Genel

Mekke’nin bilinmeyen tarihi

Kâmil Yeşil Dünya Bizim

Ziyaüddin Serdar’ın “Mukaddes Belde Mekke” kitabının değerlendirmesi

Muhammed Hamidullah Hoca, Kur’ân’dan hareketle “Tam ve kâmil mânâsıyla bir Hükümdar (Melik) olan Cenabı Hakk’ın bazı niteliklerini şöyle anlatır:

O’nun:

  1. Taht’ı  (Arşı) ve
  2. Orduları (Cünûd) vardır.
  3. O, Hazînelerin (Hazâin) ve
  4. Hükümdarlık ülkesinin (Mülk) sahibidir.
  5. Hükümdarlık ülkesinin başşehri  (Ummu’l-Kurâ/Mekke)’dedir.
  6. O başşehirde bir Saray, bir Hü­kümdarlık Evi (Beytullah) vardır.
  7. g) O’nun hükümdarlık sisteminde, O’na bağlı kimseler, onun bizzat elini tutup sadakat yemini (Biat) etmek mecburiyetin­dedir. Bunun için insanlar Hacc’a gider ve Hacer’ül-Esved’e el sürer. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Cilt 2., s. 439, İrfan Yayınları, İstanbul, 1990)

Hakikatini Allah bilir ve fakat bizim için mecaz ve anlamamıza yarayan birer metafor olan bu açıklamaların içinde üzerinde duracağımız madde, Kâbe ve Mekke olacaktır. Hemen anlaşılacağı gibi Hacer’ül-Esved, Arafat, sa’y, kurban, tavaf gibi haccın şartları Mekke ve Kâbe ile doğrudan irtibatlıdır. Mekke, bu ibadetlerin yapılacağı tek yer olduğu için önemlidir. Aslında belki de mekanın bu dokunulmaz ve özel oluşuna (Zilhicce’nin 8., 9. ve 10. gününü) yani mekanın yanında zamanı da katmak gerekir.

Mekanı ve zamanı bu kadar mühim hale getiren Mekke’yi bir coğrafya parçası, kutsal bir mekan ve özlenen bir yer, sadece yaşanılacak değil aynı zamanda ölünecek bir yer olarak biliyoruz da aslında tarihten bu yana Mekke’nin başından neler geçmiştir bunu bilmiyoruz. Çünkü Mekke’ye gidenler bize hep kendi Mekke’lerini anlatıyor.

Ziyaüddin Serdar böyle yapmıyor. Defalarca çeşitli görevler için gittiği Mekke’ye bu kez özel olarak gidiyor. Kendi Mekke’sini anlatmak için kalemi eline alıyor ve kalem onu tarihe götürüyor.  Bu yolculuk tarihileşiyor, tarihin derinliklerine iniyor, ilk insan ilk peygamber Hz. Âdem’in Arafat’ta eşi ile buluşmasına kadar kadimleşiyor. Bilindiği gibi İslâm âlimleri Kâbe’nin ilk kez Hz. Âdem (a.s) tarafından bu buluşmadan sonra inşa edildiğini söyler. Bir kişinin yolculuğu insanlığın yolculuğu oluyor. Çünkü Mekke tarihi aynı zamanda insanlığın tarihidir. Gittiğim yeri ben keşfetmediğime, benden önce gidenler olduğuna ve Mekke’nin tarihi insanlığın tarihi olduğuna göre; bakınız, nereye gidiyoruz, diyerek öncelikle vahye dayalı kadim metinlere sonra da bilinen ve elde olan bütün seyahatnamelere, tarih kitaplarına başvuruyor Serdar. Doğrusu ortaya gayet trajik bir tarih çıkıyor.

Atamız Âdem (a.s) ile başlıyor Mekke tarihi. Çünkü orası insanlığın ana ve babasının buluştuğu yer.  Sonra Hz. İbrahim (a.s) dönemine kadar kendini gizliyor Mekke.

Ta ki Mekke’nin, yani Kâbe’nin banisi Hz. İbrahim, Hacer anamız ve İsmail (a.s) ile buraya gelinceye kadar. Enteresan bir şekilde Hz. İbrahim’den sonra Kâbe yine kendini gizliyor. Dikkat edilirse Hz. Musa (a.s), Hz. İsa (a.s) döneminde Kâbe (fiziken) vardır; ama (fonksiyon olarak) yoktur. O dönemde merkezde hem ibadet hem yönetim olarak Kudüs veya Mescid-i Aksa var. Ki inşası Süleyman peygambere (a.s) kadar gidiyor.

Yeri vahiyle bildirildi

Yeryüzünde Allah adına yapılan Beytullah/Allah’ın evi, vahiy ile yapıldığı için, yeri de vahiy ile tespit edilmiştir. Bundan dolayı hacca gidenler Kâbe’nin manevi mehabeti karşısında kendilerinden geçiyor. Serdar, Kâbe’nin içine girdiğimde, onu dışarıdan ilk gördüğüm andakinden bambaşka duygulara kapıldım ve bunun sebebini bilmiyorum, diyor. Şahitlerin anlattığına göre bu durum yönsüzlük, bütün yönlerin kendinde toplandığı Rabbimiz ile ilgilidir.  Serdar’ın hatıratlardan ve bizim de hacılardan öğrendiğimize göre güvercinlerin bile saygı duyduğu, üzerinden uçmadığı ve pislemediği kutsal mekan burası. Kuşların bile saygı duyduğu Kâbe’nin damına, Suudi Prens’in ayak basması ne anlama geliyor, düşünmek lâzım.

Arş’ın iz düşümünde, arzda bir mekan Kâbe, yani yeryüzünün kıblesi ile Beytü’l Mamur yedinci kat semanın Kâbe’si aynı izdüşümde. Ya da biri mikrokozmozun diğeri ise makrokozmozun merkezi.

Kitapların anlattığına göre Kâbe’nin hizasında birinci kat semada bir başka Kâbe vardır: Beytü’l-İzze. İkincide, üçüncüde… nihayet yedinci kat semada yine Kâbe’nin iz düşümü olan Beytü’l Mamur. Mele-i âlâ, yani en üst düzey melekler kurulunun tavaf ettikleri son Beytullah.

Yazarın içine girdiği ruh hali, meleklerin tavaf ettiği semavi Kâbe’nin nuruna dahil olmanın verdiği ruh hali olsa gerek.

Bilindiği gibi Kâbe, Müslümanların gündemine Fil olayı ile tekrar girer. Ebrehe’nin yıkmak için fillerini seferber etmesi ve helak olması Kur’ân’da Fil suresi ile ilahi kayda geçiriliyor. Çünkü artık Mekke’de yeni bir dinî dönem başlayacaktır.

Serdar’ın eserinde Medine’yi hep kendini gizlemiş olarak görüyoruz. Karmatiler ve 19. yüzyılda Peygamberin naaşını hedef alan girişimler dışında Medine öne çıkmıyor. Çünkü Kâbe gerçeğinin getirisi, hac ibadeti ve hacıların ziyareti, bu ziyaretin doğal sonucu olarak kazançlar, nimetler, alış verişler, bağışlar, hediyeler Kâbe’yi yani Mekke’yi öne çıkarıyor. Bir başka bakış açısına göre bunu Efendimiz’in korunması olarak bakabiliriz. Bütün kavga Mekke üzerinde gerçekleşiyor.

Bu eseri okurken “Hilafetin Kureyişliliği” meselesi ve bu konuyu ele alan M. Said Hatipoğlu’nun kitabı aklıma geldi. Okuyanlar bileceklerdir, halifenin Kureyş’ten olması gerektiğine dair rivayet edilen “hadis”,  siyasi bir hadistir, tevsikiyeti sorunludur. Kendilerini Kureyş’ten doğmakla ayrıcalıklı görenlerin yolunu bu söylemler açıyor çünkü. Bu söylem daha sonra hilafetle sınırlı kalmayacak, dünyanın dört bir yanında “seyyidler” ve “şerifler” çıkacak, insanlar bu unvana sahip olan veya oradan geldiğini iddia edenlere karşı büyük hayranlık, derin bir muhabbet duyacak ve onlara rüçhaniyet tanıyacaklardır.

Kendilerini böyle tanımlayanlar Kâbe’nin ve Mekke’nin hakimiyet hakkını da kendilerinde görüyor. Bedeviler, haydutlar bu iş için seferber ediliyor. “Hz. İbrahim’den (a.s) sonra Mekke tarihi denilen sayfalarda görülen nedir” diye sorarsanız; size hiç iç açıcı şeyler söyleyemeyeceğim. Bu kitabı okurken kaç kez elimden bıraktım bir bilseniz. Yazarı bir Müslüman olmasa, bir oryantalist olsa, Müslümanların algısını değiştirmek için yazılmış özel bir karalama kitap diyeceğim. Ama yazarına güveniyorum. Çünkü kaynaklar kavi.

Mekke, tamamen bir iktidar mücadelesi üzerine kurulmuş bir şehir gibi. Son döneme kadar bütün iktidarlar kanlı. Gelenlerin kaderi de götürdükleri iktidar sahiplerinki ile aynı. Kan, kan, kan. İhanet. Irkçılık. Açlık. Susuzluk. Hastalık. Aile içi iktidar mücadelesi. Karakteri gayetle zayıf insanlar. Dilencilik. Soygunculuk. İhanet.

İslam Peygamberi’nden sonra bu mücadele, dinî yani ırkî bir boyut da kazanıyor. Çünkü meselenin içine Halifenin Kureyş’ten olması şerif ve seyyidlik giriyor. Düşünün ki Emir’in, Kral’ın onlarca oğlu var, kardeşleri var ve ilk fırsatta yönetime geçmek istiyorlar. Bu uğurda elinden geleni ardına koymuyorlar o zaman.  İhanetin, caniliğin bini bir para oluyor.

Kim, kimdir birbirine karışmıştır. Köleler, cariyeler, başka milletlerden olan çocuklar vardır bu soyun içinde. Kölelik o kadar yaygındır ki Osmanlı yönetimi Tanzimat ile köleliğe yasal olarak kaldırırken, diğer dinlere mensup kişiler yargılanma başta olmak üzere vergi ve askerlikte ayrıcalık kazanırken, Mekke yönetimi hem Osmanlı’ya hem de dünyanın bu tavrına sert tepki gösterecek ve Hindistan başta olmak üzere siyahi köleleri Cahiliye dönemi anlayışıyla “kul”lanmaya devam edecektir. Hem de en büyük sevabı bir köle azat etmek olarak açıklayan İslâm’a rağmen.

Bizim çocukluğumuzda hacca gidenler Arapların yemek kültürünü ve yemek yiyişlerini hep tenkit ederlerdi. Temizlik anlayışları başta olmak üzere günlük hayata dair her bir davranışları bize uymuyordu. Eserde görüyoruz ki bu husus geçmişte daha sorunlu. Düşünün ki Mekke sokakları binlerce deve, at, eşek cesetleri ile dolu. Su yok. Hastalık almış başını gidiyor. İnsanlar kılıçtan geçiriliyor ve toplum bundan ibret alsın diye alenen sergileniyor cesetler. Zenginlik döneminin kadınları yürüyen misk, parfüm ve koku dükkanı olarak yürüyor yollarda.

Kâbe üzerinden güç mücadelesi

Kendini peygamber soyundan olduğu için  (böyle iddia ediyor) diğer insanlardan üstün görme kompleksi bir yanda, Müslümanın izzetine hiç yakışmayacak kadar nobran, zalim, karaktersiz insanlık diğer yanda. Bunlar nasıl bir araya gelir şaşıyorsunuz. Yağmacılık, hac kervanlarını soymak, fuhuş, hırsızlık, adam öldürmek, kalleşlik sayfaları İslâm’dan sonrasına ait ve fakat Cahiliye dönemi geri gelmiş gibi.

Kitap bize Kâbe vesilesi ile ora halkının nimete erdirildiğini söyler ve bu aynı zamanda Hz. İbrahim’in (a.s) duasıdır. Ama haccın bu getirisi insanları tembelliğe, kişiliksizliğe, küstahlığa götürdüğü kadar dilenciliğe, hırsızlığa da götürüyor. Kâbe’yi babalarının malı olarak görenler, yıllarca haccı engelliyor vergileri yükselterek.

Biliyoruz ki Kâbe’de, Mescid-i Haram’da bir yeşil yaprak bile koparılmaz. Nice insan sivrisineklere yem olmuştur ve fakat sineğe bir şey yapamamıştır. Ancak sivrisineğe kendini yediren insanların mekanında oluk oluk kanlar akıtılıyor. İnsanlar boğduruluyor, kılıçla infaz ediliyor, zehirletiliyor. Sırf kervanları soyamayacağız diyerek Hicaz demiryoluna karşı çıkıyorlar diye.

Kâbe üzerinden iktidar mücadelesi bütün zamanlarda var. Kısmî olarak adalet, sevgi, saygı dönemleri yaşanıyor tabii. Fakat uzun sürmüyor ve aileden birileri çıkıyor ve yeryüzünü fesada veriyor. Kırmızı yağmurlar yağıyor Mekke’ye. Beklenmedik felaketler kıyamet olarak görülüyor. Osmanlı, Mekke ile ilgilenirken, Kudüs elden çıkıyor. Çünkü her tarafa yetişemiyor. Sürre alayları ile Osmanlı; Hindistan ve Avrupa’dan Müslümanlar hediyeler gönderiyorlar. Bu hediyeler Emir’e teslim edildikten sonra insanlara dağıtılıyor. Bazıları rüşvet aslında bu hediyelerin. Bazıları yöneticiyi satın alma veya susturma eylemi. Hep almaya alışmış insanlar. Üretim sıfır. Hayata katkıları sıfır. Böyle bir yerde medeniyet nasıl yeşerebilir ki. Anlayışları zaten yenilenmeye açık değil. Mekke’de medreselerde tek mezhep hakim: Hanbelilik. Katı bir yorumla bağlı din adamları. Felsefe, mantık, bilim, şiir, edebiyat, tasavvuf vs. yok. Sadece fıkıh var. Hanbeliliğin doğal sonucu değil ama geçişkenlik çok kolay oluyor ve bu anlayış Vahhabiliği doğuruyor.

Acaba diyorum birçok tarihçinin kabul etmediği Osmanlı’daki kardeş katlinde veya kardeşler ve oğulları çok sıkı kontrol altında tutan devletin bu politikasında Osmanlı haklı mıydı?  Bütün bu dramatik tarihe bakıldığında “Mekke/Kâbe için değer” denilebilir mi? Mesele Kâbe’nin kulluğumuzdaki yerini muhkemleştirmek, Mekke’nin fethinde olduğu gibi putlardan, müşriklerden temizlemek olsaydı pekâlâ değerdi denilebilir. Ancak mesele Kâbe üzerinden iktidar, güç, tekebbür, üstünlük mücadelesine evrilince ve bu mücadele Müslümanlar arasında zulüm, işkence, ihanet boyutlarına varınca yani Kâbe ve Mekke olgusu Hira’dan,  Hira’daki vahiyden soyutlanmış olarak ele alınınca, değmez diyorsunuz. Çünkü bu kanlı tarihin failleri hep toprak altında ve fakat Kâbe ayakta.

“Ey Kâbe, sen Allah’ın evisin. Sen mübâreksin fakat bir Müslüman, bir mü’minin kalbi senden daha mübarektir” hadisinin yanında bütün bunlar anlamsız ve değersiz kalıyor. Tarihte ve bizim katımızda Hicaz olan bölge, “Suudi Arabistan” adını aldıktan sonra da kaderi değişmiyor.

Kral Abdülaziz’in yaptığı değişiklikler, geleneğe dönüş ve­ya moderniteye uyumdan çok, Vehhâbî dünya görüşüne sa­dakatinin eserleri.İşler, Suud Hanedanı ve Vehhâbî din adamları arasındaki ilişkilerle yürütülüyor. Okullardaki müfredat yalnızca Muhammed bin Abdülvehhâb’ın kitaplarından ibaret.

Petrolün bulunması

1938 yılı Mart ayında Suudi Arabistan’da petrolün keşfedilmesi ile Ortadoğu’nun diğer bölgelerinden yeni yerleşimciler gelmiştir ve fakat Suudiler, şehrin Vehhâbî olma­yan halkına, kendilerinden çok aşağı derecede Müslümanlar olarak bakmaktadır. Abdülaziz’in yerine geçen, veliaht prens Suud, konumunu güçlendirmek için belli ka­bilelerin sadakatini para ile satın alma yoluna gitmiş ve “Beyaz Ordu” adında saray muhafız­ları ordusunu kurmuştur.

Mescid’i genişletme kararı bundan sonra hızlanmış ve fakat izdiham bir türlü önlememiştir.

Kral Suud, 1964’te Faysal tarafından tahttan indiriliyor. Hacıların şeytan taşladığı Cemarat’ta daha fazla hacının aynı anda bu ritüeli yerine getirebilmesi için iki katlı bir yapı inşa ediliyor. Faysal, Suudi Arabistan’ı İslâm dünyasının merkezi olarak görmektedir. Tahta çıkar çıkmaz, 1962’de köleliği kaldırıyor. Uluslararası konferans düzenliyor. 1975 yılı Mart ayında, Kral Faysal’a, yeğeni tarafından inti­kam amacıyla bir suikast düzenlenir. Faysal, Kral’ın üvey kardeşinin oğlu olan katil prens Faysal bin Müsaid tarafından öldürülür.

Kitap boyunca değişmeyen gerçek de bu. ‘İnsan insanın kurdudur’ sözü burada aşiret, yakınlar, oğullar, amca çocukları emirler, şerifler, seyyidler birbirinin kurdudur şekline dönüşüyor. Hemen bütün emirler, hep en yakınları tarafından öldürülüyor.

Kral Halid, Faysal’la birlikte reformları toprağa gömüyor. Mekke modern mimari ile dolu bir şehre dönüşüyor. Serdar “Şehre yeni bir tanrı gelmişti: Para” diyor. Petrol parası. Çok az kişinin bir şey yapma cesareti ve yeteneği var­, diyor ve şöyle devam ediyor: “Bunun tek istisnası, seçkin bir Hicazlı tüccar aileden ge­len Mekkeli Mimar Sami Angaviy idi.” Angavî, 1974 yılı Eylül ayında Hac Araştırma Merkezini kurar ve Nasîf onun merkezini Cidde’deki Kral Ab­dülaziz Üniversitesinde açar.

Yazarın da içinde bulunduğu bir grup Mekke’yi yıkımdan kurtarmaya odaklanmıştır. Ve fakat işler öngörüldüğü gibi gitmez. Mekke’nin sınır­sız bir şekilde büyümeye devam edemeyeceği anlaşılmamıştır. Sağlık ve güvenlik sorunları çıkmıştır.

200 hacı, bir tüpün pat­lamasıyla başlayan yangında Mina’daki çadır kamplarında ölmüştür. Egzoz gazları, sıcak ve yorgunluktan birçok in­sanın yere düşüp öldüğünü gördüm, diyor yazar. Kurban edilen yaklaşık 800 bin koyun, keçi ve deve kemik­lerinin üzerinden yürümüştür insanlar. Hacılar, şeytan taşlanan Cemarat bölgesindeki köprülerden düşmektedir.

  1. asrın başlangıcında İslâm dünyasında bir hareketlilik beklenmektedir. Suudiler sürücü koltuğunda olacak, bu dirilişi petro-dolarlarla finanse edeceklerdir.

Bu beklentiler başkalarında da vardır.

19 Kasım 1979 Çarşamba günü bir grup ağır silahlı adam Mescid-i Haram’ı ele geçirir ve 100 binden fazla hacıyı içeride rehin almıştır. Mek­ke kuşatma altındadır. Kimse ne olduğunu anlamamıştır.

“Bazıları Mekke’ye Siyonistler ve Amerikan emperyalistlerinin saldırdığını söylü­yordu. Bir grup ise Mescid-i Haram’ı Ayetullah Humeyni’nin İran’ından gelen bir grup hain Şiî’nin ele geçirdiğini ileri sürüyordu. Üçüncü bir teoride ise kraliyet ailesinde bir çatlak olduğu, ve­liaht prens Fahd’ın adamlarının Kral Halid’i devirmeye çalış­tığı savunuluyordu.”

Aslında bu olay üzerine Fehmi Koru’nun yazdığı Mekke’de Ne Oldu kitabını karşılaştırmak gerekir.

Gerçek şudur: Bedevî bir vaiz olan Cüheymen bin Muhammed bin Seyf el Oteybî ve kayınbiraderi isyan etmiş, yetmiş yedi yaşındaki Muhammed Abdullah Kahtanî, mehdiliğini ilan etmiştir.

İsyancılar Mescid’e devasa bir silah ve mühimmat deposu sokmak için tabutları kullanmışlardır. Çoğu silah Sovyet yapımı “Kalaşnikof saldırı tüfekleri” ve “İsrail yapımı Uziler”dir. Çatışma on gün kadar sürer. Suudi makamları sonunda ağır top­lar ve çok sayıda zırhlı araç kullanarak kendini Mehdi ilan eden Kahtânî’yi ve isyancıları Mescid-i Haram’da öldürür.

Bu operasyonda Suudile­rin en önemli müttefikleri ABD ve CIA’dir. Müslümanlar dışında kimse Mescid-i Haram’a giremediği için bir grup CIA ajanı hemen “Müslümanlaştırılır”  ve böylece mukaddes bel­deye girişleri sağlanmıştır.

İsyancıların geri kalanı Mescid-i Haram’ın bodrum katında olduğu için oraya su basılır ve boğulmaktan kaçan isyancılar sonunda yakalanır. Cüheymen halkın önünde idam edilir.

Suud, bu teşebbüsün ardında İran’ı suçlamıştır.

İran İslam Devrimi’ni ihraç etmeye çalışmakla suçlayan Suud’un bundan sonra başı İran ile belaya girecektir. Çünkü İranlı hacı adayları Hicaz’da gösteri yapmışlardır. Amerika ve İsrail’i protesto etmişlerdir.

Suudiler, anlaşmaya göre İranlı hacıların Mekke’deki özel yerlerde, kendilerinin sıkı kontrolü altında ve özel kurallara uygun olarak gösterilerini yapmalarına izin ver­ir. Göstericiler ABD ve İsrail’e karşı slogan atabilecektir. (Acaba bugün aynı şeyi hangi ülke yapabilir ve Suud buna izin verir mi?)

 

Hacı sayısına kota

1986 yılında Suudi makamları bir grup İranlı hacıyı valizlerinde çok miktarda patlayıcı sokmaya çalışırken yakalayınca durum değişir. Kısa süre içinde göstericilere gaz fişekleri atılır. Sonra da ateş açılır. 275’i İranlı hacı, 87’si Suudi polisi ve 42’si başka ülke hacıları olmak üzere toplam 402 kişi can verir; 649 kişi de yaralanır.

Bundan böyle hacı adayları için kota konulur.

1987’de, uluslararası ve yerel hacıların sayısı bir milyonun üzeri­ne çıkar.

Kral Fahd, yalnızca İranlıların değil, hacıların genel sayıları­nın artması sorununun kota ile bir hamlede çözebileceğini düşünür. Suudiler 1988 yılı Mart ayında Amman’daki İslâm Konferan­sı Örgütü toplantısına bu önerilerini götürdüler. Her ülkenin nüfusuna göre belirlenen bir kota sistemi konularak, hacca gi­denlerin genel sayısının azaltılmasını ister. Hac organizasyonun kalı­cı bir özelliği olarak kota sistemi benimsenir.

İmar, köprü, geçiş, yol çalışmaları ile izdihamın çözüleceği öngörülmüştü ve fakat bu organizasyon da çözüm olmamıştır. Bunun için Hz. Peygamber’in (sas) devrine kadar uzanan tarihî Bilal-i Habeşî Camii güvenlik ge­rekçesiyle yıkılır.

1990 yılında el-Muaysem tünelinde çıkan izdiham sonucu 1426 hacı hayatını kaybeder. 1994 yılında 270 hacı izdihamda ezilerek ölür. Serdar şöyle diyor: “Kazalar artık düzenli olarak meydana geliyordu. 1998 yılında izdihamdan 118 kişi ölürken, 2001 yılında 35 kişi ezilerek öldü. 2003 yılında 12, 2004 yılında 251, 2006 yılında 346 kişi ezildi. Son kazada bir hacı otobüsü yolcularını Cema­rat Köprüsü rampalarının doğu girişinde indirdiğinde öldü­ler. Hacılar otobüsten iner inmez.”

Şeytanları, yani sembolik taş duvarları taşlamak için acele edince ölümcül bir izdihama yol açtılar. Aynı yıl Mescid-i Haram’ın yakınında yer alan el-Gazze Oteli çöktü. Otelde kalan veya restoranlarında yemek yiyen ya da marketinde alışveriş yapan yaklaşık yetmiş hacı hayatını kaybetti. Cemarat bölgesi bir sonraki kazadan sonra yeniden geliştirildi. Ama aynı temel tasarım korundu ve dolaysıyla riskler aynı kaldı.”

Hem çağrılıp hem de dedikleri dikkate alınmayan Serdar, 1979 yılı sonlarına doğru Mekke’yi terk eder. Kanaatini şöyle açıklıyor: “Mukaddes beldenin sürekli kazalara sahne olaca­ğı, her üç yılda bir büyük kaza olacağını tahmin ediyorum.” (En son olarak aralarında Türk hacıların da olduğu vinç kazası yaşandı.)

1987’de yazar tekrar çağrılır. Mekke’de, Sünnîler, Şiîler ve diğer gruplardan Müslümanlar arasında ortak zemin geliştirmenin uygulanabi­lir ve sürdürülebilir yollarını arayacak ve bulacak bir Müslü­man düşünürler ve aydınlar konferansı düzenlemesi istenir. Ancak kimse, kimse ile anlaşamaz. Suud, ortalığı yumuşatmak için katılımcıları Kâbe’nin içine ziyaret edebileceklerini söyler ve katılımcılar bunu bir fırsat bilerek aralarındaki anlaşmazlığı unutur. Ancak Serdar bu teklifi reddeder,  daha önce girmiştir ve Kâbe’nin içine ziyarete dahil olmaz.

Yazarın sadece şahsi ziyaret için çıktığı son yolculuk onlara İs­lâm’ın mukaddes beldesini çevreleyen çelişkiler yumağına götürür. Çünkü aşkın Mekke ideali, tüm insanlığın pençelerine düştüğü azgın mo­dernizasyonuna tutsak olan bir yere dönüşmüştür.

Nedir bunlar?

Kâbe’ye doğru yürümek ibadet iken sevap ile mesafe arasına konfor girmiştir ve kalacak yer için ilk özellik Mescid-i Haram’a yakınlıktır. Çünkü Kâbe’ye uzak olan yerler öncelikle toplumsal sınıfa uygun değildir. İkincisi; temiz, nezih değildir. Üçüncüsü; güvenli değildir.

Aranan ve ideal hususlar Kâbe’ye yakın rezidanslarda vardır. Bu rezidanslar, Mekke Kraliyet Saat Kulesi’nin bulunduğu binada yer almaktadır. Bu kule 601 metre yüksekliği ile Du­bai’deki Burç Halife’den sonra dünyanın ikinci en yüksek binasıdır. Ve lüks mallar satan alışveriş merkezleri ve yedi yıldızlı oteller buradadır.

 

Kâbe’ye tepeden bakan oteller

Saat Kulesi, Kâbe’ye üst­ten bakmakta ve Mescid-i Haram’ı gölgelemektedir, kimin umurunda? Mescid-i Haram’ın üzerindeki ufuk hattını vahyin geldiği dağlar değil; petrol zenginliği ile in­şa edilen, çirkin dikdörtgen çelik ve beton binalar çevrelemektedir. Bu aslında Mescid-i Haram’dan birkaç adım ötede yaşamak değil, onun üzerinde ve yukarısında yaşamaktır.

Bu binalar, evler mezarların üzerine inşa edilmiştir.

Buldozerler Osmanlı dönemin­den kalma evleri yıkmak için bir gece yarısı gelir ve yıkarlar. Bu kompleks, 1871’de Mekke’yi işgalci­lerden korumak için yapılan Ecyad Kalesi’nin yerinde yükselmiştir. Hz. Hatice’nin (r.anha) evi, bir tuvaletler bloğuna dönüştürülmüş, Hz. Ebubekir’in (r.a) evinin arsasına Mekke Hilton’u ekle­nmiştir.

Yazarın gözlemi şudur: “Gelecek on yıl içinde Mescid-i Haram’a tepeden bakan 130 gökdelenli bir halka oluşacaktır. Yeni Cemarat Köprüsü (Şeytan taşlama yeri) tamamlandığında on iki kat yüksekliğinde olacak; böylece hacılar birçok kattan Şeytanları taşlayabilecekler.”

Bütün bu olup bitenler, Suudi hükümetinin res­mî politikasıdır ve kimse açıkça eleştirmeye cesaret edememektedir. Suud, estetik duyarlılıktan yoksundur ve bu yüzden iktisadın bereketinden yoksun çıplak güç ve zen­ginliğin yönettiği aşırı tüketim teması herkese açıkça gösteril­mektedir.

Modern Mekke bir çelişkiler şehridir. Bu çelişkiler ismin kendisiyle başlar. İngilizce Mecca, oriji­nal Arapça isminden doğrudan çeviridir. Ancak İngilizcede Mekke, nihai varış yeri, çok sayıda insanın cezbeden bir mık­natıs ve ortak yarara sahip insanların eylem merkezi anla­mında jenerik bir terim olarak kullanılmaktadır.

Bu yüzden 1980’li yıllarda Suudi devleti İngilizce “Mecca” yazılışını eski yazılış şekli olan “Makkah”a resmen çevirerek, bu ismin kut­sal ve geleneksel karakterinin benzersizliğini vurgulamaya ça­lışmıştır. “Mekke” kutsal bir yerdir ama maneviyatı daha ağır basan Mekkeliler, şehrin eski ve yerleşik ailelerinin soyundan gelenler, Mekke’nin yeniden dönüştürülmüş hâlinde “kutsal” bir yön bulamamaktadır. Onlar bu şehre “Suudi Las Vegası” adını vermişlerdir. Birçoğu cennette bir mülke dönüşeceği umu­duyla Mescid-i Haram’ın etrafında mülk satın almaktadır.

Anlayış şudur: Nasıl olursa olsun, hiç kimse Mekke’yi bir hediye satın almadan terk etmemelidir. Şehrin sırtları her tür turistin zevkine uygun olarak pazarlara mal ve hizmet üreten veya ithal eden barakadan fabrikalarla doludur.

Mekke’de adından söz etmeye değer hiçbir anıt, dinî eşya, kültür, sanat ve mi­mari kalmamıştır. Mescid-i Haram dışında, şehir tamamen dünyevileşmiştir. Yerliler tarih boyunca “Beytullah” olmaktan kay­naklanan özel statüsünü, hak etmediği zenginliği elde etmek, Abbasî halifelerinden Osmanlı sultanlarına kadar birçok kay­naktan gelen bağışları alabilmek için kullanmıştır. İslâm me­deniyetinin en güzel ürünleri hep Mekke’ye getirilmiş ama bu yenilikler mukaddes beldede kök salamamıştır. İslâm tarihinin ünlü büyük bilgin ve düşünürleri, Mekke’yi ziyaret etmiş ve mesleklerine başka bir yerde devam etmek üzere oradan ayrılmışlardır.

En önemlisi ve acıklısı Hz. Peygamberin (sas) Mekke’den Medine’ye hicret etmesinden bu yana, İslâm’a veya diğer alanlara ait hiçbir büyük fikir Mekke’den doğmamıştır. Son iki asırda dinin günümüzle bağını kurmaya yönelik tüm zihinsel faaliyetler, İslâm’ın yeni­den düşünülmesine yönelik tüm stratejiler, Mekke’den çok uzaklarda ortaya çıkmıştır.  Mekke’deyse bu tür çabalar ciddi bir eleştirel değerlendirmeye tabi tutulma yerine, kınama ve aforozla karşılanmaktadır.

Şehri suya kavuşturan iki kadın

Yazar diyor ki “Bu durum Vehhâbîliğin şehre egemen olmasının bir sonucu değildir. Önceden beri var olan bir durumdur.”

Tüketim kültürünün rahatlatıcı unsurları dışında kalan modern dün­yaya ait her şey Mekke’deki din adamları tarafından lanetlenmektedir. Burada cehalet kutsaldır. Ve bu cehalete gayri­müslim olan tüm insanlar ve eşyanın kötülenmesi eşlik eder.

(Sizi biz koruyoruz diyen Trump’la bu anlayışın değiştiği söylenebilir mi?) Hacıların gönülleri hariç, mukaddes beldede barış, hoşgörü ve insanlık hayali, saygı ve karşılıklı anlayış kalmamıştır. Günümüzde Vehhâbîlikle birlikte akın etmiş olan Necidliler ile Mekke’nin tarihî halkını oluşturan Hicazlılar arasında yalın bir ayrım yapılmaktadır. İster Hicazlı, isterse Necidli olsun tarihteki birçok Mekkelinin gönlünde tek bir gerçek aşk vardı: Maddi zenginlik ve “etinden ve sütünden” faydalandıkları hacılar.

Sonuç olarak; Mekke ırkçılık, bağnazlık ve yabancı düşmanlı­ğı ile dolu bir yerdir. Necidliler Hicazlıları etnik saflıktan yok­sun oldukları için kendilerinden aşağıda görmekte ve onlarla aralarına belli bir mesafe koymaktadır. Hicazlılar ise güç yapı­sındaki payını korumak uğruna kozmopolitlikleri ve kültürel açık görüşlülüklerinden ödün vermişlerdir.

Suudi Arabistan’ın geri kalan kısmında oldu­ğu gibi, Mekke’de de Suudiler herkesten üstündür. En “üstün” Suudiler, totaliter hanedan devletini yönetenler grubuna ait olanlardır. Kraliyet ailesin­den hemen sonra Bin Ladin ailesi ve Vehhâbîliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhâb’ın soyundan gelen ve krallığın dinî kurumlarına egemen olanlar gelir.

Afrikalı erkek ve kadınlar aşağılanmaktadır. Varlığı ve hayatta kalışını iki kadına, suyu ilk arayan ve sonunda bularak “Kısır Vadi’de şehri kuran Hz. İbrahim’in (a.s) eşi Hacer’e ve yüzyıllar boyu şehrin hayatta kalmasını sağ­layan suyu şehre getiren Abbasî Harun Reşid’in eşi Zübeyde’ye borçlu olan bir şehirde, kadınlar mal olarak görülmektedir. Güneydoğu Asya, Endonezya ve Afrika ülkelerinden gelen ve birçok Mekkelinin evinde istih­dam edilen yabancı hizmetçilere, hapsedilmekten, seks yap­ması için dövülmeye kadar her türlü muamelenin yapılması doğal kabul edilmektedir.

Yazar şöyle diyor: “Vehhâbî din adamları, tarihî eserler ve türbelerin yıkılmasını, şirki teş­vik ettikleri gerekçesine bağlamaktadır. Oysa Mekke boğazına kadar şirke boğulmuştur. Mekkeliler tek­noloji haritalarını kutsal sayıyor, zenginliğe saygı gösteriyor ve doymak bilmeyen arzularına tapıyor. Çağdaş Mekke eski benliğine döndü ve Arabistan’ın pagan merkezi hâline geldi.”

Mekke, ibadetlerin üstün kabul edildiği bir şehirdir; an­cak ahlak hiç yoktur. Şehrin yeni bir kanalizasyon sistemi yoktur. Mescid-i Haram’ın etrafında nereyi kazarsanız, üç metreden sonra kanalizasyonla karşılaşırsınız. Peygamber’in ailesinden birçok kimsenin defnedildiği ünlü el-Mualla Kabristanı kanalizasyon atıkları içinde boğulmaktadır.

Siyer ve İslam tarihi yazarları konu dışına çıkmamak, bazı şeyleri halka bildirmemek adına Mekke’yi hiç böyle anlatmamıştı. Mekke’ye Giden Yol’un  Mekke’si, ne kadar farklı. İslam Peygamberi yazarı Hamidullah Hoca, savaşların yapıldığı yerleri adım adım gezerek yazar kitabını. Fakat yakın tarihe hiç girmez. Kitaptan öğreniyoruz ki Peygamberimizin yaşadığı mekanlar 19. yüzyıla kadar kısmi restorasyonlarla muhafaza edilmiştir. Ama şimdi bakıyoruz yerlerinde yeller esiyor.

Suud, Abdülvahhab ile anlaşıyor. Diyor ki “Kılıç ve siyaset hakkı benim, dini hayat, düşünce senin.” Böylece Musa (a.s) döneminin Bel’am’ı ile Fravun işbirliğini hatırlıyorsunuz. Literal anlamda sözlük karşılığıyla ele alınan naslar geçerli sadece. Acaba diyoruz Mekke’de hakim anlayış Hanefilik olsaydı başka bir İslâm dünyasında mı olurduk şimdi?

Cemal Kaşıkçı cinayetine kadar Suudi yönetimi, İsrail gibi tenkit edilemezliği olan bir yerdi. O kadar ki Türkiye’de Suud rejimini tenkit eden bazı gazeteciler kendilerine hac ve umre için vize verilmediğini yazmışlardı. Suud’u bu kadar damardan tenkit eden Ziyaüddin Serdar’ı acaba bundan sonra ne bekliyor?

En önemli soru şu: Tarih boyunca iktidar mücadelesinin hiç bitmediği ve hep kanlı sürdüğü Mekke’yi önümüzdeki yıllarda ne bekliyor? Onlarca prensin, veliaht adayının faili meçhul cinayetlere kurban gittiğini okuyoruz. Çölde öldürülmüş olarak bulunuyor insanlar veya Cemal Kaşıkçı olayında olduğu gibi cesedi bile bulunmuyor. Acaba sizi biz koruyoruz diyen ABD aradan çekilse ve petrol de suyunu çekerse, Mekke’yi ne bekliyor olabilir?

Acaba Mekke, İslam ülkeleri arasında meydana getirilen bir konsorsiyum tarafından idare edilecek mi?

Bir de sadece bizim ülkeye mahsus ve miladi yılbaşı kutlamalarına alternatif kutlama olarak getirilen Mekke’nin Fethi kutlamalarına nasıl bakmalıyız?

Mekke’nin son durumuna bakıldığında acaba Mekke’nin yeniden fethedilmesi gerektiğinden bahsedebilir miyiz?

Serdar, kitapta bahsetmiyor ama Zemzem kuyuları ve Zemzem suyu ile ilgili olarak da bir paragraf açmak gerekiyor. Çünkü eserden öğreniyoruz ki Mekke’nin en önemli meselesi susuzluktur. Bazen tabiatın icabı olarak ve çokluk da insanlar tarafından kapatılıyor bu kuyular. İçine ceset atılan kuyular da var. Acaba Mekke’de açılan bütün kuyular Hz. Hacer’in açtığı zemzem kuyuları ile aynı kaynaktan mı geliyor. Bu kaynakların kaynağı ile ilgili ne biliyoruz? Acaba kurumuş Zemzem kuyularına su mu basılıyor?

Son soru şu: Mekke, Suudi Arabistan’ın arka bahçesi olmaktan kurtulup tüm mü’minlere ait bir “kalp” şehri haline gelebilecek mi ve nasıl gelecektir?

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı