GenelYazarlardanYazılar

Milli Dindarlık

Bir İspanyol prenses olan Catherine Kral Artur ile evlendiğinde tarihler 16. yüzyılı gösteriyordu. Ve kimse bu evliliğin İngiliz Anglikan Kilisesinin kuruluşuna vesile olacağını bilmiyordu.

Evliliğin beşinci ayında Arthur zamansız bir şekilde ölünce Catherine dul kalmış; sonrasında Artur’ un kardeşi Henry ile evlendirilmişti.

Bu evlilik 18 yıl sürdü ve Catherin Kral Henry’e beş çocuk verdi ama bunlardan hiç biri erkek değildi.

İngiliz tahtı vârissiz kalmakla karşı karşıyaydı.

Kral boşanmaya ve metres hayatı yaşadığı başka bir kadınla evlenerek ondan çocuk edinmeye karar verdiyse de, Katolik inancı boşanmayı hoş karşılamamaktaydı.

Kilise bu isteğe karşı çıktı ve Krallık ile Papa arasında çetin bir savaş başladı.

Papa Kralı aforoz etti.

Karşı hamle olarak Kraliyet bu aforozun meşru otoriteye isyan demek olduğunu ilan edince kızışan savaş Papanın azli ve beraberinde Kral 8. Henry’nin hem Krallığın hem de İngiliz Kilisesinin başı olarak tanınması ile sona erdi.

Anglikan kilisesi kral Henry’nin otoritesine girdikten sonra merkezi Roma Katolik Kilisesi ile bağlarını kopardı, bağımsızlığını ilan etti, yerel anlamda İngiltere’nin çıkarlarını, örf ve adetlerini önceleyen reformlarla yeni bir Hıristiyan mezhebi olarak tarihteki yerini aldı.

16.yy dan bugüne ibadetlerini Latince yerine İngilizce yapmakta, İngiliz kral ve kraliçesi tarafından temsil olunmakta ve milli bir kilise sayılmakta.

Milli kilise olmak, merkezi kilisenin İngiltere üzerindeki siyasi nüfuzunu kaldırarak ülke vergilerinin bir kısmının kiliseler yolu ile toplanarak merkezi Roma kilisesine akışını önledi ve taht değişimlerinde Katolik kilisenin nüfuzunu bitirdi.

***

Milli din tanımı genelde evrensel bir dinin kabile ya da ulus versiyonu için kullanılmakta. Ve böyle bir dinin mensubu olmak için sadece etnik kimlik yeterli. Hıristiyanlıktaki Anglikan Kilisesi yanı sıra Ermenilik, Suryanilik, Ortodoksluk  gibi…

Başka dinlerde de örneğin Budizm de, aynı Hıristiyanlıkta olduğu gibi milli din örneklerindenTibet Budizmi, Çin Budizmi ve Japonya’daki Zen Budizmi örneklerini verebiliriz. Keza İslam tarihinde de Batınilik, Dürzilik, Nusayrilik, Yezidilik gibi milli din oluşumları zikredilebilir.

Peki, “Evrensel bir dinin millileştirilmesinin nedeni ne olabilir?”

En önemli neden eski dini öğretilerden vazgeçememe, yeni olanı eski olanla devam ettirme iradesidir.

Fakat burada sorun, oluşan bu yeni milli dinin, evrensel dinin özelliklerini ne kadar taşıdığıdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bizde de aynı İngiliz milli Kilisesi gibi; adına Türk milli dindarlığı diyebileceğimiz bir çabadan söz edebiliriz. Yeni Cumhuriyetin yönünün batı olması, yöneticileri batı ile uyumlu bir arayışa ve dinin bazı ritüellerini kimi zaman güç kullanarak ta olsa değiştirmeye sürükledi.

***

Aslında her şey güzel başlamıştı.

Birinci Meclis sarıklı hocalar ve dindar komutanların duaları ile açılmış; birçok kanaat önderi üye olarak yer almış, hilafet varlığını devam ettirmişti.

Ancak muasır medeniyetler seviyesine yükselme hedefi, beraberinde ümmeti esas alan yapıdan milli bir din anlayışına geçişi zorunlu kıldı.

1920 ve 1935 arası devrimler yapıldı, “devletin dini İslâmdır” ibaresi çıkarıldı, “laik devlet” tanımlaması anayasaya kondu, hilafet kaldırıldı, hanedan üyeleri ülke dışına yollandı, tatil günü pazara alındı, kılık kıyafet ve tevhid-i tedrisat alanlarında kanunlar çıkarıldı. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi enstitüler kuruldu. Güneş Dil Teorisi gibi çalışmalar yapıldı ve tüm bunlar devletin resmi politikaları idi.

Yerel ve milli değerler ön plana çıkarıldı, dini kurumlar üzerinden din adamları kontrol altına alındı, dini kurumlar siyasi iradeye bağlandı.

Rejime muhalefet edebilecek tüm fert, grup ve fırkalar tasfiye edilerek; sonrasında Türkçe ezan beraberinde geçmiş kodlar silinerek laik bir milli din inşa faaliyetine girişildi.

1932’de açılmaya başlanan Halkevleri de ideolojik takviye idi…

***

1945 sonrası çok partili siyasî hayata geçildiğinde önceki yıllara göre daha ılımlı bir siyaset izlese de devlet; tek parti döneminde demir yumruklarla ezilen halk bunun rövanşını 1950 seçiminde CHP iktidarına sandıkta oy vermeyerek aldı.

İşte tarihsel süreçte ulus eksenli millileşme çabalarını bizim kuşak değilse de bir önceki kuşak gördü, yaşadı.

Batılı değerlerle barışık bir milli dindi dayatılan.

Biraz laik, biraz milliyetçi ve çokça da batıcı…

Özellikle ezanın Türkçe okutulması ve Kur’an eğitimine sınırlama getirilmesi karşısında toplumun direncine devlet hiçbir zaman müsamaha göstermedi ve güce başvurmaktan kaçınmadı. Refleks olarak halk çoğu zaman pasif direniş gösterdi ve devletin dini politikalarına mesafeli durdu.

Yeni milli din anlayışı oluşturma çabaları halkın devlete yönelik düşüncelerini derinden sarstı ve genellikle sessiz itirazlar söz konusu oldu.

Yeni bir kimlik oluşturma çabası marjinal kesimler tarafından benimsenip alkışlanırken; toplumun geneli tarafından özümsenmedi ve halk her daim bu yeni dini anlayışa ve dini kurumlara kuşkuyla baktı. Nitekim çok partili dönemle birlikte dayatılan çoğu milli din ritüeli hızla tarihin çöplüğünde yerini aldı.

***

Şunu ifade etmek gerekir ki, çok partili dönem sonrası halk ile iktidar arasındaki uyumsuzluk bir ölçüde azaldı.

Bunda halkın kendi temsilcisi olarak gördüğü siyasilerin önemi büyüktü. “Tepeden inmeci değil halkın içinden çıkmış siyaset adamı” imajı tuttu ve bunda Menderes, Ecevit, Demirel, Erbakan gibi mütevazı liderlerin rolü büyük oldu.

Halkın nispeten kendini özgür hissetmesi ve iktidarda kendi desteklediği siyasal aktörleri görmesi, devlete ve devlet eliyle yürütülen politikalara karşı duruşunu bir nebze de olsa değiştirdi. Resmi din anlayışı ile kurumlarla ve devletle bir ölçüde barışıldı. Kur’an mealleri ve tefsirlerin basımı, temel İslami kaynak çevirileri, imam hatiplerin çoğalması, Diyanetin faal hale gelmesi, cemaatlere örgütlenme toleransı tanınması bunu biraz daha pekiştirdi.

2002 yılındaki Ak Parti iktidarına değin bu hareketlilik İslamcılık düşüncesini güçlendirdi.

Ve hatta devletin tedirginliğini artıracak şekilde milli güvenlik konseylerinin düşman tanımlamasında ilk sıraya çıkaracak derecede büyüdü ve mevcut rejime alternatif bir niteliğe büründü. Ak Parti iktidarına değin İslamcılık düşüncesi farklı camialar, cemaatler, topluluklar tarafından ülkenin bir numaralı gündemine oturarak devleti/rejimi tedirgin edecek derede katlanarak büyüdü durdu.

***

28 Şubat post modern darbesi İslamcılar için büyük bir kuşatma idi ve bin sürmesi bekleniyordu. Ak Parti iktidarı işte böyle bir kuşatılmışlık konjoktüründe doğdu.

Ak partinin doğuşu esnasında Türkiye İslamcılığı en kötü günlerini yaşıyordu. Muhafazakâr insanlar orduevlerine kabul edilmiyor, askerdeki çocuklarının yemin törenlerine alınmıyor, kahrolsun şeriat yürüyüşleri yapılıyor, başörtülü kızlar ikna odalarında ecel terleri döküyor, bazı cemaat ileri gelenleri demir parmaklıklar arkasında ağırlanıyordu.

Büyük bir kaos ortamı söz konusuydu ve işte böyle bir ortamda Milliyetçilik, İslamcılık ve yerellik vurgusunu ön plana çıkararak doğdu Ak Parti.

Ve bunalan İslami kesimlere bir soluk olması beklentisi ile tarikat ve cemaatlerce de büyük bir fanatizmle benimsendi.

***

Türk İslam’ı anlayışı İngiliz Anglikanizmi gibi bir başarı yakalayamamış ve uzun yıllar Müslümanlar milli dindarlığı gayri İslami arayışlar olarak görerek uzak durmuş olsa da geldiğimiz süreçte şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki: Milliyetçiler gibi, bazı dindarların da Kemalist olabileceğini artık görebilmekteyiz.

Müslümanların milli dindarlık çizgisinden uzak durma çabaları Ak Parti iktidarından itibaren radikal ataklarla her geçen yıl dönüşüm yaşayarak günümüz zemininde Kemalist ideoloji ile paralellik arz eder bir hale geldi.  Türkiyeli Müslümanların yaşadığımız günlerde tümüyle laik Kemalist olduğu söylenemez olsa da, devletçi, liberal ve milliyetçi bir kimliğe geçiş yaşandığı doğrudur.

Özellikle 2011’den itibaren Erdoğan’ın Fetö karşısında güçlü olmak, tutunabilmek anlamında ulusalcı/kemalist çevrelerle işbirliğine girme zorunluluğu belki bunda en büyük paya sahip.

Son elli yıllık tarihimiz İslam’a tekrar dönüşün göstergeleri olsa ve gayrı İslami sistemlere meydan okuyarak ortak bir direniş dili geliştirebilmiş olsak ta artık tüm bu kazanımlarımızı kaybetmek üzereyiz.

Bugün sadece ritüellerden ibaret bir dindarlığın kabulü ile beraber ta başından beri İslami bütünlüğü hayattan dışlamış/reddetmiş bir ideoloji ile birlikte bir yürüyüş söz konusu.

Dinsel mekanlarda Kuran okuyan bir reisi cumhurumuz var olsa da üst kimliğimiz artık din değil.

Dindar kesimlerin kitleler halinde Anıtkabir ziyaretleri, Atatürkçü düşünce kulüplerine çok sayıda başörtülü genç kızın üye olması gibi gelişmeler Kemalistleri memnun etse de; şurası bir gerçek ki milli dindarlık şüphesiz Allah’ı memnun etmeyecektir…

Selam ve dua ile…

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir