GenelKavramYazılar

Meal ve Mealcilik

Mealcilik sözü, İslam Literatürü’ne son dönemlerde giren bir kavramdır. Meal: Bir metnin yazıldığı dilden başka bir dile veya dillere yapılmış çevirisine denilmektedir. Şöyle de söylemek mümkündür: Bir dilde telif edilmiş olan bir eserin, o dili bilmeyen anlamayan kimselerin okuyup anlaması için diğer dillere çevrilmiş haline meal denmektedir.

Konumuz Allah’ın kitabı Kur’an olduğuna göre, Kur’an’ın gönderildiği dil olan Arapçadan Arapçada ifade ettiği manayı başka bir dilde de ifade edecek şekilde yapılan tercümesidir. Bu ise, insanların duyduğu ihtiyaçtan doğan tabii bir durumdur.  Bu sadece Allah’ın kitabı için söz konusu değil tüm kitaplar için gerekli olan bir zorunluluktur. İnsanların bildiği ve anladığı ana dilinden başka bir dille yazılmış olan bir eserden okuyup istifade etmesinin yolu, ya o dili öğrenmek, ya da o dili bilen aynı zamanda çeviriyi yapacağı dili de bilen bir insanın tüm dildaşlarının anlaması için, kendi ana diline tercüme etmesiyle mümkün olacaktır.

Bu konuda ilahi mesajı gönderen Allah Teâlâ’nın maksadı da kitabının tüm insanlık tarafından okunup anlaşılması olduğundan, ilk gönderdiği kavmin diliyle göndermiştir. Çünkü bu ilk kavim, kendi dilinden olmayan bir mesajı anlamadan, kabul veya reddetmesi söz konusu olamayacağı için gereklidir. Bu gerekliliği Allah şöyle ifade etmektedir:

“Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur’an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı dilden (kitap) olur mu?De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da ne söylendiğini anlamıyorlar.)” (Fussilet 41/44)

Bu konuda kitabın o kavmin diliyle gönderilmesinin yanında kitabı onlara okuyacak olan elçilerin de o kavmin içinden seçilmiş olmasının gerekçesi aynıdır:

“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu itibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. O azizdir, hükmünde hikmet sahibidir.”(İbrahim 14/4)

Hem elçinin hem de elçinin getirmiş olduğu mesajın ilk gönderildiği kavmin diliyle gönderilmesinin maksadı çok açık olarak bildirildiğini görüyoruz:

“Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik.”(Yusuf 12/2)  ifadeleri bunu göstermektedir.

Buna rağmen yapılan itirazlar, peygamberin de içlerinden aynen kendileri gibi bir insan olmasına da yapılmıştır. Hal bu ki insanlar ancak kendileri gibi bir insanı örnek alma imkânına sahiptirler. Fıtratları gereği bir meleği veya cini yahut ta kendilerinden daha farklı bir varlığı taklit etmeleri örnek almaları mümkün değildir. Böyle olduğu halde:

“Onlara hidayet geldiği zaman; insanları inanmaktan alıkoyan şey, sadece,” Allah peygamber olarak bir insanı mı elçi olarak göndermiştir” demeleridir? De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı; Biz, ancak onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik.”(İsra 17/94-95)

Bu kitabın Arapça oluşu ilahi sünnetin bir tecellisidir. Gerekçesini gerekçeleriyle birlikte yukarıdaki ilgili ayetlerde açıklamakla birlikte bilinmelidir ki, Arapçanın Allah indinde imtiyazlı bir yeri olduğundan değildir. Gönderilen kavmin konuşmuş olduğu dilin Arapça olmasındandır. Daha önce göndermiş olduğu kitapları da Allah, gönderdiği kavmin o anda konuşup anlaştıkları dil ile gönderdiği malumdur. Tevrat’ın İbranice, İncilin de Aramice oluşunun hikmeti budur.

Bu konuda şunun da konuşulmasını gerekli görüyoruz. İnsanlar Allah’ın kitabının başka dillere çevrilmesinin imkânsız olduğunu, çünkü bu kitabın Allah kelamı olduğundan onun ifade ettiği manayı başka bir dile çevrilmiş olan mealinin veremeyeceğini, daha da ileri giderek, onun bir kelimesinin binlerce manasının olduğuna varana kadar bahaneler üretilmektedir.

Burada şunun net olarak bilinmesi gerekir ki meal, bir metnin bire bir tercümesi değildir. Asıl metnin yazıldığı dilde ifade ettiği mananın o dilde vermek istediği mesajı, çevirinin yapıldığı dilde, uygun kelime ve cümleler le ifade edilmesidir. Bu nedenle bir metnin bu yöntemle tüm dünya dillerine çevrilmesi mümkündür. Nitekim yaşanan hayatta bunun onlarcasının yüzlercesinin yapıldığını da görüp duruyoruz.

Mesele Kur’an’ın Allah kelamı olduğundan kaynaklanıyorsa, onu da konuşalım. Allah kendine özel “Rabça” bir dil ile gönderdiğini söylemiyor. Bilakis indiği dönemin Arabı’nın konuştuğu Arapça ile indirdiğini (Yusuf 12/2) tüm gerekçeleriyle birlikte zikrediyor. Araplar da aynen bizim gibi bir insan ve Arapça denilen dünya dillerinden bir dili konuşuyorlardı. Herhangi bir dilden dil olarak bir ayrıcalığa, imtiyaza da sahip değildi. Elbette her dilin kendine özgü özellikleri vardır. Fakat böyle oluşu onun anlaşılmasına, tercüme edilmesine, başka insanların da o dili öğrenmesine asla mani değildir. Nihayet tüm diller insan ürünü değil midir? Ayrıca Allah bu farklılığı onaylayarak:

“Sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir  “(Rum 30/22) buyuruyor. Bu nedenle Allah kelamı oluşu onun anlaşılmasına tercüme edilmesine mani olarak görülmesinin geçerli hiçbir sebebi yoktur. Aksi halde tüm insanlığın bu mesajdan istifade etmesinin,  İslam olmasının önüne büyük bir engel konulmuş olurdu.  Allah’ın koymadığı engeli kimsenin koyma hakkı yoktur.

Elbette insanlar anladıkları dilden yazılmış olan kitapları okuyup istifade ettikleri gibi, Allah’ın insanlara göndermiş olduğu hidayet rehberi olan Kur’an’ı da kendi dillerine çevrilmiş olan meallerden okuyarak dinini öğrenecek, Rabbine nasıl kulluk edeceğinin bilincine erecektir. Hal böyle ise “Kitabı Mealinden okumak” niçin Kur’an’ı anlamanın önünde engel olarak görülsün veya meal okuyanlar tasvip edilmesin?

Bu konuda kimsenin haklı bir itirazı olamaz. Yapılan itirazlar, “mealcilik” tabelası altında meal okurken bu kitabı getiren Allah’ın elçisinin sünnetini, Kur’an’ı hayata aktarmadaki örnekliğini, devre dışı bırakılarak, görmezlikten gelinmesinedir. Bu anlayış, ne anlayışla karşılanmayı, ne de anlaşılır bir anlayış olmayı hak etmiyor.                      Allah, bu kitabı ve gönderdiği her kitabı bir elçi aracılığı ile göndermiştir. Bu bir tesadüfün esri değildir. İnsanlara vermiş olduğu fıtratın gereğidir. İnsan bir sözü gereği gibi doğru anlayabiliyor mu?  Anladığının uygulamasını doğru yapabiliyor mu? İnsanoğlu hep hat ile mualleldir. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için Allah, insanların içinden bir insanı seçerek ona vahiy etmiş; (Şura 42/53) O’na doğru anlayıp doğru uygulamayı öğretmiş; onun eliyle ve diliyle de diğer insanları haberdar edip onlara örnek göstermiştir.

“Andolsun ki; sizden,  Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için,  Allahın Resulünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 33/21)  buyurmuştur.

Bu örneğe itibar etmemek onu örnek olarak gönderene itibar etmemek olacağından, bir Müslümanın böyle bir şey yapması asla düşünülemez. Mazur sayılamaz. Peygamber ile gönderilen Kitap, adrese teslim edilecek kapalı bir zarf olmadığı gibi, onu getiren Peygamber de postacı değildir. Onun getirdiği hayatın tümünü kuşatan bir yaşam biçimidir. Elçi öncelikle bu dine inananların ilki olmakla onu yaşamakla emrolunan bir kimse olduğu gibi, (Enam 6/163) kendisine geleni insanlara tebliğ etmek, o kitabı insanlara okumak, onlara öğretmek, onları tezkiye edip günahlardan arınmanın yollarını göstermek, kitabı ve hikmeti öğretmeye de memur edilmiştir.(bakara 2/151)

Bu nedenle namazın nasıl kılınacağına,  haccın nasıl yapılacağına,  orucun nasıl tutulacağına, zekâtın nelerden nasıl verileceğine, İslam’ın hangi yöntemle tebliğ edileceğine, fert ve toplum olarak Allah’ın hükümlerinin nasıl uygulanıp hayatın düzenleneceğine, savaşta ve barışta nasıl bir yol izleneceğine, inanan ve inanmayan fert ve devletlere karşı izlenecek siyasetin nasıl olacağına, hâsılı Allah’ın nasıl razı edileceğine örneklik etmek için de peygambere ihtiyacımız vardır.

Çünkü onun ortaya koymuş olduğu örnekliğin vahyin onayından geçerek onaylanmış olmak gibi bir garantisi vardır. Gelen vahiyleri doğru anlamasında hiçbir sorun olmamasına rağmen (ki bu konuda şu ayeti yanlış anladın diye Kur’an’da yapılmış bir ikaz yoktur.) henüz bir hüküm olmayan konularda yapmış olduğu içtihatlarından, ilahi iradeye uygun olmayanlar dahi vahiyle düzeltilmiştir.(Enfal 8/67) böylece kusursuz örnek bir kulluğun prototipi olarak insanlığa rahmet kılınmıştır. Onun dindeki yeri “şekil A” dır.(Şekil A anlatılanın uygun bir resimle cisimleştirilmiş halidir. Örneğin, bir geometri kitabında ikiz kenar üçgenin tanımı yapılıp resmi çizilerek verildiği zaman bütün farklı anlaşılmaların önü alınmış olur. Dinde peygamberin örnekliği ile de yapılmak istenen budur. Yoksa insanlar kadar din anlayışı ortaya çıkardı ki hangisinin Allah’ın dini olduğu anlaşılamazdı.)

Bu nedenle itikatta, ibadette, Kur’an’a ve hayata bakış ve anlayışta ona uymayan anlayış ve davranışın, Allah indinde bir değeri yoktur. En açık ifadesiyle kıldığımız namaz peygamber (as) ın kıldığı namaza benzemiyorsa, kıldığımız namazın namaz olması mümkün değildir. Çünkü Peygamberimiz bizzat , “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın” buyurmuştur. Bu nedenle peygamberi uygulamaya uymayan ibadetlerin, sadece hevamızı tatmin etmenin ötesinde bir anlamı yoktur.         “De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve çok bağışlayıcıdır.” (Ali İmran 3/31)

Mealcilik le temayüz etmiş insanların Kur’an’a, Peygambere ve onun hadislerine yaklaşımlarında büyük bir sakatlık vardır. Kur’an okumaları Kur’an bütünlüğünden uzak, ayetler bağlamından kopartılarak lâfzî bir okuma biçimiyle okuyorlar. Bunun içinde İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmayan bir anlayışla karşı karşıya kalıyorlar. Örneğin insanı sarhoş edip aklı gideren içkiler konusunda sadece Kur’an’da ismi zikredilen şarabın yasaklandığını, aynı özelliğe sahip adı anılmayan diğer içkilerin haram olmadığını söyleyecek kadar ileri gidiyorlar.

İbadetler konusunda örneğin Namaz kılmada peygamber gibi kılmaya ihtiyaç yoktur. Namaz duadır. İnsan bir miktar ayakta, oturarak veya yolda giderken de dua eder ve böylece namazını kılmış olur” şeklinde bir anlayışa sahipler.

Peygamberimizin hadislerine yaklaşımda ise, süpürüp atıcı bir yöntem kullanmaktadırlar. Uygulamada hadislere ve kuran dışında hiçbir şeye bakmadan düz bir mantıkla hareket etmektedirler. Peygamber (as) uygulamada örnek olarak almamanın tabii bir sonucu olarak namazlarda rekât sayısı diye bir uygulamaları da yoktur. Bu anlayışta en az tarih boyunca altında hadis yazan sözleri kuranın eleğinden geçirmeden toplayıp alanların yapmış olduğu yanlış kadar büyük bir yanlıştır. Özellikle Kur’an’ın uygulaması olan fili sünnetleri göz ardı etmek, kabul edilebilir bir şey değildir. Çünkü Peygamber (as), bu dinin tebliğinden mesul olduğu kadar tebliğ ettiği ayetlerin hayata nasıl uyarlanacağını kusursuz olarak göstermekten de mesuldür. Çünkü onda olan bir özellik, Allah tarafından hiç kimseye verilmemiştir. Hayatta iken vahyin devam sürecinde yapmış olduğu şeyler Allah’ın iradesine uygun değilse hataları vahiyle düzeltilmiştir. Bu imkân sadece peygamberlere verilmiş bir imkân olduğundan o’nun örnekliği, yapıp ettiklerinin doğru olduğundan ve Allah tarafından kabul edildiğinden eminiz. Bizim veya peygamber (as) dışındaki ona uygun olmayan yapıp etmelerin ise akıbeti meçhuldür.

En kestirme olarak şunu kesin olarak biliyoruz ki, Peygamberler asla dinine ihanet etmez. Keyfi olarak bir şey yapmaz. İnsanları zora sokmak için uğraşmaz. “İki şey arasında Rabbim tarafından muhayyer bırakılsam, kolay olanını tercih ederim” sözü onun bu konudaki yaklaşımını ortaya koymaktadır. Allahtan olmayan bir şeyi dindenmiş gibi bildirmez. Böyle bir durumun olması halinde onu elçi olarak gönderenin nasıl bir tehditle tehdit ettiğini görüyoruz:

“Eğer o, bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı, Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz de onu koruyamazdınız. Doğrusu Kur’an Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.” (Hakka 69/44-47)

Peygamberden olduğundan emin olduğumuz konularda peygambere uymak, İslam’a uymak, Kur’an’a uymak ve dolayısı ile Allah’ın hükmüne uymaktır. Uymamak ise bu saydığımız şeylere uymamak ve Allah’ın hükmünden uzak kalmak anlamına geleceği gayet açıktır.

İslam’ın şiarı olan “emri bil maruf nehyi anil münker” olarak ifade edilen, iyiliği emretmek kötülüğü nehyetmek sadedinden olarak Müslüman’a yakışan bu insanlara doğruları hatırlatarak yanlıştan dönmelerini sağlamaktır. Kimsenin ayıp ve kusurlarını araştırmak, sayıp dökerek muhasebesini tutmak bizim işimiz değildir. İnanıyoruz ki Allah hiç kimsenin gayretine ihtiyaç duymayacak şekilde herkesin yapıp ettiklerinin muhasebesini tutuyor. Zira yapılan hiçbir şeyi ihmal etmeyip İmhâl ettiğini açıkça bildiriyor.(Yasin 36/12) Gizli ve açık tüm işlerin sonunun Allaha varacağına inanıyoruz. Onun için kendimizi o güne hazırlamanın gayretinden başka kederimiz yoktur.

Şunu çok net olarak bilmeliyiz ki kimsenin meal okumasından rahatsız değiliz çünkü kırk yılı aşkın bir zamandan beri ulaşabildiğimiz insanlara anadillerine çevrilmiş, anladıkları dilden Kur’an okumalarını tavsiye ediyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde anlamadıkları bir dilde yazılmış bir kitabın harflerini seslendirmek için kitap okuma biçimi yoktur. Bu sadece Müslümanlara özgü bir okuma biçimidir. Merhum Iraklı âlim Gazali (çağdaşımız) bu gerçeğe parmak basarak, Müslümanların bu gün, bu halde olmalarının yegâne sebebinin bu olduğunu teslim ediyor. Müslümanlar olarak(!) Allah’ın, insanlar okuyup anlasınlar da hallerini düzeltip Allah’ın istediği gibi Allaha kulluk etsinler diye, açık anlaşılır (Yusuf 12/2)ve öğüt alınması için kolaylaştırdığı (Kamer 54/17-22-32-40) kitabını,  örtüp kapatmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Bu işin hesabını vermek her halde kolay olmayacaktır.

Bu nedenle bizim anlaşılmasını istediğimiz, mealcilik yapanların okuma biçiminin yanlışlığını anlatmaktır. Böyle bir okuma ne Allah’ın, ne peygamberin ve nede Müslümanların razı olacağı bir okuma biçimidir. Elbette dinin kaynağı Kur’an, Şarî ise Allah Teâlâ’dır. Ancak peygamberi de bu dinin birinci elden uygulayıcısıdır. Onu hesaba katmamak, razı olunan uygulamayı hesaba katmamak olacağından, yapılan amellerin kendini tatminden öte bir anlamı olmayacaktır. Akıllı insan akıbetinden emin olmadığı bir işi yapmaktan imtina eder. Zira akıllı olmak bunu gerektirir. Dibini görmediği suya girmenin, yüzmede bilmiyorsa sonucu bellidir. Koruyup kurtaracak bir tedbir almadan insan suya girmez iken; ebediyen kazanıp kaybetmekten emin olmadığı bir yola girer mi? Bu iş ben yaptım olduyla olacak şey değildir.  Dünyadaki yanlış hesaplarımız Bağdat’tan dönüyor. Ama dinde yaptığımız yanlışlar ahiretten dönmüyor. Onun için bu işteki yanlış tercihlerimizin düzeltilmesi ise din gününe kalmaktadır. Orada ise düzeltme imkânı yoktur. İnsan ancak yapıp ettiklerinin sonuçlarını kucağında bulacaktır. Ve Rabbimizin şu hitabı her şeyin sonunu getirecektir:

“Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin.” “Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.” (İsra 17/14-15)

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close