GenelYazarlardanYazılar

Mahşerin Dört Atlısı: Malkoçoğlu, Battalgazi, Karaoğlan, Tarkan

MESUT AYTEKİN / Lacivert Dergisi Şubat 2019

Yayına hazırlayan/ Enes Günaslan

Fetihten fethe, zaferden zafere koşan bu kahramanlar milletin ümit ateşini her daim canlı tuttular. Tarihî hafızanın oluşmasında ve nesilden nesle aktarılmasında her türlü eleştiriye rağmen önemli bir rol oynadılar.

Bu filmler tüm eksikliklerine rağmen içten ve samimiydiler Sinemanın, dünyamızı kahramanlarla doldurduğu günlerdeyiz. Amerikan sinemasının kahramanları gelip dünyayı, evreni, insanlığı kurtarıyorlar. Afili sözleri, şık kıyafetleri ve imkânsızı yerle bir eden güçleri var. Kültür endüstrisi içerisinde hedef kitleye ulaşmak için her yolu deniyorlar. Kapitalist sistemin yolcusuyuz; “Çekilin önümüzden” dediklerini duyar gibiyiz. Kabul edelim; başarılı işler yapıyorlar. Sinemanın etkileyici gücünü ve tüm olanaklarını kullanıyorlar. Sonrasında ise bu kahramanlara öykünerek yetişen milyonlarca çocuk, kendi topraklarından uzakta Yenilmezler ve Adalet Ligi’yle tanışmak için fırsat kolluyor. Zihinleri büyülenmiş, hayalleri değişmiş gençler, vatan-millet deyince sırtını çeviriveriyor. Peki, bizim kahramanlarımız yok mu? Gücü bizim anlayacağımız ölçüde, türküsü dilinde, oturup çay içen tam deminde… Var, var! Hem de at üstünde ok atabilen kahramanlardan… Fatihler, Yavuzlar sahnede Anadolu’nun bağrından.

  1. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik, siyasal ve kültürel darboğazın içinde yeni bir gün doğmaktadır Türkiye’de. Çok partili hayata geçişle birlikte yeni adımlar atılır, ülkede kalkınma hamleleri göze çarpar. Umutlar yeşermiştir. Türk sinemasında sinemacılar dönemi başlamıştır. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ yönetmen koltuğuna geçer, yeni türler, konular beyazperdede yerini alır. Sinema salonları artmakta, bu yeni eğlence aracı ilgi görmektedir. Giovanni Scognamillo’nun ifadesiyle Taksim, sinemaya giden şık erkek ve kadınlar ile doludur. Bugünün mısır cipsi tartışmalarının ötesinde sinemanın bir “kültür” işi olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte yerli sinemanın kendini bulduğu bu yıllarda tarihiyle tanışan millet “kahramanlarını” aramaktadır. Adsızlığına aldırmadan iyisiyle kötüsüyle bu toprakların derdini anlatacak olan Türk sineması, kahramanlarına sarılır hızlıca. Osmanlı’yı ötelemeye gerek yoktur. Artık padişahlar hain, din adamları düzenbaz değildir. Gururu incinmiş milletin kendine güvenmesi gerekmektedir. Öyleyse altın günlere başvurmak en iyisidir. Meçhul askerlerle birlikte efsanevi günlere uzanmak can suyu gibi gelir. Ne yapmak lazımdır? Cevap gecikmez: Tarihe eğilmek. Öyle de olur, 1950’lerle birlikte tarihimizin en görkemli dönemleri beyazperdeye aktarılır. Yeşilçam’da tarihî filmler dönemi başlar. Fatihler, Yavuzlar sahneye çıkar. İstanbul’un Fethi (1951) daha sonraları “Tarihî kostüme avantür” ya da başka bir ifadeyle “Tarihî macera filmlerine” kapı aralar. Aydın Arakon imzalı dönemin en pahalısı olan bu büyük prodüksiyon, seyircinin yoğun ilgisi ile karşılaşır. Kalabalık figüranlar, kostüm ve dekorlar ilgi uyandırır. Hollywood esintili ama yerli öykü, gururları okşamıştır. Mehterler çalmakta, kadırgalar yol almakta, yeniçeriler kılıç sallamaktadır. Türk sineması, tecrübesizlik ve yokluk yıllarında eriştiği bu cesur girişime, ne gariptir ki bir daha tam 61 yıl sonra cesaret edebilecektir. Fetih 1453 tıpkı ilk film gibi bütün eleştirilere rağmen tarihî filmlerin önünü açacak, yapımcıları cesaretlendirecektir. İstanbul’un Fethi’nden sonra II. Selim’in Gözdesi (1950), Barbaros Hayrettin Paşa (1951), Yavuz Sultan Selim (1952), Yıldırım Beyazıt ve Timurlenk (1952), Kızıl Tuğ (1952) gibi pek çok tarihî film çekilir. Bu filmlerin çekilmesinde dönemin popüler tarihi romanlarının etkisi de büyüktür. Özellikle Abdullah Ziya Kozanoğlu, sürecin önemli isimlerinden biri hâline gelir. Diğer tarafta ise, bugün unutulan Türk çizgi romanları vardır. Ratip Tahir Burak’ın öncülüğünde başlayan tarihî çizgi romanlar gazetelerin en prestijli ürünleridir ve sıkı takipçileri vardır. Genç karikatürist Suat Yalaz, başarılı öyküleri ile bu sürece önemli katkı sağlar. Türk çizgi romanı altın yıllarını yaşamaktadır. Arka plana baktığımızda ise yeni bir dönüşüm içindeki Türkiye ekonomik sıkıntılar ile boğuşmaktadır. Toplumun yeniden keşfi şeklinde ortaya konan sinemasal anlayış, şehir ile köy arasında oluşturulan boşluğu, bu ikisini birbirine tanıtma yoluyla doldurmaya çalışmaktadır. Geçmiş ve şimdi ile koparılan bağlar sonucu meydana gelen kimlik bunalımına çözüm üretmek için uğraşılmaktadır. İktidar sahipleri Cumhuriyet’in ilanı ile oluşturulmaya çalışılan kimliği geleneksel kimlikle barıştırma derdinde, zaman zaman da terk niyetiyle yeni bir kimliğin peşindedirler. İktidarlar tarihî filmlere destek verir zira tarihin tozlu sayfalarından çıkan kahramanlar, kurgusal hikâyeler vasıtasıyla iktidardaki ideolojiye de hizmet etmektedirler. Schlesinger’in ifadesiyle arzu edilen tarih yazılmaktadır.

Popüler milliyetçi bir söylem ile çekilen bu filmler, teknik yetersizliklerine ve senaryodaki eksikliklerine rağmen seyirciyi tatmin eder. Üstünkörü ele alınan karakterler, alelacele çekilen planlar ve özensiz kurgular bile filmlerin ticari başarısını engelleyememektedir. Savulun kahramanlar geliyor! 1970’lerde özlediğimiz bu türün daha kapsamlısını görürüz. Macerası, aşkı ve aksiyonu boldur kahramanlarımızın. Fatih’in Fedaisi Kara Murat’ın, Battalgazi’nin, Karaoğlan’ın, Bizans’ı dize getirdiği yıllardır bu yıllar. Çin’e Vikinglere kafa tutarız. Türkiye zorlu bir siyasal süreçten geçerken halkın rahatlamaya ihtiyacı vardır ve sinema en iyi kaçış yoludur. Seyirci, özlediği şanlı günlerine bu filmler ile döner. Daha çok uyarlama olarak çekilen bu filmler, gördüğü ilgiyle birlikte seriye dönüşür. Farklı türler ile birleştirilerek deneysel çalışmalara imza atılır. Senaryoların olup olmadığı meçhuldür ancak bu filmlerin fantastik dünyalarda gezinip geldiği bir gerçektir. İslam’ın yenilmez kılıcını, kâfirin boynuna dayanmıştır. Malkoçoğlu, Kara Murat ve Battal Gazi sırayla Yeşilçam’da arzı endam ederler. Osmanlı akıncıları olarak genelleyebileceğimiz bu alt türü başlatan film ise Ayhan Başoğlu’nun çizimleri ile hayat verdiği Malkoçoğlu’dur (1966). Başoğlu, vatani görevini yaptığı Kore’de Türk şehitliğinden oldukça etkilenir. Kafasında oluşan fikirleri Osmanlı akıncıları üzerine yönlendirir. Osmanlı akıncı birliklerinden Malkoçoğulları onun için biçilmiş kaftan bir malzemedir. 1964 yılında hayata geçirdiği Malkoçoğlu projesi, beklenenden çok daha büyük ilgi görür. Süreyya Duru hızlı bir manevrayla, sevilen karakteri beş defa beyazperdeye taşır: Malkoçoğlu (1966), Malkoçoğlu Krallara Karşı (1967), Malkoçoğlu Kara Korsan (1968), Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor (1969) ve Malkoçoğlu Ölüm Fedaileri (1971). Cüneyt Arkın, bin bir emekle bu karaktere can verir. Arkın, türün en sevilen jönlerinden biri olarak Malkoçoğlu dışında Kara Murat ve Battal Gazi rollerinde de karşımıza çıkar. Artık o cümle kötülüğün karşısındaki yılmaz Türk’tür. Sevilen akıncı kahramanlarımızdan bir diğeri ise Fatih’in Fedaisi Kara Murat’tır. Kara Murat, ilk olarak tarihî kostüme avantür filmlerinin aranan ismi olacak Natuk Baytan tarafından Türker İnanoğlu’nun yapımcılığında sinemaya uyarlanır. Yıl 1972’dir. Kıbrıs Barış Harekâtı ülkede milliyetçilik rüzgârları estirmektedir. Kara Murat, bu rüzgâr ile büyük hasılat elde eder ve yedi devam filmiyle en uzun soluklu sinema kahramanlarımızdan biri olur. Herkes Kara Murat için canını feda etmeye hazırdır. Kara Murat ise herkesi kurtarmaya yemin etmiştir. Gözünü budaktan sakınmadan dalar düşmanın içine… Anadolu’nun Türkleştirilmesi sürecinde ortaya çıktığı ifade edilen Battal Gazi, Yeşilçam’ın unutulmaz kahramanlarındandır. İlk Battal Gazi filmi, tarihî kostüme avantür filmlerin ilk örneklerini verdiği yıllarda çekilir. Çok dar bir bütçe ile Sami Ayanoğlu, Battal Gazi Geliyor (1955) filmiyle bizleri Battal Gazi ile tanıştırır. Cüneyt Arkın ile bütünleşecek olan Battal Gazi’nin dört devam filmi daha çekilir: Battal Gazi (1966), Battal Gazi Destanı (1971), Battal Gazi Geliyor (1972), Battal Gazi’nin Oğlu (1974). Orta Asya’dan selam var Sevilen filmlerin bir ucu da Orta Asya’ya uzanır. Ata yurttan Tarkan ve Karaoğlan çıkagelir. İlgiyle takip edilen tarihî çizgi romanlardan olan bu iki karakter de, Levent Cantek’in tanımıyla “Türk Tarih Tezi”nin, diğer bir deyişle İslami özelliklerinden arındırılmış seküler bir milliyetçi söylemin kahramanıdırlar. Suat Yalaz’ın hayat verdiği Karaoğlan, ilk kez Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı Cengiz Han’ın Hazineleri filminde görülür. Karaoğlan, yapım ve yönetmenliğini Suat Yalaz’ın yaptığı filmlerle efsaneye dönüşür. Kartal Tibet’e ilk başrolünü vererek ona şöhreti getiren Yalaz, şu Karaoğlan filmlerini çeker: Karaoğlan-Ejder (1967), Camoka’nın Dönüşü (1968), Karaoğlan Şeyhin Kızı (1971). Farklı yönetmenler de Karaoğlan filmleri çeker ama aynı etkiyi yapamazlar. Yıllar sonra 2013 yılında Suat Yalaz’ın desteği ile yeniden beyazperdede kendini gösteren, Kudret Sabancı imzalı Karaoğlan da beklenen başarıyı göremez ve gişede büyük hüsrana uğrar. Kartal Tibet’in kurduyla “Türk’ün gücünü” gösterdiği Tarkan filmleri ise Ergenekon ve Diriliş destanlarına göndermeler içerir. Tunç Başaran, Tarkan filmlerinin ilkini 1969 yılında tamamlar. Sezgin Burak’ın senaryosunu yazdığı filmde Hun İmparatoru Atilla’nın akıncısı Tarkan (Kartal Tibet), Mars’ın sihirli kılıcını almak için Romalılarla ve Vandallarla savaşmak zorundadır. Tarkan serisi Tarkan Camoka’ya Karşı (1969), Tarkan Canavarlı Kule (1969), Tarkan Viking Kanı (1971), Tarkan Gümüş Eyer (1970), Tarkan Altın Madalyon (1972), Tarkan Güçlü Kahraman Kolsuz Kahramana Karşı (1973) filmleri ile devam eder. Orta Asya’dan gelen korkusuz Türk, bugünün çocukları Belki kitaplarını okumayacaklar, destanlarını dinlemeyecekler ama hep ortak milli bilinç mahareti ile “Battal Gazi”, “Kara Murat”, “Malkoçoğlu”, “Tarkan” adları hafızalarında kalacak.

Bu kahramanlar fetihten fethe, zaferden zafere koşan bu kahramanlar milletin ümit ateşini her daim canlı tuttular. Tarihî hafızanın oluşmasında ve nesilden nesle aktarılmasında her türlü eleştiriye rağmen önemli bir rol oynadılar. Türklük ve Müslümanlık mitolojisine dayanan öykülerin anlatıldığı tarihî filmlerimizde kahramanlar, zayıf yönlerden azade, yiğit, savaşçı, dürüst, koruyucu, güçlü Türk erkeği olarak tasvir edilirler. Yaşanan zamanların belirsizliğinde, millet sevgisi ile düşmanı bertaraf etmek için var güçleri ile çalışırlar. Kimi zaman örgütlü olarak kimi zaman bireysel mücadelelerini sürdürürler ama her daim olayların odak noktasında onlar vardır. Toplumun bir araya gelebilmesi için ortak düşmanlar seçilir ya da geçmişteki düşmanlar yeniden hedef gösterilir. Toplum, gelecek ve sahip olunan tüm değerler ciddi bir tehlike altındadır. Çözüm benlikten vazgeçerek bir araya gelmek aynı çatı altında mücadele etmektir. Maziden alınan güç ile gelecek yeniden inşa edilir. Bu yüzden tarihî filmlerde sık sık toplumun huzur, refah ve birlikte yaşadığı altın günlere göndermeler yapılır. O dönemler uzun uzadıya işlenir. O günlerin bir daha geleceği, gelmemesi için hiçbir sebebin olmadığı, sadece inanmanın ve “feda” etmenin (bu bazen aile, bazen arkadaş, bazen mal-mülk, bazen makam-mevki, bazen de kişinin kendisi olur) gerekliliği üzerinde durulur. Toplumun köklerine dönerek her daim umutlarını taze tutması sağlanır. Ulusal hafızaya seslenen kültür ürünleri içerisinde görsel olanın algılanışındaki kolaylık, sinemanın, ulusal kimliğin şekillenmesi ve korunmasında hep bir adım önde olmasını sağlamıştır. En azından bu topraklar için ne tür mücadeleler verildiği öğrenilmiştir. Taşranın uzun bozkırlarında, şehirlerin dar sokaklarında çocuklar, Battal Gazi, Kara Murat olup tahta kılıçlar ile nice mücadelelere girişmişlerdir. “Anten çevirme elemanı” olarak tavanlarda gezinildiği 1990’ların özel televizyonlu yıllarında, karıncalar ayıklanarak izlenmiştir bu filmler. Galeyana gelip cümbür cemaat, bütün mahalle Bizans’a akınlar yapmıştır. Marangozlar kılıç üretimi için bin bir rica fazla mesai yapmıştır. Gayri ihtiyari ağızdan çıkan “Hey gidi günler hey” belki de o dönemde en sık kullanılan nidadır. Bugünün çocukları belki kitaplarını okumayacak, destanlarını dinlemeyecek, türkülerini ezberlemeyecek ama hep ortak milli bilinç mahareti ile “Battal Gazi”, “Kara Murat”, “Malkoçoğlu”, “Tarkan” adları hafızalarında kalacak çünkü bu filmler içten ve samimiydiler. Belki de bu yüzden hâlâ televizyonlarda, dijital platformlarda, sinema sitelerinde gösteriliyorlar. Belki de bu yüzden sosyal medyada binlerce içerik üretiliyor, yorumlar ve paylaşımlar yapılıyor onlar için.

Benim çocukluk kahramanım Cüneyt Arkın’dı, babamınki de… Birçok kılıkla çıkardı karşımıza; kimi zaman Kara Murat, kimi zaman Battal Gazi, kimi zaman Battal Gazi’nin oğlu ya da Malkoçoğlu. Bunlar Arkın’ın tarihî kılıklarıydı. Bir de Komiser Kemal, Yıkılmayan Adam suretinde çıkardı ki karşımıza, modern çağlarda nasıl kahraman olunur gösterirdi herkese. Benim oğlumun karamanının kim olacağını bilmiyorum ama umulur ki onunki de Cüneyt Arkın olsun. “Neden bir aktörden kahraman olsun ki?” diye bir soru gelebilir akıllara. Nihayetinde kurgu dünyasının yarattığı tiplerden ibaret… Onlarca kurşun yiyip de ayakta ölen birinin gerçekliğini sorgulamak bile abesle iştigal çünkü böyle bir şeyin olması imkânsız. Evet, olaylara zahiri bakışla bakıldığında bu böyle.

Olayı biraz geriden alarak anlatmakta fayda var sanırım. Şöyle: Sanal bir dünyada yaşadığımız yalanı bize, itiraza mahal vermeyecek şekilde yutturuldu. Sanal bir dünyada yaşadığımızı ve gerçekliğin sorgulanması gerektiğini söyleyenler şöyle demek istiyor aslında: “Yaşadığınız ve inandığınız her şey yalan, siz bir yalana ortak oluyorsunuz ve bu yalan düzeninin bir çarkı olarak yaşıyorsunuz. Böyle devam edin ama. Devam edin ki her şeyi yalan ve sanal olarak görmek sizi gerçekten uzaklaştıracak, bu da bizim işimize gelecek.” “simülasyon” denilen kavram bile gerçeğin tam göbeğinde çünkü simülatif dünyayı kuranların kendileri gerçek. Simülasyona inandığımız zaman, herhangi bir şeyin gerçekliğine inanmamamız gerekecek çünkü vakaların olduğu kadar duyguların da bir simülasyondan ibaret olduğu söylendiğinden aidiyet ve mensubiyet hislerimizi gömmemiz gerekmekte. Simülatif dünya inancından kahraman çıkaramazsınız. Hâlbuki kahramanlığın tek bir çıkış noktası var bizim topraklarımızda; gerek sinema olsun, gerek cenknameler, battalnameler, gazavatnameler olsun, gerek tarihî romanlar, destanlar olsun, gerekse kurgusal olmadan yaşadığımız hayat olsun tek bir söylemle karşımıza çıkıyor kahramanlık: “Din ü devlet, mülk ü millet.” Dünden bugüne kahramanlığın dayandığı başka bir nokta söz konusu değil. Kahraman aslında bir “serdengeçti”, kendi akıbetini düşünmeden sadece yapması gerekeni yapan ve yapması gerekeni yaptığı için “kahraman” payesi verilen insan. Köroğlu’ndan Oğuz Kağan Usta’ya Nihal Atsız’ın “İnsan büyür beşikte/Mezarda yatmak için/ Kahramanlar can verir/Yurdu yaşatmak için” şeklinde biten Kahramanların Ölümü şiiri, ismi ve şekli değişen fakat ruhu değişmeyen kahramanlık kavramını anlatmak açısından oldukça önemli. Atsız’ın mısralarını her gün şahit olarak yaşıyoruz. Biraz geriye gidelim; Türk şiirinin uçbeylerinden olan Köroğlu’nun ne yaptığı, kim olduğu ve görevi hakkında birçok rivayet ve varyant var. Biz bugün elimizde olan ve Köroğlu’na nispet edilen şiirlerden biliyoruz ki o vatan için atına binip eline kılıcını alıp cenk etmiş yiğit bir kahraman.

Peki bizler bir kahraman beklemeli miyiz? Osman Yüksel Serdengeçti, Bir Kahraman Bekliyoruz şiirinde beklenilen kahramanı bütün cepheleriyle anlatır. Ona bir tip çizer ve görevler verir fakat gerçekten bir kahraman beklemeli miyiz? Bu soruya düşünmeden “Hayır” cevabını verebilirim çünkü beklenilen bir şeyin sun’i olacağını düşünüyorum. Serdengeçti merhum, bir prototip çiziyor şiirinde; salvetiyle yeri göğü, doğuyu batıyı titreten, yeni fetihler yapan, Yavuz olmaya, Musa olmaya aday bir kahraman tipi. Devrin şartları gereği böyle bir tip çizimi normaldir ama bugüne gelip baktığımızda böyle bir kahraman tipi beklemenin bir manasının olduğunu düşünmüyorum. Böyle düşünmüyor olmamın sebebi bu tipin sadece dışrak bir tip olması. Fetihler yapan, Allah’ın saltanatını yeniden kuran, Tur Dağı’na tecelli eden bir kahraman tipini varımızla yoğumuzla beklemek bizi bugün küçük ve basit mevzuların kahramanı olmaktan alıkoyacak. Ferdin kendinde, en sıradan en basit, en gündelik olaylarda başlayan doğru davranma yetisi, onu zaten doğal bir süreçle kahraman hâline getirecek. Eline silah almasına da gerek yok demiştik. İşini layıkıyla yapan memur, hakkından fazlasına tamah etmeyen siyasetçi, çalışanlarının hakkını tamı tamına ve geciktirmeden veren işveren, evine helal para götürmek için çalışan baba, faize bulaşmamak için kira vermeye razı olan kiracı ve kiracısına zulmetmeyen ev sahibi… Bu listeyi saymakla bitiremeyiz, işte bir kahraman olarak bu insanları da bir kenara yazmak gerekecektir çünkü o güzel aforizmada şöyle diyordu: “Adalet her şeyin yerli yerinde olması, zulüm ise hiçbir şeyin yerli yerinde olmaması.” Her şeyin yerli yerinde olması, zaten olması gereken şey fakat artık hiçbir şey yerli yerinde olmadığından, az biraz yerli yerindelik durumu, bu durumu gerçekleştiren insanı doğal olarak kahraman konumuna sokacak. Bir yerlerden kahraman çıkmasını, birilerinin kahraman olmasını beklemeye gerek yok, zaten Türkiye’deki kahramanların birçoğu kendilerinin kahraman olduğunun bile farkında değil.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı