Genel

Lafzî Çevirinin İmkânsızlığı ve “Meal” Yöntemi 

Prof. Dr. Hasan Elik/Fikriyayıncılık.com.tr

a)Ülkemizde Kur’an’ın anlaşılması istikametinde oldukça verimli çalışmalar yapılmış, özellikle Osmanlı döneminde klasik tefsir literatürüne dahil edilebilecek ilmî eserler üretilmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminin başlarından itibaren, İslâm dünyasının genelinde hâkim olan Batılılaşma rüzgârının da etkisiyle, klasik tefsir geleneğini göz ardı edip doğrudan Kur’an’a müracaat etme ve Kur’an’ı Türkçe’ye tercüme edip halkın istifadesine sunma eğilimi ön plana çıkmış ve bu çerçevede Kur’an mealleri telif edilmeye başlanmıştır.

Söz konusu dönemde hazırlanan mealler içerisinde, tespit edebildiğimiz kadarıyla iki farklı yöntem söz konusudur. Bunlardan biri, tefsirî çeviri yöntemidir ki aşağıda örnekleri verileceği gibi bu yöntem, Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) tarafından Hulâsatü’l-beyân adlı tefsirde kullanılmıştır. Diğeri ise Elmalılı M. Hamdi Yazır (ö. 1942) tarafından Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirde uygulanan “meal” yöntemidir. İlerleyen dönemlerde Mehmed Vehbi Efendi’nin yöntemi tamamen terk edilirken, M. Hamdi merhumun izlediği “meal” yöntemi giderek kabul görmüştür. Bugün gelinen noktada bu yönteme göre hazırlanan meal sayısı 300 civarındadır.

  1. b) Elmalılı M. Hamdi ile başlayan meal geleneğinde -her ne kadar Elmalılı merhum, tefsirinin önsözünde, Kur’an’ın birebir tercümesinin imkânsız olduğunu ifade etmiş olsa da-, Kur’an metninin birebir çevirisi “meal” adı altında sürdürülmüş ve erbabının her fırsatta çeşitli şekillerde tenkit ettiği problemler ortaya çıkmıştır. Bu problemler meal sahiplerinin kusuru olmaktan ziyade, meal mantığının kaçınılmaz bir sonucudur. Bugün ülkemizde Kur’an’ı anlamak isteyen çok sayıda insan, tefsir kitaplarının hacimli ve teknik mâlûmatlarla dolu olması sebebiyle meallere başvurmak zorunda kalmakta, fakat bu meallerdeki anlam ve anlatım yetersizlikleri sebebiyle önemli sorunlarla karşılaşmaktadır.

Bu meallerde, âyetlerin sadece lafızlarının çevirisi yapıldığı ve Kur’an’ın nüzûlüne eşlik eden sîret-i nebevî hiç dikkate alınmadığı için, ilâhî kelâmın mâna ve maksadı tebârüz etmemekte, ifadeler türlü yorumlara açık bir muğlaklıkta kalmaktadır. Meselâ bu meallerde gördüğümüz, “Ganimetlerin beşte biri Allah’ındır…”, “Allah’a ve resulüne eziyet edenler”, “Önlerindekini ve arkalarındakini bilir”, “hüre hür, köleye köle, kadına kadın”, “konulmuş bardaklar”, “hendek sahipleri”, “boş kaldın mı hemen yorul” gibi ifadeler; Taberî, Râzî ve Kurtubî gibi müfessirlerin izahları görmezden gelinerek yapılan çevirilerin ne ölçüde “kapalılık” teşkil ettiğini göstermeye yeterlidir.

Bu örneklerdeki ifadelerin anlamlarını herhangi bir tefsirden (özellikle klasik tefsirlerden) takip etme imkânı bulan okuyucu, bir âyetin tefsirlerdeki anlamıyla meallerdeki anlamı arasındaki bu kadar fark karşısında hayrete düşmekten kendini alamayacaktır. Burada şunu ifade edelim ki âyetin bir tefsirdeki mânası bir de mealdeki mânası diye bir şey olamaz. Daha doğrusu tefsir ve meal gibi birbiriyle uyuşmayan iki ayrı olgudan bahsedilemez. Kur’an’ın, “muhtasar” veya “mufassal” tefsiri olur (meselâ bk. Celâleyn, Taberî, Râzî).

c) Bu sebeple biz burada, muhtasar tefsir yöntemini esas alan Mehmed Vehbi Efendi’nin (ve Osmanlı geleneğinde çokça örneği mevcut olan) kısa açıklamalı tefsir yöntemini tercih ettik. Âyetlerin lafızlarının birebir çevirisi yerine, -ki bu, bir lisanı başka bir lisan yapma çabası olup ne mümkündür ne de câiz- anlamı/mesajı özet olarak aktarmaya çalıştık. Özet olarak aktardığımız bu mânayı, çoğunlukla klasik tefsirlerden derledik ve nüzûl ortamını dikkate aldık (aşağıda nüzûl ortamını dikkate almanın önemine değineceğiz). Bu bakımdan, elinizdeki bu tefsiri, mushaftaki kelimelerin birebir lugavî karşılıklarıyla/meallerle değil, referans verdiğimiz klasik tefsirlerle mukayese etmek gerekmektedir.

d) Yine aynı sebeple, âyetlerin nüzûl ortamında kime hitap ettiğini tespit etmeye çalıştık. Zira Kur’an, mütekellimi dikkate alınmadan anlaşılmayacağı gibi, muhatabı bilinmeden de anlaşılamaz, hatta yanlış anlaşılır. Lafzî çevirinin sebebiyet verdiği en büyük yanlışlardan biri bizce budur.

Âyetlerin nüzûl dönemi muhataplarını tespit noktasında başta Fîrûzâbâdî’nin (ö. 817/1414) Tenvîrü’l-mikbâs min tefsîri İbn Abbas adlı tefsirinde, İbn Abbas’tan aktardığı açıklamalar olmak üzere, birçok klasik tefsirden istifade ettik. Meselâ “اَ َيُّه َا أ ي َّ ُ اس الن) “ey insanlar!) gibi umum ifade eden lafızların nüzûl döneminde doğrudan kime hitap olduğunu tespit edip bu gibi ifadeleri (ey müminler, ey Mekke müşrikleri, ey münafıklar, ey, Medine yahudileri şeklinde) muhatabı vurgulayarak çevirdik. Buradan hareketle söz konusu ifadelerin sadece o dönemdeki kimselere has olduğu gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Çünkü her ne kadar bu umumi ifadelerle hususan bazı kimselere hitap edilmiş olsa da, bu ifadelerin ihtiva ettiği (emir, yasak, tavsiye, vaat, uyarı vb.) hükümler, benzer nitelikleri taşıyan herkes için geçerlidir.

Bilindiği gibi Kur’an, geçmiş dönemlerde yaşamış toplumların kıssalarını anlatarak Hz. Peygamber’e destek vermekte, aynı kıssalar üzerinden müşriklere uyarılarda bulunmaktadır. Tıpkı bunun gibi, o dönemdeki müşriklere, yahudilere, münafıklara ve diğer kimselere hitap ederek bunun üzerinden bütün insanlığa hitap etmektedir. Çünkü Kur’an, herhangi bir konudan bahsederken, meselâ Medine’deki münafıkları tenkit ederken, o insanların şahıslarını değil, davranışlarını hedef almaktadır; dolayısıyla aynı davranışı gösteren herkes bu tenkidin kapsamına girecek, ilgili âyetlerden üzerine düşeni alacaktır. Kur’an, geçmiş toplumların kıssalarını anlatırken bu hususun altını çizmektedir. Buna mukabil, âyetlerin ilk dönemdeki muhataplarını teşhis etmeden yapılan çeviriler, o âyetlere, olmadık mânalar yüklemenin kapılarını da açabilmektedir.

e) Çeviri, günümüzde bir bilim dalı olacak kadar önemli hale gelmiştir ve sadece kaynak dil ile hedef dili bilmek suretiyle üstesinden gelinebilecek bir şey değildir. Çevirmen, öncelikle çevirdiği metni anlamalıdır. Ne var ki her anlama, bir yorumdur ve dolayısıyla hiçbir çeviri, orijinal metnin bire bir aynısı değildir. Bu durumda Kur’an çevirisinde lafzî tercümenin, metnin aslına sadakat olduğunu iddia etmek doğru değildir. Zira bir âyetten, o âyetin lafızlarının ifade ettiği şeyi anlamak bile, başlı başına bir yorumdur.

Sadece lafızlardan yola çıkarak, başka herhangi bir şeye ihtiyaç duyulmadan ulaşılan anlamın mutlak ve geçerli bir yorum olduğu doğru olsaydı, mevcut tefsir literatürü ortaya çıkmaz, kütüphaneler dolduran devâsâ tefsirler yazılmazdı. Bu kadar çok tefsirin varlığı bile, âyetlerin lafızlarından hareketle anlamı, açık ve yeterli bir şekilde ortaya koymanın imkânsızlığını göstermektedir. O halde lafız çevirisi, aslında yorumu, yorum değilmiş gibi sunmak demektir. Nitekim konuyla ilgili çalışma yapan ilim ehli, Kur’an’ın harfî tercüme yoluyla başka bir dile çevrilmesinin imkânsız olduğunu, böyle bir çevirinin câiz olmadığını vurgulamış, onun ancak tefsirî tercüme tarzında çevrilebileceğini ifade etmişlerdir.

f ) Kur’an metninin lafzî çevirisini imkânsızlaştıracak kendine özgü birçok hususiyet de söz konusudur. Bunlardan biri, Kur’an’ın şifahî (sözlü) bir hitap olması ve edebî bir üslûp kullanmasıdır. Deyimler, kinayeler, târizler, meseller, göndermeler, benzetmeler gibi birçok edebî üslûbun sıkça kullanıldığı bu ilâhî kelâmın lafızlarının birebir çevirisi, ortaya ciddi mânada yanlışlıkların çıkmasına sebep olmaktadır. Meselâ “ve’l-Âdiyâti dabhan, fe’l-mûriyâti kadhan…” ifadesini, Hz. Ali’nin bu ifade hakkındaki izahlarını dikkate almayıp, “O, harıl harıl koşular koşan, çakarak da ateşler saçan…” şeklinde çevirmek, lafza bağlılık olarak değerlendirilecek bir çeviri midir? ِ َك َ وَل” ,

Yine aynı şekilde aynı Yine ُق َ ُ ى عن ِل ً إ َة ُول َ َد َك َ مْغل َ ْج َع ْل ي َوَل ت ا م ْح ُس ًورا ُ ًوم َ ْ ُعَد َ مل َق َت َ ْس ِط ف ْب َ ُ ا ك َّل ال َ ْب ُس ْطه ت “âyetini, “Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma!” şeklinde çevirmek doğru mudur? Hz. Peygamber’i teşrif eden “َ َّ ِق َّ للا ِ ُّي ات َّب َا الن َيُّه َا أ ,âyetini” ي “Ey Peygamber! Allah’tan kork!” diye çevirmek, lafza sadık kalmak adına kabul edilecek bir çeviri midir, yoksa anlamın tersyüz edilmesi midir? Dilimizde “Allah’tan kork!” uyarısının kimler için yapıldığı düşünüldüğünde, böyle bir ifadeyi Hz. Peygamber’’e isnat etmenin vahameti anlaşılacaktır.

g) İfade ettiğimiz gibi Kur’an, yazılı bir metin olarak değil hitap (konuşma) olarak vahyedilmiştir. Hitabın, muhatabı olmadan anlaşılması imkânsızdır. “Aranızda olgunlaşmış ve hasat zamanı gelmiş başaklar görüyorum” şeklindeki bir cümlenin kim tarafından, kime, nerede ve niçin söylendiği dikkate alınmazsa, bu cümle karmaşık duygular içinde bulunan bir çiftçi tarafından buğday tarlasına karşı söylenmiş gibi anlaşılabilir. Oysa söz konusu cümle bir Emevî yöneticisi tarafından, isyancılara destek veren âlimlere hitaben söylenmiştir ve “Olgunlaşmış başakların tırpanla kesilmesi gibi, sizin başlarınızın da kesilme vakti gelmektedir” şeklinde bir tehdit ihtiva etmektedir. Görüldüğü gibi bir ifadenin yazılı metin değil, konuşma (kelâm) olması hemen her şeyi değiştirmektedir.

Bir başka örnek verecek olursak, Lât, Menât, Uzzâ gibi putları şefaatçi kabul edip tâzimde bulunanların karşısına geçip de “el-Hamdü lillâhi rabbi’lâlemîn” demek, “Medet umduğunuz bu varlıkların, Allah’a ortak kılınacak vasıfları yoktur, ibadet / kulluk sadece Allah’a yapılır, çünkü O, bütün varlığın yaratıcısı ve hâkimidir” demektir. Bir diğer örnek de şudur: Kendilerini Allah’ın sevgili kulları olarak gören ve müminleri sapkınlıkla suçlayan Medine yahudileri hakkında, “Ülâike hüm şerru’lberiyye” demek, “Asıl sapkın olanlar, o Medine yahudilerinin kendileridir, sizler onların bu sözlerine aldırmayınız ey müminler!” demektir.

Bunlar, özellikle seçilmiş âyetler olmayıp, Kur’an’ın tamamına yakınında durum böyledir. Meselâ “ve mâ Muhammedün illâ resûl” ifadesi, “Muhammed bir elçiden başka bir şey değildir” şeklinde çevrilmemelidir. Çünkü böyle bir çeviride sanki Hz. Peygamber’in değerinin o kadar da yüksek olmadığı şeklinde bir ima söz konusudur. Oysa âyet, Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber’in öldürüldüğü şeklindeki söylentiye kulak veren ve dağılma durumuna gelen müminlere bir uyarıdır ve “O ölümsüz değildir, bir gün öldüğü zaman tekrar eski halinize mi döneceksiniz?” denilmektedir.

h) Lafzî çeviriyi imkânsızlaştıran bir başka husus da, âyetlerin nüzûlüne sebep teşkil eden olayların ve genel olarak Hz. Peygamber’in sîretinin anlamı tayin edici rol oynamasıdır ki “ulûmü’l-Kur’an”ın ana konularından birini teşkil eden Mekkî-Medenî (âyetlerin Mekke’de veya Medine’de nâzil olması) üzerinde durulmasından maksat budur. Âyetler açıklanırken bu husus dikkate alınmazsa, “Mekke’de” veya “Medine’de” nâzil olmuştur gibi ifadeler, içerikten yoksun, kelimelerden öte bir anlam ifade etmez. Buradan hareketle diyebiliriz ki âyetlerin, bir ikame ettiği (olumlanan), bir de nefyettiği (olumsuzlanan/reddedilen) anlamları vardır. İkame edilen anlam metnin içindeyken, nefyedilen anlam siyerdedir; Hudeybiye’de, Bedir’de, Uhud’da, Hicret’tedir. Kur’an’ın bu özelliği, lafzî çeviriyi imkânsızlaştırmaktadır.

Bu noktada Taberî tefsiri, ilgili rivayetleri derlemesi açısından çok önemli bir kaynak niteliğindedir. Lafzî çeviride, ikame edilen mânanın tamamen doğru olarak yansıtıldığını varsaysak bile (ki bu, aslâ mümkün değildir), nefyedilen mana yer almamakta yani âyetin ilk muhataplar nezdinde ifade ettiği anlamın önemli bir kısmı kaybolmaktadır. Tabiatıyla kaybolan bu kısım, günümüz okuyucusu tarafından doldurulmakta ve çoğu zaman farkında olmadan yapılan bu işlemin ardından Kur’an âyetleri, hiç de ilgili olmadıkları soruların cevabı, sorunların çözümü olarak sunulmaktadır. Bu noktada Kur’an’ın nüzûlüyle Hz. Peygamber’in sîretinin ayrılmazlığı üzerinde bir nebze durmak icap etmektedir.

Kur’an’ın Dil ve Üslûp Özellikleri

a)Kur’an’ın anlatım üslûbundaki çeşitlilik/zenginlik, çoğu Kur’an araştırmacısının bu çeşitliliğin ardındaki anlam sadeliğini gözden kaçırmasına sebep olmuştur. Aynı konu değişik sûrelerde birbirinden oldukça farklı üslûplarla anlatıldığı için, Kur’an okuyucusu bu anlatımların her birinde farklı konuların anlatıldığını düşünebilir.

“Mümin, müttaki, muhsin, muhlis, muslih, kanit, âbid, sâbir, sâdık, tâib” gibi birçok ifade, Hz. Muhammed’in Allah tarafından gönderildiğine ve Kur’an’ın ona Allah tarafından vahyedildiğine iman edenleri; buna karşılık “münkir, kâfir, zalim, fâsık, cahil, hain, fâcir, mubtıl, hâsir” gibi birçok ifade ise Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve Kur’an’ın ilâhî kaynaklı olduğunu reddedenleri ifade etmektedir.

İki zıt insan tipinden bu kadar farklı kelimelerle söz ediliyor olması, kullanılan her bir kelimede başka özellikler aramak gibi beyhude çabalara sebep olmuştur. Oysa Kur’an’ın nüzûl çağında yaşayan bir insan gözüyle ona bakabilmeye çalışmak ve bu ifadelerin o anda ne anlama geldiğini, gelmiş olabileceğini düşünmek gerekmektedir.

b) Kur’an üslûbunun bir özelliği de sık tekrarlardır. Öyle ki Kur’an’ın tamamının, tevhit inancını anlattığını söyleyebiliriz. Nitekim İslâm bilginleri Kur’an’ın ana konularını; tevhit, nübüvvet, mebde, mead olarak ifade etmişlerdir ki bunların tamamı, tevhide irca edilebilir hususlardır. Ancak Kur’an üzerinde çalışan bazı kimseler, “tekrar”ın bir eksiklik olduğu zannıyla ve Kur’an’da yer alan tekrarları “izah etmeye” (!), her bir tekrarın “hikmet”ini ve sırlarını (!) tespit etmeye çalışmışlardır.

Kanaatimize göre bu yaklaşım gayet hâlisane olmakla beraber, usul itibariyle yanlıştır, çünkü her şeyden önce Kur’an bir metin değil, bir kelâmdır (konuşma). Üstelik bu konuşma yaklaşık yirmi üç yıl gibi uzun bir zaman zarfında gerçekleşmiştir. Hz. Ebû Bekir döneminde, sırf “muhafaza” endişesiyle toplanıp mushaf haline getirilmesi, onu hitap olmaktan çıkarıp metin haline getirmez. Zira kelamın “mushaf” haline gelmesi, onun mahiyeti ile değil, şekli ve muhafazası ile ilgili bir tasarruftur. Kelâmda (konuşma) tekrar, tamamen doğal bir durumdur. Konuşanın (mütekellim) Allah olması, durumu değiştirmez, çünkü konuşurken bazı şeyleri tekrar etmek bir eksiklik değildir. Aksine bu, konuşmanın doğasında olan bir özelliktir. Diğer taraftan konuşulan konu aynı olduğu zaman, tekrar bir zaruret haline gelmektedir. On üç yıllık Mekke dönemi boyunca müşriklerin Hz. Peygamber’e yönelik itirazları ve şirk inancı değişmemiştir. Bu durumda Kur’an’ın; tekrara düşmemesi için, şirkin yanlışlığını ve Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğunu ifade eden birkaç cümle söyleyip konuyu kapatması gerekirdi. Ne var ki on üç yıl boyunca tevhit-şirk tartışması devam etmiş, bu sebeple de Kur’an bu temel konuyu her defasında farklı olaylarla, örneklerle, üslûplarla dile getirmiş ve böylece Hz. Peygamber’e müşrikler karşısında destek olup yol göstermiştir. Onlarca defa müşrikleri âhiretle uyarmış, mü-minlere sabır tavsiye etmiş, onlara cennet müjdesi vermiş, geçmiş peygamberlerin kıssalarından kesitler anlatarak her iki tarafa dersler aktarmıştır. Ama bütün bu tekrarların ardında konu hep aynıdır. Bu durum gözden kaçırılınca, her tekrarda farklı bir mâna (!) aranmakta, “Kur’an’a yeni konular ilâve etme” anlamına gelebilecek yaklaşımlar bile ortaya çıkabilmektedir.

c) Biz bu ve benzeri gerekçelerden yola çıkarak, Kur’an’ın lafızlarını birebir çevirmedik, her bir âyetin inzâl edildiği ortamda nasıl anlaşıldığını ve uygulandığını anlamaya, vardığımız anlamı da, Türkçe okuyucusunun en doğru şekilde anlayabilmesi için olabildiğince sade bir dille ifade etmeye çalıştık. Yaptığımız çevirinin, âyetin lafızlarıyla bire bir örtüşmesine değil, oradan anlaşılan mânayı en doğru şekilde yansıtmasına önem verdik. Bir cümleyi bir paragrafla, bir paragrafı bir cümle ile karşıladığımız yerler oldu.

Yöntemimiz, âyetlerin lafızlarında yer almayan ifadelerin tercümede kullanılması sebebiyle, ilk bakışta yadırganabilir; ancak bizim burada yaptığımız şey, birebir lafzî tercüme değil, bir tür tefsirî tercümedir; Taberî’nin yaptığının hemen hemen aynısıdır. Nitekim Taberî, bu tür bir itiraza cevap verirken, konuşma sırasında muhatap tarafından kolaylıkla anlaşılan hususların hazfedilmesinin Arap dilinde bir gelenek olduğunu ifade etmektedir. Bu yöntem özellikle Taberî’nin tarzı olmakla beraber, diğer müfessirlerde de benzer açıklamaları görmek mümkündür.

Örnek olarak Râzî’nin, Âl-i İmrân sûresinin 181. âyetiyle ilgili olarak yaptığı açıklamaları vermek mümkündür. Söz konusu âyette lafzan, yahudilerin “Allah fakirdir, bizler ise zenginiz” dedikleri aktarılmaktadır. Oysa bu ifadeyi bu şekilde tercüme etmek, sadece eksik tercüme olmakla kalmayacak, aynı zamanda “yanlış tercüme” olacaktır, çünkü aslında âyetin söylediği şey başkadır. Yahudiler gerçekte Allah’ın fakir olduğunu değil, bu sözü söyleyerek kendilerince Hz. Peygamber’i ve müminleri alaya almaktadırlar. Nitekim Râzî bu hususu şu şekilde tespit etmektedir: ىَ ُ َ عل ُوه َال َّهُ ْم ق َن َ ُر أ َ ْظه َو ْال َ ْو َ صَد َق ِي ل َ ْعن َ، ي َّم َ ْي ِه َ و َسل ُ َ عل َّ َّ ى للا ُبُ َّوِة ُ م َح َّمٍد َ صل ِي ن َّ ْع ِن ف ِ ِ يل الط َسب َ َّم َ ا ك َ ان ِ ً ير َ ا، ول َق َ َك َ ان ف ِ ِيدِه ل َم َ ال ِ م ْن َ عب ْ ُ ُب ال َ ْطل َ ي َه ِل َ َّن ْ ال ِي أ ُم َح َّمٌد ف ِ ِ يل َ َى سب ُ َ عل َ ْو َ ذ َك ُروه ار، أ ِ َ ِ ْخب ِ ْ ي هذه ال َّهُ َ ك ِاذ ٌب ف َن َ َت أ َب ِ َك ُ م َح ًال ث َذل ْ َكَلِم َ ع ِن َ َذا ال ْ َل ه ِ ُل ِ مث ْ َعاق ُ َول ال َق َ ْن ي َ َّما أ َأ َ ِة، ف ِ ْه َز ِ اء َ و ُّ الس ْخ ِري ِال ْست َ ِع ٌيد َهُ َو ب َ ٍاد ف ِق . ْ اعت

Âyette bâriz bir şekilde ortaya çıkan şudur ki yahudiler bu sözü, Hz. Peygamber’i eleştirmek üzere söylemişlerdir. Bununla demek istedikleri şudur: Eğer Muhammed, Allah’ın kullarından infak istediği konusunda doğru söylüyorsa o zaman demek ki Allah fakirdir. Allah fakir olamayacağına göre demek ki Muhammed, Allah’tan getirdiğini söylediği bu haberler konusunda yalancıdır. Bir başka ihtimal de yahudilerin bunu sırf müminlerle alay etmek amacıyla söylemiş olmalarıdır. Bunun dışında, aklı başında herhangi bir insanın böyle bir sözü inanarak söylemesini düşünmek mümkün değildir.

Yine ehlinin bildiği üzere Taberî hemen her âyetten önce bu ifadeyle başlayan ve yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi devam eden bir veya birkaç cümle ile o âyetin “anlamı”nı ortaya koymakta, ardından da farklı görüş ve rivayetlere geçmektedir. Biz de, başta Taberî’nin bu cümleleri olmak üzere, diğer İlk muhataplar Kur’an’ı bir metin olarak değil, değişik zamanlarda yaşanan durumların, sorunların, şartların içerisinde Hz. Peygamber’in dilinden tebliğ edilen sözlü ilâhî ifadeler olarak telakki etmiş ve (doğal olarak) bu ifadeleri, nüzûle eşlik eden şartlar çerçevesinde anlamışlardır. tefsir kaynaklarından, rivayetlerden, hadis külliyatından ve lugatlardan istifade ederek âyetlerin anlamlarını olabildiğince tespit etmeye çalıştık ve ulaştığımız anlamı verirken bu anlamı lafza mahkûm etmedik.

Esasen yukarıda ifade edildiği gibi Cumhuriyet döneminde yazılan ilk tefsirlerden Hulâsatü’lbeyan’ın müellifi Mehmed Vehbi Efendi’nin mealdeki yöntemi de bizimkine örnek teşkil edecek tarzdadır. Meselâ Hucûrât sûresinin ilk âyetlerinde ِ ِه” geçen ِ َ و َر ُسول َ َد ِي َّ للا َ ْي َن ي َ ِّدُموا ب ُق ُ َ وا ل ت ِذ َ ين َ آمن َّ َا ال َيُّه َا أ “ي âyetini şöyle tercüme etmiştir: “Ey Allah’ın vahdaniyetine iman ve resulünün risâletini tasdik eden müminler! Gerek umûr-ı harpte, gerek umûr-ı dinde Allah Teâlâ ve resulü hükmetmezden evvel re’yinizi takdimde acele etmeyin!”

Görüldüğü gibi Mehmed Vehbi Efendi, âyeti çevirirken tefsirî yöntem izlemiş, lafızların birebir çevirisini değil mefhumun özetini sunmuştur. Bizim izlediğimiz yöntem de budur. Mehmed Vehbi Efendi’den daha önce Osman Zeki Bey’in hazırladığı Tefsirli Kelâm-ı Kadîm adlı çalışmada, mushaf kenarında verilen çeviride de bizim benimsediğimiz yöntem izlenmiştir. Bir örnek olarak Fetih sûresinin ilk âyetine verilen şu çeviriyi göstermek mümkündür; “اً ِين ْ ًح ُ ا مب َت َ َك ف َا ل َ ْحن َت َّا ف ِن إ) “Ya Muhammed! Biz seninçün (senin için) tahkiki zâhir ve âşikâr Mekke fethine sebep ve mukaddime olan sulhu hükmettik.)

Osmanlıca mealde bu şekilde çevrilen âyet, günümüzdeki meallerde “Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık” (vb.) şeklinde çevrilmektedir. Görüldüğü üzere bizim çalışmamız, mevcut meal anlayışını değil, Osmanlı döneminde mütedâvil olan bu tefsirî izah tarzını esas almaktadır.

Son dönem Osmanlı âlimlerinden Said Nursi’nin Bakara sûresinde yer alan “َاسَّ ُ َا الن ُ ُوده ِ َي وق َّت َّ َ ار ال ُوا الن َّق ات ُ ْ ِح َج َ ارة وال “َâyetinin çevirisi de, bizim izlediğimiz yöntemin birebir aynısıdır: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhassa taşlara ve câmid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz!”

Yine aynı âyete ilişkin yaptığı şu izahta da benzer bir yaklaşımı tespit etmek mümkündür: “Menfaat, necat ümidiyle taştan mâmül mâbud ittihaz ettiğiniz sanemler size tâzib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?”

Bizim takip ettiğimiz yöntemin Arap dünyasında da son dönemde oldukça rağbet gördüğünü belirtelim. Meselâ Ezher’de yapılan el-Müntehâb’da ve kaynakçada tam künyelerini verdiğimiz el-Muîn (Ahmet el-Mekkî), et-Tefsîrü’l-vâdıh (Hicâzî), et-Tefsîrü’l-müyesser (Heyet), Safvetü’l-beyân (Mahlûf) gibi çalışmalarda da bu yöntem izlenmiş, hem âyetlerin özlü anlamı verilmiş hem de anlatımda hitap tarzı kullanılmıştır

Kur’an’ın Nüzûlüyle Hz. Peygamber’in Sîretinin Ayrılmazlığı

a)Bugün elimizde bir metin (kitap/mushaf) olarak bulunan Kur’an’ın, esas itibariyle sözlü olarak ve uzun bir zaman dilimi içerisinde vahyedildiği bilinen bir husustur. İlk muhatapların (Hz. Peygamber ve ashabı) ona muhatap oluş keyfiyetiyle bizim, Kur’an’a muhatap oluş keyfiyetimiz arasında önemli bir fark bulunmaktadır. İlk muhataplar Kur’an’ı bir metin olarak değil, değişik zamanlarda yaşanan durumların, sorunların, şartların içerisinde Hz. Peygamber’in dilinden tebliğ edilen sözlü ilâhî ifadeler olarak telakki etmiş ve (doğal olarak) bu ifadeleri, nüzûle eşlik eden şartlar çerçevesinde anlamışlardır.

Böylelikle nüzûl çağında herhangi bir muhatabın Kur’an’da anlatılan herhangi bir şeyi yanlış anlaması gibi bir durum söz konusu olmamıştır. Nitekim ilk dönem müfessirlerinden Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ’nın (ö. 210/825) Mecâzü’l-Kur’ân isimli eserinde yer verdiği şu ifadeler, bu kanaatimizi teyit eder mahiyettedir: “Vahyin nüzûlüne şahit olanların; Hz. Peygamber’e, Kur’an’ın mânasını sormaları mevzubahis değildi; dilleri Arapça olduğundan, herkes Kur’an’ı anlıyordu.”

Aslında Ebû Ubeyde’nin bu isabetli kaydına, “Vahyin nüzûlüne şahit olanların onu kolaylıkla anlamalarının temel sebebi, bizzat bu nüzûle eşlik eden ortamın içinde yaşıyor olmalarıydı” şeklinde bir kayıt daha eklemek icap etmektedir. Nitekim Hz. Ömer ile İbn Abbas arasındaki şu diyalogda kullanılan ifadeler, bu noktayı çok iyi anlatmaktadır:

Hz. Ömer, “Bu ümmetin kıblesi, kitabı, dini bir olduğu halde niye ihtilâf ediyorlar?” diye serzenişte bulunmuş ve bu konuda İbn Abbas’ın görüşünü sormuştur. İbn Abbas da şöyle demiştir: “Biz, Kur’an âyetlerinin kimin hakkında, nerede ve ne sebeple nâzil olduğunu biliyorduk. Ama şimdi bunlar bilmiyorlar. Dolayısıyla herkes kendine göre bir mâna çıkarıyor. Eğer onlar da Kur’an âyetlerinin kiminle ilgili, nerede ve ne sebeple nâzil olduğunu bilselerdi ihtilâf etmezlerdi.”

Bu ifadeleri el-İ‘tisâm isimli eserinde aktaran Ebû İshak eş-Şâtıbî’nin (ö. 790/1388) şu değerlendirmesi de oldukça önemlidir: “İbn Abbas’ın söyledikleri gayet yerindedir, çünkü insan bir âyetin veya sûrenin nerede nâzil olduğunu bildiği zaman o âyetten veya sûreden neyin kastedildiğini anlar ve yaptığı yorum, âyetin sınırlarını aşmaz ama aksi durumda, yani insanın âyetin hangi şartlarda inzâl edildiğini bilmemesi halinde, artık o âyetle ilgili değişik ihtimaller (evcüh/vücûh) ortaya çıkacak ve herkes farklı görüşleri benimser olacaktır.”

Buradan çıkarabileceğimiz en sade netice, Kur’an’ın vahyedildiği dönemde yaşamayan insanların, onu doğru bir şekilde anlayabilmek için nüzûl şartlarını araştırmak gibi bir vazifeyle mükellef olduklarıdır.

b) Ancak bugün Kur’an metnini bir mushaf olarak eline alan bizler için durum farklıdır; zira artık bizim için onu anlamak önemli bir mesele haline gelmiştir, çünkü bizler Kur’an metnine, bağlamından kopuk bir mushaf olarak muhatap olmak durumundayız. Bir sözün hangi bağlamda söylendiği bilinmeden o sözü anlamaya kalkmak, nereden bakılırsa bakılsın, yanlış anlama riskini beraberinde getirir. İşte ilk dönemde vahye muhatap olanlar dışında Kur’an’ı anlamaya ve yorumlamaya çalışan herkesin yanlış anlama tehlikesinden emin olmak için, mümkün mertebe bu bağlamı dikkate alması gerekir. Bağlam ise, sadece ifadelerin siyak ve sibakıyla belirlenmez, çok daha geniş bir alanı içerir.

Âyetlerin bağlamı ifadesinden kastedilen şey, esbâbı nüzûl çerçevesinde nakledilen rivayetlerle de sınırlı değildir. Üstelik esbâb-ı nüzûl adı altında aktarılan rivayetler senet kriterleri açısından olduğu kadar muhteva açısından da birçok problem barındırmaktadır.

Bu çerçevede bizim bağlam ya da nüzûl şartları ifadesiyle kastettiğimiz şey, Hz. Peygamber’in, on üç yılı Mekke’de, on yılı Medine’de süren daveti ve bu süre boyunca yaşanan olaylar hakkındaki mâlûmatların yanı sıra, o günkü Arap toplumunun din, kültür, gelenek ve yaşam tarzlarına ilişkin bilginin mümkün mertebe bütün kaynaklardan toplanması ve vahyin inzâl edildiği ortamın olabildiğince detaylı olarak tasvir edilmesidir. Bunun sağlanması için de sadece esbâb-ı nüzûl verileri değil, başta bizzat Kur’an’ın kendisi ve ona ilâveten siyer ve hadis kaynakları olmak üzere, bu alanda veri sağlayacak her türlü kaynağa başvurmak gerekmektedir.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir