GenelYazarlardanYazılar

Mevlid Kandili ve Doğum Günü Kutlamak

Ülkemizde kandiller “hurafe pazarlama” zamanlarıdır. Müşterisi de bir hayli fazla olan bu zaman dilimleri kendine has ritüeller, kısa mesaj ve mail furyası ile de bir hayli renkli geçiyor. “Mevlid-i Nebi Haftası” vesilesi ile bir hatırlatma yapmak isterim.

Bir insanın doğum veya ölüm günü neden kutlanır bir türlü anlamadım gitti. Doğduysa doğdu. Öldüyse öldü. Olay bu kadar yalın, şeklinde yazdığım sosyal medyada bir arkadaşım şöyle itiraz ediyor. “Hayatıma bir şekilde varlığıyla dâhil olmuş birine “iyi ki doğdun, iyi ki varsın” demekten çok keyif alırım. Sizin doğum gününüzü de bilsem kutlarım. Varsın doğum günümüz kutlansın,  ölüm yıl dönümümüzde de hayırla yâd edilelim. Varsın bu konuda yalın olmayalım olmaz mı?” Sevdiklerimize “iyiki doğdun, iyiki varsın” demenin ilk bakışta bir sakıncası yok gibi görünüyor olsa da malumunuz, mumundan pastasına olay bir sektöre dönüşmüş vaziyette. Ölüm günü kutlamaları ise ha keza. Yasin üstü mevlid veya geride kalanlara ciddi bir külfete mal olan taziye yemeği bir dünya ekonomi demek. Bu tür etkinlikler bir “kültür” olarak belki bize hoş gelebilir. Ancak bir tür kutsallık atfedilen “kandil günleri” veya anneler günü, babalar günün, sevgililer günü gibi seküler günler, kapitalizmin kılcal damarlarına kan pompalayan vesileler oldu. Kasmaya gerek yok ama ölüleri de kendi hallerine bırakmak ve dirilerle yaşamaya devam etmek gerekir.

Hz. Peygamberin, doğumu çokça hatırlayınız, bol bol kutlayınız, pasta ve hediye şarttır, ederi kalitenizi gösterir filan gibi şeyler dediğini hatırlamıyorum. Fakat toplumumuzun “doğum günü” hassasiyetine bakılırsa bu olayı sıkı sıkıya tembihlemiş, aman bu konuyu atlamayın gibi bir durum söz konusu.

Tarihteki ilk doğum günü kutlaması, M. Ö. 3000’lerde yaşamış bir Firavuna aittir. Bu âdet Mısır ve Perslerden Yunanlara geçince kutlamalara bir de pasta kesme seremonisi eklenmiş, Ay Tanrıçası Artemis’i simgeleyen mum da pastaya yine bu dönemde ilave edilmiştir.

İlk Hıristiyanlar, dünyanın pis ve kirli, ölümün de bu pislikten kurtuluş olduğuna inandıkları için, “ölüm günü” kutluyorlardı. Hz. İsa’nın doğum günü konusunda fikir birliğine varamasalar da, “doğum günü” kutlamayı günah sayılıyordu. Tâ ki 12. yüzyıl’dan sonra Avrupa’da günümüzdeki şekliyle, “Noel”i yani Hz İsa’nın doğum günü kutlanmaya başlanana kadar.

Noel’in eski bir Roma pagan kutsal günü iken Hristiyanlaştırılmış bir bayram olduğunu ileri sürenler olmakla beraber bugün Hz. İsa ile irtibatlı bir gün olarak kabul görmüşe benzemektedir. Hatta bugün bütün dünyaya kabul ettirilen miladi Yılbaşı tatili de esasında aynı Hıristiyanî geleneğe aittir ve Noel’in uzantısıdır.

Şimdi birtakım mübarek saydığımız hadiselerin yıldönümlerini kutlama meselesi ortaya çıkıyor. Bunun Kur’an-ı Kerîm açısından tek örneği belki kadir gecesidir. Yani, Kur’an’ın inmeye başlamasından dolayı bin aydan hayırlı olan kadir gecesini ve bazı günleri Müslüman âlemi her sene kutlamaya ve ihya etmeye çalışmışlar. Ama bunun Peygamber efendimizin hayatıyla ilgili bir aksedişini ben bilmiyorum, görmedim. Mesela, on sene Medine’de yaşadılar malum, ama hicretin kutlanması diye bir hadise yok Peygamber’in kendi devrinde. Veyahut bir Bedir gazasının kutlanması diye bir hadise ben bilmiyorum. Günümüzden daha önce, beylikler devrinde, Selçuklular döneminden önce Araplarda kutlanma hadiseleri var. Peygamber’in naatları yazılmış, o naatların okunması merasimleri filan var ama günü sabitleştirememişler, gün değişip duruyor.

Bilindiği üzere İslam’ın ilk dönemlerinde herhangi bir doğum günü kutlaması yoktu. Bu meyanda Hz. Peygamber’in doğum günü de kutlanmazdı. Müslümanların Noel’i olan Mevlid İlk defa Hz Peygamberden üç asır sonra, Mısır’da Fatımiler zamanında kutlanmaya başlamıştır.  Suyutî, mevlidi ilk olarak ihdas edenin Fatimiler değil Erbil hükümdarı Melik Muzaffer Ebû Said Gökbörü (v. 1262) olduğunu söyler. Biz de ise ilk defa Osmanlı padişahı 2. Selim devrinde “Mevlid Kandili” ismiyle kutlanmıştır. Peygamberimizin doğum günü olarak kabul edilen Rebi’ul evvel ayının 12. gecesi ve benzeri günlerde, minarelerde yakılan kandillerden mülhem bu gecelere  “Kandil Geceleri” denilmiştir.

O günden bu güne söz konusu kandiller halk tarafından o derece kabul gördü ki başta Mevlid Kandili olmak üzere tüm kandiller, Şeâir-i İslâmiyye’den kabul edildi. Bu hurafeler Osmanlı hinterlandındaki ülkelerde adeta din olarak benimsendi. Batılılaşmayla birlikte ise, Müslümanların kendi doğum günlerini kutlamanın zemini ve bahanesini oluşturdu. Bence bilinçaltı bir gerekçe ise; Hıristiyanlar Meryem oğlu İsa’nın doğum gününü kutluyorlar ve onu yüceltiyorlar, bizim onlardan neyimiz eksik, biz peygamber yüceltmesinin daha âlâsını yaparız kompleksi ve peygamber yarıştırmasıdır.

Mevlid şenliklerine bir kısım âlim üç nedenden dolayı karşı çıkar. Birinci neden böyle bir uygulamaya ne Hz Peygamberin sağlığında ne Hulefa-i Râşidin döneminde ve ne de sahabe döneminde rastlanmış olmasıdır. Bundan ötürü bu ritüelin bid’at bir uygulama olduğunu ileri sürerler. İkincisi ise, İslam’ın iki bayramı vardır ki onlar da Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır. Bunların pozisyonunu zedeleyecek bir başka bayram ihdas etmek itikaden yanlış olacaktır. Üçüncü görüş ise, bu uygulamaları yapan ve esin kaynağı olan Yahudi ve Hristiyanlara benzeme tereddütüdür.

Peygamberimiz kesin olmamakla beraber Kameri takvime göre 571 yılının Rebi’ül evvel ayı 12. gecesi doğduğu kabul edilir.  Doğum günü olarak kabul edilen bu gecede “Mevlid Kandili”ni, ülkemizde yâd etmenin en bilinen şekli; camilerde Hz. Peygamber’i aşırı bir şekilde öven ve yücelten, içeriğinde ise ciddi anlamda şirk kokan ifadeler barındıran ve manzum bir eser olan Süleyman Çelebi’nin “Vesilet’ün Necat” isimli naat’ının, mevlithanlar tarafından büyük bir iştahla ve güzel bir teganni ile okunması ve okunmuş şekerin, gül suyu eşliğinde cemaate dağıtılmasıdır. Son yıllarda bu merasime bir de hemen hemen her şehrin merkezi camisinde bulundurulan saç veya Sakal-ı Şerif öpme/tapma ayini ihdas edildi! Kıla tapıcıların çok rağbet ettiği bu ritüelin hem duygusal tatmini yüksek olduğundan hem de afyon işlevi görüp kitleleri uyuşturduğundan, egemenler tarafından teşvik edilip, kitleselleştirildiğine şahid olmaktayız. Asıl amacı put kırıcılık olan devrimci bir peygamberin hırkayla, sakalla, kılla, tüyle putlaştırılıp nesneleştirilmesi akla ziyan bir durum.  “Benden korkup çekinmenize gerek yoktur. Kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyen mütevazı bir insanı tabulaştırılarak, Hırka-ı Saadet, Lihye-i Şerif, Sakal-ı Şerif, Hilye-i Şerif gibi nesnelerle insanlık boyutundan çıkartıp, “insanüstü” bir varlığa dönüştürerek kutsamak Onun getirdiği mesajın üzerini ustalıkla örtmektir.

Orijinal İslam kaynaklarında Peygamberimizin kendi doğum ve ölüm günlerinin kutlanmasına dair bir talimat, tavsiye ve örnek bulunmadığı gibi sağlığında da doğum gününü kutlamadığını biliyoruz. Yine sağlığında vefat eden annemiz Hatice Hanım ve çocuklarının hem ölüm günlerinde hem de doğum günlerinde bu tür bir etkinlik yapmadığından da haberdarız.  Peygamberimizi çok seven, O’na eşsiz ve derin bir bağlılık gösteren sahabe/arkadaşları da, O’nun ölümünden sonra ne doğum gününü ne de ölüm gününü kutladılar.

İbn Teymiyye ve Muhammed Abduh gibi pek çok âlimin şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, İbn Hacer ve Celâleddin es Suyutî gibi bazı âlimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimizi öven şiirler okumanın güzel birer amel olduğunu söyleyerek, bu gibi kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söyleyip, bu hurafenin yaygınlaşmasının ve kabul görmesinin kapısını sonuna kadar açmışlardır. Aslında Hıristiyanî bir gelenek olan İsa Mesih’in doğum gününü kutlama ritüeline Müslüman elbisesi giydirilerek bidat-ı hasene kılığına sokulup, ibadet olarak benimsenmesinde bir beis görülmemesi kabul edilecek şey değil.

“Mevlid Kandili formunda üretilmiş özel gün ve gecelerin hayat dini olan, hayatın içinden konuşan ve hayatın bütününe hitap eden İslam’a ait olmadığı bilinmesine rağmen, faydacı mülahazalarla savunulmakta ve bu tür âdetlerin sürdürülmesinde ısrar edilmektedir. Söz konusu özel gün ve gecelerin insanların İslam’la bağ kurmasına vesile olduğu, bu vesile ile unuttukları bazı değerleri hatırladıkları gibi gerekçelerle Kur’anî ve Nebevî bir referanstan yoksun olan bu gelenekler inadına muhafaza edilmektedir.”

İslam âlimlerinin büyük bir kısmı Resulullah, arkadaşları ve tabiîn dönemlerinde Regaib kandil’inin bilinmediğini, kandil geceleri kutlamasının diğer dinlerin tesiri ile ortaya çıktığını, dolayısıyla be gecede özel bir ibadet yapmanın dinde yeni ibadet ihdası anlamına geleceğini, Hz Peygamber tarafından genel olarak bidatlerin yasaklandığını bu nedenle Kandil günü veya gecelerinde bu günleri yâd etmeye mahsus ibadet yapmanın dinen sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir.

 

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir