedret Ersenal, yukardaki soruya, kitabın ortasında cevap veriyor: (Türkiye, Afganistan’da neden kalmak istiyor? diyenlere) “Harita böyle istiyor!”

NATO zirvesi öncesi ve sonrasında, özellikle Türkiye’nin gündeme taşıdığı bu konu, doğru okunması gereken önemli konulardandır. Yeni denge arayışının devam ettiği bir süreçte, -“Güç”ün, Batı’dan Doğu’ya doğru kaydığı bir konjonktürde- Türkiye’nin bu güçlü duruşunun, kısa vadeli değil, -orta ve uzun erimli- yorumlanması gerekir… Zaten “harita böyle istiyor!” yorumu da bu derinliğe işaret etmektedir. Yani Türkiye’nin bu adımı, içinde stratejik derinliği de barındıran bir insiyatif gibi gözükmektedir. Bu durumda, ABD’nin,  Türkiye’nin bu talebine “hayır” dememesini anlamak mümkün. Lakin, neden, kendi çıkarları içinde kritik öneme sahip bir konuda “evet” demekte tereddüt ettiğini anlamlandırmak kolay değil! Zira bölgedeki gerçeklikleri göz önüne aldığımızda Türkiye’nin bir şekilde bölgede bulunması gereğinin yanında ABD’nin de Türkiye’ye ihtiyacı olduğu görülecektir. Rusya ve Çin’e karşı ABD, Hindistan başta olmak üzere bölge ülkelerindeki ağırlığı ve bölgedeki üsleriyle, Avrasya’daki “yeni güç dengesi arayışı” sürecinde avantajlı görünüme sahip değildir. Aynı zamanda, Çin ve Rusya’nın da ABD’nin bölgede bulunmasını istemedikleri bir vasatta özellikle Çin’in, Pakistan ve Türk Cumhuriyetleriyle yakın ilişkileri de yeni denge arayışında stratejik bir anlam taşımaktadır. Keza, Türkiye’nin de Kafkaslar’daki başarılı hamlelerinden sonra belirginleşen “Türk Birliği”ni güçlendirme ve derinleştirme çabalarının yanında Pakistan ile ilişkilerinde de önemli adımlar attığı  bilinmektedir. Her ne kadar Pakistan, Afganistan ve Türk Cumhuriyetleri’nde Çin’in etkinliği giderek artıyor olsa ve Rusya’nın etkisi bölgede hala hissedilse de Türkiye, eski müttefiki ABD ile olduğu gibi Rusya ve Çin ile de ortak çıkarları üzerinden ilişkilerine önem vermektedir… Türkiye’nin, bölgedeki önemli aktörlerle, -çatıştığı konuları paranteze alarak- ortak çıkarlarını azamileştirmeye çaba gösterdiği de bir süredir, dünyanın dikkatini çeken bir gerçekliktir…

ABD’nin Afganistan’dan çekilme programını hızlandırmasından hemen sonra, Taliban’ın komşu ülkelerle yaptığı görüşmelerin (ki ne görüştükleri konusunda spekülasyonlar yapılmakta…) akabinde Afganistan hükümetinin kontrolündeki bölgeleri bir bir ele geçirmesi ve buna ABD ve müttefiklerinin somut tedbirler almaması da bizce manidardır… Ve yeni şartlarda, Afganistan’da tekrar iç savaş yaşanır mı? sorusunu gündeme getirmektedir. Yani, Afganistan’daki etnik unsurlar, -arka planlarındaki güçlerin de desteğiyle- yeniden bölgesel hakimiyet peşinde koşabilir… Taliban örgütünün homojen bir yapıya sahip olmadığını da bildiğimize göre bu ülkeyi, yeni bir kaos döneminin beklediğini de öngörebiliriz. Eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa, -orta zaman diliminde- bölgedeki küresel ve bölgesel güçlerin strateji savaşları sonucu belirleyecek gibi gözükmektedir. ABD’nin, böyle bir döneme zemin hazırlayan adımları devam ederse bu analizin gerçekleşmesi ihtimali giderek güçlendirecektir…

Bu vesileyle, bir kez daha altını çizmeliyiz ki kendilerini İslam ile tavsif eden cemaat ve örgütler eğer temel düşüncelerde bir netliğe ulaşamamış ve yöntem tercihleri de yanlışsa, bir başka ifadeyle “siyasi bilince” sahip değillerse istihbarat örgütleri/küresel güçler tarafından kullanılmaya mahkumdurlar. “Cihad” yaptıklarını zannederlerken, -dönüp bir geriye doğru bakabilseler- fesada neden olduklarını görebileceklerdir… Söz konusu örgütler gündeme geldiğinde de sadece malum örgütler (NFETÖ, El-Kaide, Taliban ve Daiş gibi) akla gelmemelidir. Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan merkezli yapılar, -Finansman ve ideolojik eğitimleriyle- sözde radikal örgütleri üretmiş ve bunlar malum küresel ve bölgesel projelerde kullanılmış ve halen kullanılmaktadırlar.

Küresel ve bölgesel değişim/ “yeni denge arayışı” sürecinde hakimiyet ve çıkar mücadeleleri, giderek daha acımasız yöntemlerle devam etmektedir. Emperyalizmin mızrak ucu olarak kullanılagelen “Demokrasi” gibi sözde evrensel kavramları da içselleştiren malum örgütler/yapıların da hangi tarafta yer aldıklarını farketmek zorlaşmaktadır. Kimin eli kimin cebinde farkında olabilmek için önce temel düşüncelerde netleşerek net bir “ideolojik duruş” gerekirken sonra da bilinçli bir “siyasi okuma”ya ihtiyaç olduğu artık fark edilmelidir…

Not: Son planda, -ABD’nin perde arkasında olduğu izlenimi veren- bir “kaos dönemi” ne girildi Afganistan’da… Parametreler (değişkenler) yenilenmiş durumda. Bundan sonra ne olabileceği konusu bir süre sonra gündemdeki yerini alacaktır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir