GenelYazarlardanYazılar

Muaviyeden Bugüne Muhafazakâr Sünni Siyaset: Mutlak İktidar – Mutlak Liderlik – Mutlak Güç

‘Paramın iş gördüğü yerde konuşmaya, konuşmamın iş gördüğü yerde kırbaca, kırbacın iş gördüğü yerde kılıca ihtiyaç duymam…’ Muaviye b. Ebu Süfyan

Bir gün kuzeyden bir adam ailesiyle beraber Mekke’ye gelir ve kısa bir süre sonra Mekke’nin hâkimi olur. Adı Kusay ve kabilesi de Kureyş’tir. Kusay ölünce yerine oğlu Abdimenaf, O da ölünce Mekke yönetimi iki oğluna kalı: Haşim ve Abdüşems…

Kardeşlerden Abdüşems, Mekke’nin askeri gücü olma görevini, Haşim ise Kabe Hacılarına hizmet verme görevini üstlenmisti.

Ebu Sufyan, Abdüşems’in beş nesil sonrası torunudur ve bu nesil Ümeyyeoğulları olarak tanınırken; Hz Peygamberin mensup olduğu aile ise Haşim isimli kardeşin soyunun devamıydı ve bu aileye de Haşimoğulları denilmekteydi. İşte İslam peygamberinin zuhuruna kadar nesiller boyu bu iki aile erk savaşı vermekteydi…

Muaviye 602 yılında doğdu. Annesinin adı Hind binti Utbe bin Rabia, babasının adı Ebu Süfyan bin Harb bin Ümeyye idi. Zengin ve soylu bir ailenin ferdi olduğundan iyi bir eğitim aldı, okuma yazma öğrendi. Askeri ve siyasi irade Ümeyyeoğulları’nda olduğundan, bu konuda da tecrübe edindi.

Haşimoğullarından birinin peygamber olması, Emevilerin risalete soğuk bakmasının en büyük nedeni idi.

Bedir savaşında Ebu Sufyan’ın, kayınbabası Utbe bin Rebia, kardeşi Velid bin Utbe, amcası Şeybe bin Rebia ve büyük oğlu Hanzala öldürüldü. Aynı savaşta Kureyş lideri Ebu Cehil’de öldü. Artık komutan Ebu Sufyan’dı ve Muaviye, Bedir savaşı sonrası ordu komutanı olan babasının yanındaydı. Ardından Uhud savaşında, İslam peygamberinin amcası Hamza öldürüldü. Hind onun ciğerlerini çiğnedi, kulakları ve burnundan kolye yaptı.(1)

Tüm bu olaylar sırasında ve sonrasında Muaviye, İslam karşıtı olarak görev yaptı, fiili olarak Hendek savaşına katıldı ve Mekke fethine kadar da İslam ordularının karşısında en ön komuta saflarındaydı.

Fetih sonrası o ve ailesi Emeviler, zoraki Müslüman olanlardandı. Hatta İslam tarihi kaynakları bu zorakiliği, annesi Hind’in ağzından; biat esnasında Peygambere hitaben: ‘Sen bize çocuk mu bıraktın? Bedir günü hepsini öldürdün’ diyerek göstermişti… Ayrıca onun Müslüman olmanın verdiği utancı göstermek adına, fetihten sonra yüzüne peçe takarak gezdiği yazılır. (2)

Muaviye’nin okuma yazma bildiği için, vahiy kâtipliği yapmaya başladığı kaynaklarda söylense de; bu kâtiplik Kuran yazıcılığı değil, Peygamberin mektuplarını yazma kâtipliğidir. Aslında bu bile tartışmalıdır ve kimi tarihçiler, bunun da uydurma olduğunu söyler. (3)

Mekke’nin fethinde savaşı kaybeden taraf olmasına rağmen, Hz. Peygamberin vefatını müteakip Medine’ye de yerleşmeye başlayan bu aile, artık sürekli yükselecek ve sonunda iktidarı ele geçirecekti…

Ve onların iktidarı boyunca devlet, artık İslam dinin davetini yayan, propagandasını yapan konumdan çıkmış; imparatorluğa dönüşmüştü.  Bu dönemde sürekli savaşarak, ganimetler, topraklar, köleler, cariyeler kazanan yeni yönetici sınıf artık yeni fethedilen yerlerde yaşamaya ve Arabistan’ı terk etmeye, kuzey topraklarına yani Suriye ve Irak başta olmak üzere kuzey ülkelerine yerleşmeye başladı. Buralarda şehirler kurdular, uçsuz bucaksız arazilerinde zenginlik içinde yaşadılar. Medine ise gitgide ıssızlaşmış ve bir emekli kentine dönüşmüştü. Çünkü artık stratejik bir kent değildi ve zaten başkent olma özelliğini de kaybetmişti.

Bu dönem Muaviye bu oyunun baş aktörü ve ailesi de bu dönemin kazananıydı. Peki, ama din neredeydi? Nasıl oluyor da insanlık tarihine utanç duyularak geçen olayların kahramanlarından biri kutsanabiliyordu? Nasıl oluyor da dini kendi ihtiraslarına alet eden; Hz. peygamberden ve ailesinden nefret eden birini sevmek, farz sayılabiliyordu?

Bunda şüphesiz saray eşrafı ve onların seçtiği din adamlarının el ele vererek halkı sürüleştirmesi ve zenginliği kutsama beraberinde, insanları mistizm ile uyutmak için kurulan tasavvuf tuzağının önemi büyüktür.

Anlatılır ki, Ebu Zer Şam’a gittiğinde; Muaviye El Hadra sarayını inşa etmiş, bazı Müslümanlar da lüks evlerde şatafat içinde yaşıyorlardı. İşte Ebu Zer Muaviye ve bu Müslümanların yaşam şekillerinin ve davranışlarının İslami olmadığını söylüyor, Muaviye’nin yaptıklarını eleştiriyor ve yüzüne vuruyordu. Ona (sarayı kastederek) ‘Eğer bunu Müslümanların hazinesinden bina ettiysen hainlerdensin, eğer kendi malından bina ettiysen müsriflerdensin’diye haykırıyordu… (4)

Hasan’ın ölümünün hemen ardından Muaviye Yezid’i sahneye koydu ve onu İstanbul’a sefere gönderdi. Üstüne bir de Yezid’i kutsallaştırmak için ‘İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.’ hadisini uydurttu. Ayrıca yine Nebi’ nin ağzından ‘İstanbul’a sefere giden ilk ordunun günahları bağışlanmıştır’ diye bir hadis te uydurularak, oğlu Yezid de temize çıkarılmıştı. (5)

Ve Muaviye’den itibaren İslam devleti tamamen İslami kimliğinden uzaklaşıp bir krallığa dönüştü. O günden sonra tüm İslam tarihi onun nasıl bir dini yok ettiğini görmezden gelir, Muaviye’nin nereleri fethettiğini anlatır durur…

Muaviye’nin bizzat kendisinin satın aldığı tarihçiler, şairler ve hadis uydurucuları hep onu kutsallaştırmak istedi ve bunun için sayısız yalanlar uyduruldu. Amaç haksız yere hilafeti ele geçirmiş ve onu hanedanlığa çevirmiş birini o makama layık göstermek, kılıç zoru ile Müslüman olan bir aileden geldiğini unutturmak ve katliamlarının üstünü örterek onu kutsal biri gibi göstermekti. O ve ailesini kutsallaştırmak adına insanlar Allah ile aldatıldı ve İslam’ın ilk diktatörünü kutsallaştırma çabaları büyük bir hevesle yapıldı. O neredeyse peygamber yapılacaktı ve cenneti de garanti olmalı değil miydi? Abdullah bin Ömerden: `Cafer bin Ebu Talip Resulullah’a dört adet ayva getirir. Resulullah da onlardan üç tanesini Muaviye’ye vererek ‘cennette beni bunlarla karşıla’ der…(6)

‘Resulullah’ın yanında oturuyordum. Resulullah, ‘Şimdi şu yoldan cennet ehli olan birisi çıkıp gelecek’ dedi. Arkasından Muaviye çıktı geldi, o mu dedim. O da ‘evet’ dedi…` (7)

`Bir gün Resulullah’ın abdest suyunu döküyordum, kafasını kaldırdı ve bana şöyle dedi. ‘Benden sonra ümmetimin işlerini sen yükleneceksin, bu gerçekleştiğinde onların iyiliklerini taltif et, kötülüklerini affet’ buyurdu. Muaviye konuşmasına devam ederek, ‘Ben bu makamı elde edene kadar ümit içinde yaşadım.’ (8)

Oysa Muaviye ile birlikte İslam toplumu gerçekten de köleleştirilmiş, konuşma, doğruları söyleme, hakkını isteme bitmiş, tam bir diktatörlük düzeni ile insanlar din adına, Allah adına sürüye dönüştürülmüştür. Sesini çıkarmak isteyenler, acımasızca katledilmiş, köle yapılan insanlara verilen mesaj ise hep şu olmuştur: “Biz dinin teminatıyız, olmazsak din elden gider, biat etmezseniz cennete giremezsiniz…”

Günümüze kadar uzanan camileri siyaset ve propaganda merkezleri olarak kullanma geleneği o zaman başlar. Artık iktidara gelen sultanlar camilerde sürekli kendi lehine propaganda yapacak, muhalefeti karalayacak, hatta Ali’ye okutturulduğu gibi yüzlerce yıl muhaliflere lanet okuyacaklardır.

Kanuni döneminin ünlü şeyhülislamı Ebu Suud efendi’den dinleyelim: ` Kutsal, temiz bir soydan gelen Muaviye’ye lanet eden bir kimseye şeriata göre ne yapmak gerekir? El cevap: Tazir beliğ ve hapis lazımdır. Yezide kâfir diyen bir kimseye seran ne lazım olur? El cevap: Kazaen bir şey lazım olmaz, fakat dinsel açıdan tövbe etmesi, Allah’tan bağışlanmasını dilemesi gerekir…

Muaviye ile beraber İslam dünyası bir daha hiç uyanamayacağı bir karanlığa girdi. Saltanat sahipleri onu taklit ederek halkı sömürdü, kendi sultasını devam ettirdi. O kadarki Osmanlının gerileme döneminden itibaren aynı silahı batılı egemeler de kullandılar. Artık İslam dünyası görünürde kendi egemenlerinin sultasında yaşarken, gerçekte Amerika, İngiltere, Almanya, Israil gibi ülkelerin köleleri olarak yaşamaktaydı. Hiç bir zaman bağımsız olamamış, buna asla müsaade edilmemiş Müslüman halklar, bu seferde batılı egemenlerin kölesi olmayı kolayca kabullenmiştir. Bu gün İslam dünyasının acınacak halinin sebebi, Muaviye ile başlayan dinci sultanlar yani saltanat dinciliği ve halka köleliği emreden sözde fıkıh ekolleridir.

O günden bu güne Müslüman halklar köleleştirildi, zorbalıkla susturuldu, korku devletleri kuruldu, askeri güç ile sesini çıkaran herkes yok edildi. Başta ki yönetici konumundaki İslam diktatörleri, din adına dini kullanarak sürekli zenginleşti, çaldı, olağanüstü şatafatlı hayat sürdü ve bunu Allah adına yaptı. Üstelik din peygamberinin yakınlarını, yoldaşlarını katletme hakkını da kendinde buldu…

Muaviye, bir ekolün kurucusu, önderi, fikir babasıdır. Ondan bugüne İslam dünyasının yönetici kralları büyük çoğunluk onun yolunu takip ederek sürdürdü ve onun yönetimini kutsadı durdu.  Hatta onu anarken, Hazreti Muaviye bile denmektedir. Sadece bu bile İslam dünyasının neden bu durumda olduğunun bir delilidir.

‘Paramın iş gördüğü yerde konuşmaya, konuşmamın iş gördüğü yerde kırbaca, kırbacın iş gördüğü yerde kılıca ihtiyaç duymam’ diyen Muaviye’nin bu sözleri, sanki dini açıdan çok anlamlıymış gibi ayakta alkışlanır. Neredeyse tüm ilahiyatçılar bu sözü mutlaka eserlerine yazar ve över. Düşünebiliyor musunuz; insanları parayla satın almayı ilişkilerinde ilk yol olarak seçen, olmadı önce tehdit, sonra dayak ve işkence, sonra da onu katletme olarak gören bir anlayış övülmekte ve yüceltilmektedir.

Tarih boyunca günümüze değin oynanan en kolay oyun dindarlık oyunudur. Bunun nedeni insanları Allah ile sömürürken onları itiraz edemez hale getirmek, din yoluyla felç etmek ve öyle kanını emmektir. Ve o günden bu güne Muhafazakâr dindarlar, Muaviye’nin yolunu sürdürdüklerinden eleştiri kültüründen yoksundurlar, özgür düşünceyi sevmezler. Onlar aynı geçmiş tarih boyu önceki muhafazakâr iktidarlar gibi güçlü lider, mutlak iktidar tutkunudur. Özgürlükçü ve adil yönetimler kesmez onları. O yüzden tarih boyu hep kralları kutsadılar, alkışladılar, ululadılar, peşi sıra gittiler. Onlar hep mutlak iktidarların gönüllü tebası oldu durdu.

O yüzden Muaviyeci gelenekten gelen Muhafazakâr dindarlar muhalif düşünenleri, eleştirenleri tekfir eder ya da toplumsal yaşam alanlarından dışlayarak münafıklaştırır.

Onlar şeriat zannı ile saltanatla da yönetilseler, demokratik yönetim iddiası ile elitlerin imparatorluklarında da yaşasalar, parti de kursalar her koşul ve şartta kendilerini layüsel, liderlerini de tanrının yeryüzündeki kılıcı görürler.

Cemaat ya da vakıf ta kursalar, STK adı altında da faaliyet gösterseler, gücü kutsar, şizofren liderlere bağlanır ve güçlülerin sultası altında ömürlerini ona hizmete adayarak tüketir dururlar.

Kendileri gibi düşünmeyen, özgür irade beyan eden ve muhalefette bulunanların tümünü yok edilmesi gereken birer böcek sınıfından tufeyli görür onlar.

Tanrı’nın gölgesi olan liderin gözüne girebilmek ve onun otoritesini yeryüzüne yayabilmek patalojik bir tutkudur ve dinin gayesi de onlar için zaten budur.

Krala/Sultana/Lidere itaat Allah a itaattir ve amentülerinin ilk şartıdır. Sultanin mülkü sayılan cemaatin, partinin ya da devletin bir köşesinde yer kapabilmek ve otoritenin hoşnutluğundan “pay” alabilmek ve onun gözüne girebilmek en büyük idealleridir…

Anlatılır ki, Japonya’da 4. yüzyılın sonlarına doğru tahta oturan İmparator Nintoku, yüksek bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar. Gökyüzüne doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, halkının yoksul düştüğüne ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç dahi pişiremediğini anlar.

Hemen bir ferman çıkaran Nintoku, halkının üç yıl boyunca sadece kendileri için çalışmasını emreder. Sarayda çalışanları bile evlerine gönderir. Sadece kendileri için çalışan halk, üç yılın sonunda bolluğa kavuşur. Nintoku kuleye çıkar, ülkenin her yerinde ocakların tütmekte olduğunu yükselen dumanlardan anlar. Yanındaki eşine sevinç içinde “artık zenginiz” der… İmparatoriçe ise üç yıl boyunca bakımsızlıktan dolayı her yeri eskiyen, çatısı akan, çiçekleri solmuş sarayı göstererek “Sen bu halimize zenginlik mi diyorsun” der. Nintoku’nun yanıtı, yüzyıllardır Japonlar’ın aklından çıkmaz; “Halkın fakirliği, bizim fakirliğimizdir, zenginliği de bizim zenginliğimizdir…”

Bizdeki Müslüman Muhafazakâr dindar iktidarlarda ise halk tebaadır, edilgendir, krallara ve saltanat ailesine hizmet için vardır. Tüm İslam dünyasının İslam lider/kralları lüks içerisinde şatafatla saraylarda yaşarken, itiraz edenler kim olursa olsun toplumdan dışlanır, sürgün edilir, hapsedilir hatta daha ilerisi yok edilir.

Görünürde krallık olmasa dahi bizim dünyamızda dini kullanan partiler vardır ve onun da merkezinde dini cemaatler, gavs’lar, tarikatlar ve menfaat talebi vardır. Müritler gavstan, gavs liderden emir, devletten/kamudan iane/iaşe alır. Karizmatik lider, kendini Tanrının davasının temsilcisi olarak gördüğü veya bağlıları tarafından öyle görüldüğü için  “yanlış/hata/günah” işlemesi düşünülemez. Her yaptığında bilinmeyen bir “hikmet” aranır.

Özellikle Emevi iktidarı ile başlayan mutlak liderlik ve tartışılmazlık belki İslamcı gelenekten gelenlerin bir ezberi olarak kanıksanmış ve bir masuma olan sadakat ve inançla sorgulanamaz addedilmiş; icraatta görülen hata benzeri uygulamalar artık peygamberlerdeki zelle mesabesine indirilerek layüsel kabuller başlamıştır.

İsrailoğlularının firavunun zulmünden Musa’nın asası ile Kızıldeniz’i yarıp geçerek kurtulduğunda ve rahatladığında ilk icraatları Samiriye bir put yaptırarak tekrar eski şirk dinlerine dönüp buzağıya ibadet etmeleri idi.

Biz Müslümanlar şu halimizle Allah’ı daha çok birleyip, toplumda tevhid, adalet ve özgürlüğü yüceltmemiz, insanları sadece ama sadece Allah a kulluğa çağırmamız gerekirken; kibirli ve layusel kuruntularla kendimiz dışındakilere hayat hakkı tanımaz tutum ve yönetimlerimizle ne kadar Kızıldeniz sonrası buzağıya tapmaya başlayan İsrailoğullarına benziyoruz…

Muaviye ve Emevi saltanatı bir simgedir tüm cağlarda… Saltanatın, krallığın, zulmün, Allah in indirdikleri ile yönetmemenin, din adına sömürmenin, kibrin, zenginliğin, şatafatın simgesidir.

Ve Muaviyeci iktidarların tüm dünyaya getireceği tek şey, mezhepçilik, savaş, kan, gözyaşı, kaos ve yoksulluk olacaktır.

Hiçbirimiz bu dünyada cehennemi yaşamadan cenneti göremeyecek belli ki…

Selam ve dua ile…

 

Notlar:

  1. (İbn Hişam,2-93)
  2. (İbn Sad,8,236;İbn Kesir,7,52,İbn Tiktaka,el-Fahri,104)
  3. (İbn Kuteybe, el-Meârif,153; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, I-VII V, 209)
  4. (İbnu’l fakih,108-109-156; İbn Asakir,7,213-215)
  5. (Buhari, cihad,93; İbn Temiyye, Külliyat,4,384)
  6. (Belazuri, Ensab,4,127; Zehebi,3,130)
  7. (Belazuri, Ensab,7,126)
  8. (Ahmed Bin Hanbel, Müsned,2,101; Zehebi,Nübela,3,131)
Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close