Genel

Kuzey Suriye açmazı

Yasin Küçükkaya/Karar Görüşler

Al Sharq Forum’dan Yasin Küçükkaya, son gelişmeler ışığında Suriye satrancında ortaya çıkan tabloyu değerlendiriyor.

Göreve geldiği günden bu yana ülkeyi şirket yönetir gibi yöneterek bölgesel ya da küresel ölçekte “sıcak” meseleleri gündeme taşıyıp milyar dolarlara varan anlaşmalara imza atan ABD başkanı Trump; kâh Pasifik’te Kuzey Kore! diyerek Japonya’ya; kâh Orta Doğu’da İran! diyerek, İsrail ve Suudi Arabistan’a silah satmayı sürdürdü. Trump’ın yöneticilik becerisi bununla da sınırlı değil elbet. Çünkü ABD’nin, milyar dolarlara varan ticaret anlaşmaları yaptığı müttefiki Suudi devletini tabir-i caizse “sağdığı” konuşuluyor bir süredir. Bu minvalden bakınca Trump’ın; “Suudi Arabistan çekilmemizi doğru bulmuyorsa, Suriye’de kalmamız için gereken masrafları karşılamalı” şeklindeki demeci pekâlâ anlaşılabilir. Tüm bunlar olurken akla “Acaba Trump, Suriye’de kalmak için gereken masrafları karşılaması için Suudi’lere kur mu yapıyor? sorusu geliyor. ABD dış politikasını bu izlekten okumak başta mantıksız gelebilir fakat Trump’ın icraatlarının kısa bir okuması insana “olur mu olur!” dedirtiyor. Bir devlet başkanı -söz konusu Trump ise hele- her zaman rasyonel kararlar vermeyebilir. Kimi zaman ihtiras, raison d’etat’nın önüne geçebilir. House of Cards’ı izleyen herkes bunun ne anlama geldiğini gayet iyi bilir.

SDG’YE ABD DESTEĞİ

Tüm bunlar bir yana, çekilme tartışması daha çıplak bir gerçeği ortaya koydu: Şöyle ki; Trump yönetimindeki ABD, Türkiye ile ilişkilerinde oldukça gergin bir dönemden geçiyor. NATO üyesi müttefikini; İran karşıtı politikada, IŞİD ile mücadelede, sınırların kontrolü bağlamında ve mülteciler bahsinde oldukça önemsiyor. Fakat müttefikinin aynı zamanda “soğuk savaş rüzgarlarının” estiği bir dönemde Rusya’ya göz kırpmasına da tahammül edemiyor. Türkiye’yi böylesi bir siyasete iten başlıkların arasında YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDG’ye verilen ABD desteği geliyor. Türkiye; kırmızı çizgilerini aşan, kendisini tehdit eden aktörlerle ilişki kuran bir ABD’ye asla yeşil ışık yakmayacaktır. Hal böyleyken Türkiye, düşürülen Rus uçağı ve suikasta kurban giden büyükelçi krizini aşmak da dahil, kendisine bizzat sahada olma fırsatı tanıyan bir Rusya’yı daha yakın buluyor. Gelinen noktada sahadaki askeri koordinasyon, gözden kaçırılmaması gereken başlıklar arasında. Afrin’in YPG’den alınması için verilen hava sahası izni, şimdilik bu ortaklığın en kıymetli nüveleri arasında gösterilebilir. Ancak bu durum Türkiye’ye açık çek verildiği anlamına da gelmiyor. Nitekim Duma’da gerçekleştiği iddia edilen kimyasal saldırı iddialarına Türkiye’den gelen ani açıklamalar Rusya’yı öfkelendirmiş olacak ki, Lavrov’dan “Afrin’i rejime devredin” mesajı geldi.

Menbiç’e Fransız askerlerinin konuşlanacağı ihtimali yahut Doğu Suriye’de SDG’ye Fransız desteğinin öne çıkacak olması Türkiye açısından ABD’yi tek günah keçisi olmaktan çıkarabilir.

Sahada müttefiki olan Esad rejimini, Türkiye’ye ödünler vererek hızla güçlendiren Rusya’nın; Suriye özelinde başka bir projeksiyona sahip olmasının yanı sıra başlıca arzusu, NATO ittifakını zedelemek. Nitekim Rusya bu politikayı Türkiye’ye bizzat sahada bazı roller biçerek başarılı bir şekilde sürdürüyor. Türkiye’de artan ABD karşıtlığının yerini bir gün aniden Rusya karşıtlığının alacağını tahmin etmek zor değil. Dolayısıyla söz konusu yakınlaşma ne tarihsel bir ortaklığa ne de toplumsal bir müşterek zemine dayanıyor. Siyasal konjonktürün bir belirlemesi bu. Fakat bu durum, ilişkilerin pamuk ipliğine serili olduğu anlamına da gelmiyor. Tüm bunlar olurken, Ankara’da gerçekleşen üçlü zirvede İran, Rusya ve Türkiye’nin bir araya gelmesinin Astana’yı aşan bir mahiyeti vardı: Soğuk Savaş naralarının atıldığı bir dönemde gerçekleşen üçlü zirvedeki gündem maddeleri esasında Akkuyu Nükleer Santrali, S-400 Anlaşması ve bi’tık Astana Süreci idi. Türkiye’nin ön ayak olduğu görüşmede ABD’nin yanı sıra Avrupa ülkelerine verilen mesaj oldukça netti: Alternatiflerimiz var. 

Böylesi bir cenderede Trump’tan gelen çekilme fikri (mezkûr üçlü zirve devam ederken Trump’ın Suriye’den çekilmek konusunda ikna edildiği ve ABD askerlerinin bir süre daha Suriye de kalacağı dolaşıma girdi), ana akım medyada “Trump iyi ama çevresi kötü” şeklinde yorumlansa da çekilme çağrısı; Türkiye’yi teskin etmeyi değil, ABD’ye dönük baskıları asgari bir düzeye indirgeyerek Avrupalı müttefiklerini de sürece dahil edip sorumluluğu paylaştırmak üzerinden okunmalıdır. Nitekim Fransa’nın aniden sahaya inmesi bu yönlü bir adımdır. Menbiç’e Fransız askerlerinin konuşlanacağı ihtimali yahut Doğu Suriye’de SDG güçlerine Fransız desteğinin öne çıkacak olması Türkiye açısından ABD’yi tek günah keçisi olmaktan çıkarabilir. Fransa’nın ardından siyasi parti düzeyinde de olsa İngiltere’nin Kuzey Suriye’deki PYD yetkililerini ziyaret etmesi de dolaylı olarak bu durumla ilişkili. Çekilme tartışmasının hemen akabinde Suudi Arabistan ve İsrail’in İran fobisinin kaynaklık ettiği; ABD, Fransa ve Skripal krizinin baş muhatabı İngiltere’nin başını çektiği üçlü ittifakın rejim üslerini hedef alan sınırlı saldırısı; Suriye’de at koşturan milis ihracatçısı İran’a ve ülkenin esas sahibi gibi davranan Rusya’ya güçlü bir mesaj içeriyordu.

Trump’ın çekilme açıklamasını ve akabinde Avrupalı devletlerin artan ilgisini birlikte düşünmemiz gerekir. Çünkü ABD, Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye dönük yaklaşımını ABD-Türkiye geriliminden çıkarmak istiyor. Tüm bunlar olurken Pentagon; sahadan çekilmek şöyle dursun, Menbiç özelinde Suriye’de kalıcı olmayı taahhüt edecek düzeyde adımlara imza atıyordu. Menbiç’te yeni askeri üslerin kurulacağı söylentisine ek olarak, artan silah ve asker sevkiyatı bir anlamda Pentagonun tavrını ortaya koyuyor. Oval Ofis’in başındaki isimden gelen “çekilmeliyiz, gereksiz külfet” şeklindeki açıklamalar Pentagon nezdinde teveccüh bulmadı. Zira Trump’ın açıklamalarından sonra, “tartışmalı bölge” Menbiç’e mühimmat ve ağır silahların yanı sıra asker sevkiyatı vardı. IŞİD ile mücadele özel temsilcilerinden Brett McGurk “daha işimiz bitmedi, IŞİD hâlâ kol geziyor” gibisinden bir tweet attığında, neredeyse tüm analistler “çekilme” söyleminin hiçbir alt yapısının olmadığına kanaat getirmişti.

FARKLI PENCEREDEN BAKILMALI

Bir diğer husus da sahada olmayı sürdürecek bir ABD’nin siyasal bir statüsü olmaksızın yalnızca IŞİD’e karşı mücadele başlığı altında SDG’ye dönük desteğinin daima kendisini sorgulatacak olmasıdır. Bu yüzden Kuzey Suriye’nin resmi düzeyde olmasa da tanınmaya ihtiyacı var. Fransa’nın PYD’li üst düzey yetkilileri Elysee Sarayı’nda ağırlaması, İngiltere’den siyasi parti temsilcilerinin PYD’li yetkilileri ziyaret etmesi ve akabinde PYD’ye verilen “yanınızdayız” mesajı bundan ileri geliyor. Yanı sıra yakın bir zamanda Almanya’nın da sahaya ineceği tartışılıyor.

Bu anlamda ilk gelişme geçtiğimiz günlerde Kuzey Suriye’nin Rakka kentinde Suriye Gelecek Partisi’nin (SGP) kurulması oldu. Partinin, PYD’nin etki alanı olan “Kuzey Suriye Yönetimi” altında olmayan Arap yoğunluklu Deyrezzor, Tabka ve Rakka’da faaliyet yürüteceği belirtilirken toplantı dili de Arapçaydı. Partinin siyasal bir ambalaj olduğu yönünde bir kabul söz konusu. Başta Türkiye olmak üzere birçok aktör, bunun basit bir isim değişikliği olduğunu düşünüyor. Buna karşın Marksist diskurdan uzak bir üslubun benimsendiği toplantıda bütünlük söylemi ve bölücü tüm faaliyetlerin önüne geçilmesi gerektiği fikri öne çıktı. Yanı sıra kantonlardan müteşekkil “federasyon” ifadesi yerine siyaset bilimi literatürüne sadık bir “adem-i merkeziyetçilik” tanımı yapıldı. ABD destekli bir proje olduğu düşünülen partinin PYD dominasyonu olduğu müddetçe Türkiye’yi teskin edemeyeceği biliniyor. Buna karşılık SDG Dış İlişkiler Sorumlusu Redur Xelil; partinin PYD’nin yerine geçmeyeceğini çünkü PYD’nin Kürtlerin partisi olduğunu ve SGP’nin Arap yoğunluklu bölgelerde faaliyet yürüteceğini söylüyor. Şu da bilinmelidir ki ABD, Türkiye ile yaşadığı gerilimi nasıl ki geçmişte SDG’nin oluşumuna kaynaklık ederek aşmayı denediyse, bugün de SGP yoluyla yeniden ilişkileneceği bir oluşuma ön ayak olmaya çalışıyor.

Sonuç olarak ABD, söylem düzeyinde Suriye’den çekilmeyi tartışırken Avrupa’nın Kuzey Suriye’ye dönük ilgisinin resmi bir düzlemde gerçekleşmesi, tüm bunlar olurken Pentagon’un Suriye’deki saflarını sıklaştırması (özellikle Menbiç’te) ve Körfez’in baskısı (Muhammed bin Selman, ABD’nin Suriye’den çekilmesini doğru bulmadığını ifade etmişti. ABD’nin bölgeden çekilmesiyle İran’ın güçleneceğini düşünen ve bunu bir tehdit olarak algılayan Suudi devleti son zamanlarda SGP ile de ilişkilendiriliyor) Türkiye-ABD ilişkilerini farklı bir pencereden okumamızı gerektiriyor. Türkiye’nin kısa sürede kendisini gösteren gelişmelere nasıl bir karşılık vereceği aşağı yukarı tahmin ediliyor (Fransa’nın PYD’li yetkilileri ağırlamasına ve SDG ile Türkiye arasında arabulucu olmak istediğini duyurmasına Türkiye’nin verdiği karşılık oldukça sertti).

Son olarak Fransa ve İngiltere’nin bölgeye yönelik iştahının yalnızca ABD-Türkiye ilişkileri üzerinden açıklanamayacağını da belirtmek gerekir. Suriye’deki tarihsel bakiyeden faydalanarak nüfuzunu kaybetmek istemeyen Fransa’ya karşılık, İngiltere’nin de diğer tüm aktörlerden farklı bir ajandası var. Türkiye açısından Avrupa’nın meseleye dahli ile Kuzey Suriye özelinde bu kez, yalnızca ABD’nin değil birden fazla devletin ikna edilmesi gerektirecektir. Dolayısıyla Türkiye, daha incelikli siyasal enstrümanlara ihtiyaç duyacağı bir döneme girecektir.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close