GenelHaberlerYazarlardanYazılar

Mevlid Kandili ve Doğum Günü Kutlamak

Tarihteki ilk doğum günü kutlaması, M. Ö. 3000’lerde yaşamış bir Firavuna aittir. Bu âdet Mısır ve Perslerden Yunanlara geçince kutlamalara bir de pasta kesme seremonisi eklenmiş, Ay Tanrıçası Artemis’i simgeleyen mum da pastaya yine bu dönemde ilave edilmiştir.

İlk Hıristiyanlar, dünyanın pis ve kirli, ölümün de bu pislikten kurtuluş olduğuna inandıkları için, “ölüm günü” kutluyorlardı. Hz. İsa’nın doğum günü konusunda fikir birliğine varamasalar da, “doğum günü” kutlamayı günah sayılıyordu. Tâ ki 12. yüzyıl’dan sonra Avrupa’da günümüzdeki şekliyle, “Noel”i yani Hz İsa’nın doğum günü kutlanmaya başlanana kadar.
Noel’in eski bir Roma pagan kutsal günü iken Hristiyanlaştırılmış bir bayram olduğunu ileri sürenler olmakla beraber bugün Hz. İsa ile irtibatlı bir gün olarak kabul görmüşe benzemektedir. Hatta bugün bütün dünyaya kabul ettirilen miladi Yılbaşı tatili de esasında aynı Hristiyan zemine aittir ve Noel’in uzantısıdır.

Bilindiği üzere İslam’ın ilk dönemlerinde herhangi bir doğum günü kutlaması yoktu. Bu meyanda Hz. Peygamber’in doğum günü de kutlanmazdı. Müslümanların Noel’i olan Mevlid İlk defa Hz Peygamberden üç asır sonra, Mısır’da Fatımiler zamanında kutlanmaya başlamıştır. Suyutî, mevlidi ilk olarak ihdas edenin Fatimiler değil Erbil hükümdarı Melik Muzaffer Ebû Said Gökbörü (v. 1262) olduğunu söyler. Biz de ise ilk defa Osmanlı padişahı 2. Selim devrinde “Mevlid Kandili” ismiyle kutlanmıştır. Peygamberimizin doğum günü olarak kabul edilen Rebi’ul evvel ayının 12. gecesi ve benzeri günlerde, minarelerde yakılan kandillerden mülhem bu gecelere “Kandil Geceleri” denilmiştir.

O günden bu güne söz konusu kandiller halk tarafından o derece kabul gördü ki başta Mevlid Kandili olmak üzere tüm kandiller, Şeâir-i İslâmiyye’den kabul edildi. Bu hurafeler Osmanlı hinterlandındaki ülkelerde adeta din olarak benimsendi. Batılılaşmayla birlikte ise, Müslümanların kendi doğum günlerini kutlamanın zemini ve bahanesini oluşturdu. Bence bilinçaltı bir gerekçe ise; Hıristiyanlar Meryem oğlu İsa’nın doğum gününü kutluyorlar ve onu yüceltiyorlar, bizim onlardan neyimiz eksik, biz peygamber yüceltmesinin daha âlâsını yaparız kompleksi ve peygamber yarıştırmasıdır.

Mevlid şenliklerine bir kısım âlim üç nedenden dolayı karşı çıkar. Birinci neden böyle bir uygulamanın ne Peygamberin sağlığında ne Hulefa-i Râşidin döneminde ve ne de sahabe döneminde rastlanmış olmasıdır. Bundan ötürü bu ritüelin bid’at bir uygulama olduğunu ileri sürerler. İkincisi ise İslam’ın iki bayramı vardır ki onlar da Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır. Bunların pozisyonunu zedeleyecek bir başka bayram ihdas etmek itikaden yanlış olacaktır. Üçüncüsü ise bu uygulamaları yapan ve esin kaynağı olan Yahudi ve Hristiyanlara benzeme tereddütüdür.

Peygamberimiz kesin olmamakla beraber Kameri takvime göre 571 yılının Rebi’ül evvel ayı 12. gecesi doğduğu kabul edilir. Doğum günü olarak kabul edilen bu gecede “Mevlid Kandili”ni, ülkemizde yâd etmenin en bilinen şekli; camilerde Hz. Peygamber’i aşırı bir şekilde öven ve yücelten, içeriğinde ise ciddi anlamda şirk kokan ifadeler barındıran ve manzum bir eser olan Süleyman Çelebi’nin “Vesilet’ün Necat” isimli naat’ının, mevlithanlar tarafından büyük bir iştahla ve güzel bir teganni ile okunması ve okunmuş şekerin, gül suyu eşliğinde cemaate dağıtılmasıdır. Son yıllarda bu merasime bir de hemen hemen her şehrin merkezi camisinde bulundurulan saç veya Sakal-ı Şerif öpme/tapma ayini ihdas edildi! Kıla tapıcıların çok rağbet ettiği bu ritüelin hem duygusal tatmini yüksek olduğundan hem de afyon işlevi görüp kitleleri uyuşturduğundan, egemenler tarafından teşvik edilip, kitleselleştirildiğine şahid olmaktayız. Asıl amacı put kırıcılık olan devrimci bir peygamberin hırkayla, sakalla, kılla, tüyle putlaştırılıp nesneleştirilmesi akla ziyan bir durum. “Benden korkup çekinmenize gerek yoktur. Kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyen mütevazı bir insanı tabulaştırılarak, Hırka-ı Saadet, Lihye-i Şerif, Sakal-ı Şerif, Hilye-i Şerif gibi nesnelerle insanlık boyutundan çıkartıp, insanüstü bir varlığa dönüştürerek kutsamak Onun getirdiği mesajın üzerini ustalıkla örtmektir.

Orijinal İslam kaynaklarında Peygamberimizin kendi doğum ve ölüm günlerinin kutlanmasına dair bir talimat, tavsiye ve örnek bulunmadığı gibi sağlığında da doğum gününü kutlamadığını biliyoruz. Yine sağlığında vefat eden annemiz Hatice Hanım ve çocuklarının hem ölüm günlerinde hem de doğum günlerinde bu tür bir etkinlik yapmadığından da haberdarız. Peygamberimizi çok seven, O’na eşsiz ve derin bir bağlılık gösteren sahabe/arkadaşları da, O’nun ölümünden sonra ne doğum gününü ne de ölüm gününü kutladılar.

İbn Teymiyye ve Muhammed Abduh gibi pek çok âlimin şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, İbn Hacer ve Celâleddin es Suyutî gibi bazı âlimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimizi öven şiirler okumanın güzel birer amel olduğunu söyleyerek, bu gibi kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söyleyip, bu hurafenin yaygınlaşmasının ve kabul görmesinin kapısını sonuna kadar açmışlardır. Aslında Hıristiyanî bir gelenek olan İsa Mesih’in doğum gününü kutlama ritüeline Müslüman elbisesi giydirilerek bidat-ı hasene kılığına sokulup, ibadet olarak benimsenmesinde bir beis görülmemesi kabul edilecek şey değil.

“Mevlid Kandili formunda üretilmiş özel gün ve gecelerin hayat dini olan, hayatın içinden konuşan ve hayatın bütününe hitap eden İslam’a ait olmadığı bilinmesine rağmen, faydacı mülahazalarla savunulmakta ve bu tür âdetlerin sürdürülmesinde ısrar edilmektedir. Söz konusu özel gün ve gecelerin insanların İslam’la bağ kurmasına vesile olduğu, bu vesile ile unuttukları bazı değerleri hatırladıkları gibi gerekçelerle Kur’anî ve Nebevî bir referanstan yoksun olan bu gelenekler inadına muhafaza edilmektedir.”

İslam âlimlerinin büyük bir kısmı Resulullah, arkadaşları ve tabiîn dönemlerinde Regaib kandil’inin bilinmediğini, kandil geceleri kutlamasının diğer dinlerin tesiri ile ortaya çıktığını, dolayısıyla be gecede özel bir ibadet yapmanın dinde yeni ibadet ihdası anlamına geleceğini, Hz Peygamber tarafından genel olarak bidatlerin yasaklandığını bu nedenle Kandil günü veya gecelerinde bu günleri yâd etmeye mahsus ibadet yapmanın dinen sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir.

Regâib gecesinin ihya gerekçesi de bir garip. Güya hâşâ Resullah ana rahmine bu gece düşmüş. Bunu kutlama vesilesi yapmak şöyle dursun, bu olayı böyle takdim etmek en hafifinden edepsizliktir. Böyle bir gece yok. Kadir gecesi dışındaki bütün kandiller Hz Peygamberden 3-4 asır sonra, peygamberden daha iyi müslüman olmak iddiasındaki bir takım sofuların dine soktukları hurafelerdir. Prof. Dr. Süleyman Ateş hocanın ifadesiyle bu bid’atlerden insanı önyargısız okuma, derin araştırma ve taakkul/akletme kurtarır. Çıkar yol budur.

Her bidat/hurafe veya yalanın mutlak uydurulma nedeni vardır. Yalana değil, daha çok uydurulma veya söylenme gerekçesine bakmak lazım. Ancak Regaip gecesini Resûlüllah’ın ana rahmine düştüğü gece olarak nitelemenin hangi akılla ortaya atıldığı ve hangi edep yoksununun aklına geldiği anlaşılır gibi değil. Rezillik ve terbiyesizliğin âlası ise bu yüz kızartıcı yalanların cami kürsülerinde vaaz olarak anlatılmasıdır. Kim, nereden, nasıl veya hangi gerekçe ile böyle bir saçmalık ortaya atmış belli değil. Bu hezeyanları dile getiren zihin, oturup neden Kur’an mesajını okuyup anlamaz da, bu edepsizlikler üzerinden Peygamberini yâd ettiğini sanır, bu da ayrı bir muamma. Rabbim akıl, iz’an ve edep yoksunu olmaktan bizleri korusun.

Prof Dr İsrafil Balcı, Yahudi geleneğinden apartma olduğunu söylediği Berat kandilinin hikâyesini ise şöyle anlatıyor: Bu kandil bal gibi Yahudi geleneğinden aparılmadır. Neyi kutluyoruz Allah aşkına? İslâm inancında tövbe için özel bir gün, gece veya zaman dilimi yoktur. 7/24 tövbe kapısı açıktır. Kimse kimseyi uyduruk özel gün ve gece masallarıyla aldatıp ucuz yoldan günahları sıfırlama veya duygu yamyamlığına soyunmasın. Keza hiç kimse de Yahudi geleneğindeki Yom Kippur/Kefaret veya kurtuluş günü anlayışına İslâmî gömlek giydirip samimi insanları kandırmasın. Berat kandili Yom Kippur on günlük keffaret gününün sonuncusudur. Yani resetlenme günüdür. Ne vahiyle ne de sîreti nebîyle uzaktan yakından alakası vardır.

Yahudi geleneğine göre, Tanrı bu gece Roş Aşana’da (yılbaşı) insanların kader kitaplarını açar ve amellerine göre onuncu gün olan Yom Kipur’da kapatır. Dikkat edin bizdeki versiyona göre de, bu gece bir yıllık günahlardan insanlar berat edip arınır ve resetlenirler.

Bu gece için 100 rekatlı bir Hayır Namazı olduğu iddia edilir. Vallahi yalan billahi yalan. Resulüllah zamanında böyle bir gece yoktu ki, buna özgü namaz olsun. Tamamen uydurmadır, ayette de belirtildiği üzere müminler “gezerken, yatarken, otururken Allah’ı zikredeler.” Şunun altını kalınca bir çizgi ile çizelim ki, kuru bir dua ile günahlardan arınma olmaz, hele hele bunun için özel bir zaman dilimi hiç mi hiç olmaz. Sabah uyandığınızda kaldığınız yerden ahlaki kural ihlallerine devam edecekseniz bence gece beyhude çabanıza hiç gerek yok.

Bir İslam peygamberi olan Hz İsa’nın doğum günü kutlaması olan “Noel”e şiddetle karşı çıkan kimi çevreler, Hz Muhammed’in doğum günü kutlaması olan “Mevlid Kandili” söz konusu olunca, “canım ne zararı var. Bu vesile ile Peygamberden bahsediliyor, O’nun ismi anılarak ‘salâvat’ getiriliyor. Örnek hayatı gündeme geliyor. Tanınma ve tanıtılmasına vesile olunuyor” diyebiliyorlar. İlk bakışta bu argümanlar anlamlı ve makul gelebilir, ancak Peygamberi anlamak, oluşturulan Peygamber algısı ile doğrudan ilgilidir.

Hz Peygamberin Allah tarafından insanlığa neden gönderildiğini gözden kaçırmamak gerekir. Eğer Kur’anî referanstan ırak bir Peygamber algısı oluşturursak, O’nun mesajını, metodunu ve misyonunu da doğru anlayamayız. O insanları Allah’ın dinine yani tevhid inancına/dinine, Allah’ın belirlediği yöntem ve metotlarla, yani Rahmanî metotla çağırmıştır. O’nun eğitmeni, terbiye edicisi Allah’tır. Bizim için “en güzel örnek” (33/Azhâb: 21 ) ve Ayşe validemizin ifadesiyle O’nun Kur’an’ın şekillendirdiği ahlakını kendimize düstur edinmezsek, Hıristiyanların Hz İsa’ya yaptıklarının yolunu açmış oluruz ki, bence bu konuda epeyce de mesafe de alınmıştır.

Yeryüzünün en devrimci tebliğcisi ve büyük put kırıcısı bir Peygamberi biyolojik atıklarıyla, hırkayla, sakalla, kılla, tüyle putlaştırılan bir nesneye dönüştürmek ne kadar hazin bir durum. Mekke’nin fethinde korkuyla ve titreyerek yanına gelen adama: “Benden korkmana ve titremene lüzum yok, ben kral değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyen tevazu anıtı bir insanı tabulaştırılarak, insanlıktan uzaklaştırıp, insanüstü bir varlığa dönüştürmek izahı mümkün olmayan bir anlayıştır. İnsanlar kendi komplekslerini, ezikliklerini Onun üzerinden meşrulaştırılıyor. Hırka-ı Saadet, Lihye-i Şerif, Sakal-ı Şerif, Hilye-i Şerif gibi nesnelerle Peygamberimizi kutsamak Onun mesajlarının üzerini ustaca örtmektir.

Meselenin en önemli yönünü oluşturan referans kısmının temelsizliği bir yana; Prof. Dr. Adem Çaylak hocanın sorduğu şu sorular bana da çok anlamlı geliyor: “İddia olunduğu gibi kandiller insanları İslam’a bağlayan bir bağ mıdır? Yoksa toplumların İslam’la sahici bağlar kurmasını engelleyen aldatıcı bir tatmin aracı mıdır? İnsanları İslamî hayata yönelten bir arınma vesilesi midir? Yoksa İslamî sorumlulukların yerine ihdas edilmiş günah çıkarma seansları mıdır? ”

Kandiller bizim toplumumuzda İslami bir hayat tasavvurunun yerine ihdas edilmiş arınma seansları işlevi görmektedir. İnsanların İslam’a yönelişine vesile olmaktan çok, günahlardan arınma ve sevap toplama seansları haline dönüştürülmüştür. Gördükleri bu işlevden ötürü kandillere “halkın afyonu” dense yanlış olmaz. Ayrıca İslam’ın, başta Kadir gecesi olmak üzere diğer kandillerde kılınan namazlara indirgenmesi kabul edilebilir bir anlayış değildir. Günü birlik Müslümanlık olmaz. Koca bir ömrün günahından belli günlerde yapılan yoğunlaştırılmış ibadetlerle arınılacağını sanmak düpedüz bedavacılık ve kendini kandırmak ve sapmadır. Yıl boyu her türlü fuhşiyatı işle, yalnızca kandil gecelerinde namaz kıl tesbih çek, bütün günahlarından kurtul ve pür-i pak ol. Böyle bir mantık kabul edilemez. Böyle bir Müslümanlık ta yoktur.

Allah bize hayatın kullanma kılavuzu olan Kitab-ı Kerim’i belli gecelerde teganni ile seslendirelim diye değil, hayatımızı onunla inşa edelim diye göndermiştir. Peygamberimizi de kitabımızın uygulanabilir ve yaşanabilirliğini görelim diye, yani bize “örnek” olsun diye seçmiştir. Kandil gecesi okunan mevlidin bölümleri arasına sos olsun diye serpiştirilen Kur’an pasajları, yapılan işi Müslümanlaştırmaz ve Peygamberi hakkıyla anmanın yolu da bu değildir.

Peygamberimiz insanlığa ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Zira O’nun getirdiği mesaj ile insanlar Allah’ın merhametinden pay almışlardır. Peygamber insanlığa ‘müjdeleyici’ olarak gönderilmiştir ama aynı zamanda ‘korkutucu’ ve ‘ikaz edici’ uyarıları da göz ardı etmemek lazım. İnsanları ‘saçları ağartan ve çocukları ihtiyarlatan o büyük gün’ gelmeden önce uyarır ve cehennem azabı ile korkutur. “ Ey Peygamber, hakikaten biz seni bir şahid, bir müjdeci, bir korkutucu ve herkesi O’nun izniyle Allah’a çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik’’ (33/Ahzâb: 45- 46). “Biz seni sadece bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik” (25/Furkan: 56) ilahi mesajı Peygamberimizin bu yönlerine vurgu yapmaktadır.

“Allah sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi. Resul size örnek olsun siz de insanlara model olasınız diye…” Kur’an’ın meseleye yaklaşımı bu. Kur’an öyle bir Müslüman tasvir ediyor ki, örneği ve modeli Hz. Peygamberden olacak. Hz. Peygamber kendi döneminde şahitti. Kendi döneminin tanığı ve modelidir. İnsanlar onu örnek alarak güzel insanlar olmayı başarmıştır. İşte bilinçli bir Müslüman da Kur’an’dan ve sünnetten öğrendikleriyle yaşadığı çağda bunu yapmak zorundadır. Örnek olacaktır. İnsanlar sizin yaşantınıza, sizin ahlakınıza, sizin tutum ve davranışlarınıza, sizin alışverişinize, hayatınıza bakacaklar ve haliniz onlara modellik oluşturacak. Şayet pratiğimizle diğer insanlara güzel örnek olmayı becerebilirsek, Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu öğretileri gerçekleştirirsek belki o zaman peygamberin ümmetinin ferdi olmayı hak ederiz. Peygamber sevgisini naat okumakla, görsel yapıtlarla izhar etmek, güllerle-gülümsemelerle Peygamberi anmakla bir mesafe katedeceğimizi zannetmiyorum. Önemli olan iman, ibadet ve ahlaklı davranmaktır. Bunları ihmal ediyor, sünneti bir tutam sakal uzatmak, sarık sarmak ve misvak kullanmak olarak anlıyorsak asıl sünneti anlamamışız demektir. Hâlbuki sünnet bir toplumun adet veya gelenekleri olan davranış formları olmaktan ziyade asıl sünnet dürüstlüktür, samimiyettir, ahlaki olgunluktur, doğruluktur.

Mevcut haliyle kutlanmasına muhalefetimize rağmen televizyon programları, paneller ve açık oturumlar vesilesi ile yapılan etkinliklerin bir takım faydasının olduğunu da teslim ederek, illâ ki “Mevlid kandili” ve “Kutlu Doğum Haftası” kutlanacak ise; bu etkinliklerde Hz Peygamber’i, diyalogcu “ılımlı İslam” yandaşları tarafından resmedilen “Gül Peygamber” imajı ile sunmak yerine, Kur’an’ın bize tanıttığı Peygamber anlatılsın ve tanıtılsın. Resulüllah’ın tevhid davasını tebliğ ederken taviz vermeyen tavrı, dava uğrunda çektiği çile, cefa ve fedakârlıkları dile getirilsin. Peygamber sevgisi adı altında üretilmiş, yüceltilmiş, tasavvufu olumlayan sanal bir peygamber yerine, “insan” olan bir Peygamber anlatılsın.

Geçmiş yıllardan tecrübe ettiğimiz gibi; stadyumlarda şenlikler, etli pilav ikramı, pasta kesmek! Buz hokeyi müsabakası düzenlemek ve devasa salonlarda ilahi/müzik ziyafetleri, sema ve semahın bir arada sahnelendiği Müslümanlıkla yakından uzaktan ilgisi olmayan ipe sapa gelmez törenlerle, Kutlu Doğum Haftası kutlanmasın. Bilinmelidir ki bu tür etkinlikler bir yönüyle tüketimi artırmak için fırsat kollayan ve her türlü kutsalı istismar eden kapitalizmin kılcal damarlarına kan pompalayan hurafelerdir, dinî olanı sekülerleşmenin maymuncuğudur, bu duruma asla yol verilmemeli. Müslüman şuuru dediğimiz şey bu değildir. İslam’ı yaşamaktan vazgeçip, gösterişe daldığımızda, kaybedişin tuzağına düştüğümüzü ne zaman fark edeceğiz? Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu Hocanın engin bir vukûfiyetle ifade ettiği gibi; “Kandillerde ve kutlu doğum haftalarında Resulüllah’ın ilan-ı aşka ihtiyacı yoktur. Yapay sloganlarla peygamber sevgisi olmaz. Sevgi sadakat ister, sadakat sabır ve mücadele gerektirir. Hurafelere ve şirke karşı gerekli mücadeleci tavrı göstermeyenlerin “biz peygamberi seviyoruz” iddiaları, başı tatlı sonu ise acı bir yalandır.”

Sonuç olarak; “İslam öğretisinde tüm günler, geceler, dakikalar Allah’ın zamana tanıklık ettiği anlardır. Bu açıdan Allah’ın/İslam’ın gecelere, merasimlere, belirli günlere hapsedilmesi ticaret dindarlığının bir ürünüdür. Lat ve Menat’ı haz ve hız olan sekülerleşmiş tüketim toplumları için kandil geceleri tv’lerden izlenilen şölenlerin, camilerde icra edilen sıkıştırılmış ayinlerin ve GSM şirketlerinden yollanılan mesajların toplamıdır. Oysaki İslam gece gündüz durmaksızın düşünce ve eylem (ictihad/cihad) üretmenin ve yeryüzünde bir özne olmanın adıdır. Kapitalist dinin kandil gecelerinde ise simit, mevlit şekeri ve gül suyu aracılığıyla İslam tüketiciye sunulan bir nesne/maldır. Kandil geceleri muhafazakâr, içeriği boşaltılmış bir dindarlık anlayışının milli piyangosu olma işlevini görür. İslam’ı gerçekten yeryüzünde gündem yapmak istiyorsak onu sırlı dualar ve simitlerle ifade etmekten vazgeçmeli ve insanlığı sömüren, tabiatı tahrip eden zorbalara karşı onu doğasında var olan rahatsız edici işlevine yeniden döndürmeli ve onu ekmek, adalet, ahlâk savunusu haline getirmeliyiz.

Kandil kültürü tebaa zihniyetinin dinsel algıya yansımış hâlidir. Cuma geçitlerinde, seçim mitinglerinde, devlet makamlarında sultan/başkan bekletilmeye alıştırılmış bir halkın, Allah’ı da tıpkı sultan/başkan gibi belirli gecelere, belirli mekânlara hapsettiği ve isteklerde bulunduğu kuru bir teolojinin hayata yansımasıdır; Kandiller. Kandil geceleri Tanrı’yı kandırmak peşinde olanların toplandığı avuntu alanları, seçim meydanları ise özgürlükten kaçanların bir araya geldiği kaçış mekânlarıdır. Bir ahlak ve özgürlük başkaldırısı için bir araya gelmek ise ancak İslam’ın/Kur’an’ın Allah’ına iman etmekle ve İslam Düşüncesi geleneğinin marjinal kalmış sol kanadını tanımakla mümkün olabilir. ”1
_______________________________
1- Mustafa BÜYÜKSOY, Facebook sayfası.

Tags
Daha Fazla

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close